Menu
19 Şubat 2018

Ah şu insan!

Sevinç Erbulak
fotoğraf: TiyatroAdam

 

Bitmez bu yazı, valla.

Ya da şöyle söyleyeyim, çok zor biter...

Baba Sahne'de yine baba gibi bir oyun izledim ben geçen hafta.

Adam gibi bir oyun, TiyatroAdam'dan. E malum :)

Bütün oyunlarını heyecanla beklediğim ve koşa koşa gittiğim TiyatroAdam, bu sezon, Duşan Kovaçeviç'in ''İntiharın Genel Provası''nı oynuyor Akademi'lilerim...

Ama ne oynamak? İşte onu anlatmak epey zor, deneyeceğim.

Birkaç sene önce Şehir Tiyatrosu'nda da izleyip çok beğendiğim oyun, bu sefer bambaşka bir atmosfer ve reji ile TiyatroAdam'ın, isimlerinin arasına boşluk bile koymak istemediğim yetenek kumkuması oyuncuları tarafından oynanıyor.

 

Dünyada hâlâ iyi insanlar var mı? Kaldı mı onlardan bir yerlerde? Kaldıysa neredeler? Gördünüz mü siz de? Bu sorulara hemen bir cevap verebilmek benim için zor. İnsan düşünmek istiyor, sonra samimiyetle cevaplamak...

Baba Sahne'de izlediğim bu baba gibi oyunda da soruyoruz bu soruyu sıklıkla, oyun bize birkaç kere farklı farklı cevaplar veriyor. Kafamız karışıyor. Tek bir cevaba alışkın olan, şu her şeye alışan bünyelerimize fazla geliyor bu kadar soru-cevap, işimize gelmiyor bu kadar sorgulamak. Ah!

Öyle bir metin çünkü bu, yumruk gibi, metni her an beşinci bir oyuncu gibi sahnede hissediyoruz.

Oyunun konusu mu? Şöyle:

 

Tuna nehrinin üzerindeki bir köprüden atlayarak intihar etmek isteyen bir adam var. Atlamadan önce sevgilisini arıyor, son kez sesini duymak için, ona onu sevdiğini söylemek için...Köprünün köşesinde, bankın üzerinde para atmazsanız hiç susmayacak olan bir akordeoncu çalıyor da çalıyor. Sussana adam, yok susmuyor! Dünya bütün alaycılığı ve sertliğiyle dönmeye devam ederken bir balıkçı çıkageliyor,

''abicim abicim, atlama abicim, aşağıda benim ağlarım var, kancalarımdan birine takılırsın şimdi; hem zaten avlanma yasağı var, sen bu köprüden atlama, başka bir köprü var bak oradan atlarsan kesin ölürsün, gel abicim ben seni o köprüye götüreyim'' diyor...

Yooo şaşmayın, dünya Duşan Kovaçeviç'in yazdığından daha kötü bir yer aslında, yazar oyununda dünyaya insaflı ve zarif bile davranıyor...

Balıklarını, çocuklarını, hayatını, tanımadığı birinin hayatından daha çok önemseyen balıkçı, bir taksiye atlayıp köprüye gelen sevgili, adamın erkek kardeşi ve birdenbire ortaya çıkan kaptan, adamımızı intihardan vazgeçirmeye çalışıyorlar....

Hatta zaman zaman adamımızla yer değiştiriyorlar çünkü her an herkesin kendini öldürmek için bir sebebi var değil mi ama? Köprünün üzerindeki roller müthiş bir tempoyla değişiyor da değişiyor. Ve dünya hep, onu o sırada kim düşünüyorsa sadece onun için dönüyor...

Ah şu insan!

Olaylar çığırından çıkarken adamın mimar olduğunu öğrenen kaptan, ağabeyini arıyor ve müjdeyi veriyor; abi sana o aradığın mimarı buldum; yarın sabah 9'da sende olacak olur mu? Ne oluyor diyoruz, o an; ilk defa, dünyada hâlâ böyle iyi insanlar var mı? İş mi bulacak bizim mimar adam, öldürmeyecek mi kendini; gülecek mi hayat ona da?

Ertesi günü bekliyoruz adamdan daha büyük bir heyecanla...

İş adamımız dünyayı yiyerek geliyor karanlığın içinden, bayat, taze, pişmiş, çiğ ne bulursa ısıra ısıra geliyor koca adam ofisine. Doymak bilmiyor şu iş adamları galiba. Hemen oluveriyor bizim intiharı provada kalan adamın mimarlık işi, şıpın işi. Ama bir dakika ne diyor dünyaları yiyen adam, seni, bir de psikiyatr bir kardeşim var o da görsün de öyle başla çalışmaya sen diyor. Lafın arasında da kaptan kardeşinin böbrek hastalığından bahsetmeyi ihmal etmiyor, tüh yazık! Ya bulunamazsa ölecek mi kaptan kardeşi? Ah o zaman bütün bu projeler, limanlar, yatlar katlar, ne anlamsız değil mi?

Psikiyatr ağabey, avukat kardeş, sevgili, balıkçı, akordeoncu ve ah o bulunamayan böbrek....

 

Oyundan kim mi sağ çıkıyor?

İzleyince göreceksiniz onu.

 

Emrah Eren, buraya yazamayacağım bir reji numarasıyla karşımıza çıkarıyor oyunu, oyun öyle bir başlıyor ve öyle bir bitiyor ki; hemen kalkamıyorsunuz Baba Sahne'nin rahat koltuklarından...Zıpkın gibi oyuncular tıpkı kendileri gibi bir yönetmen buldukları için çok şanslı bir ekip bu ekip. İyi oyunların formülündeki ''bir olma'' halinin en güzel örneklerinden bu oyun.

Gittiğim gece şans eseri yan yana oturduk Emrah ile. Artık tek bir oyunu değil, aynı gece ''oyunları'' perde açıyor benim çalışkan meslektaşımın. Gurur yaptım bunu düşününce. Sonra şakacıktan, gelme öyle zırt pırt oyuna a a, oyun artık oyuncuların değil mi dediğimde bana, o kadar uzun zamandır gelmiyordum ki özledim dedi. Ne güzel böyle olabilmek. Ne özenilesi...

 

Şimdi oyunculara gelelim, mutlaka gelelim hem de. Ekibin tek kadın oyuncusu Selen Öztürk, adamımızın sevgilisi rolünde; son sahnede de dediği gibi o kadar testosteronun arasında ışıl ışıl parlıyor, çok güzel oynuyor çok, hayalleri balık ağlarına takılan oyunculuk sevdasına iyi bakın Selen'in, göz kamaştırıyor her anında... Adam'da, ah o adamda Kadir Çermik, tuttuğu hakiki eşiği hiç bırakmadan, bizi umut etme ile her şeyden vazgeçme arasında bir yerde öyle bir bırakıyor ki, gözümüzü alamıyoruz gözlerinden. Hele şarkısı, hele o şarkısı, iyi dinleyin lütfen.

Balıkçı'da Fatih Koyunoğlu; bu dünyaya sadece sahneye çıkmak için geldiğini her hecesinde bize hatırlatıyor, ellerimi dizlerime vurdum onu izlerken kaç kere, TiyatroAdam'ın en baba oyuncularından, hep. Oynadığı rollerin güzelliğini bir ipe dizsem aya ayak basarım, o kadar seviyorum bu canavarı yani...Bu sahne canavarı...

Şimdi, yazabilir miyim, yazsam anlatabilir miyim, bilmiyorum ve sanmıyorum ama deneyeceğim.

Akordeoncu, o; metal bardağına bozukluk atılmadan susmayan akordeoncu, şişman iş adamı (ki bence Chaplin sahnede o sırada, bunu ona da söylediğim için rahatça yazabiliyorum şimdi), şişman iş adamımın psikiyatr kardeşi ve onların avukat kardeşinde..........Erdem Akakçe........Kolaylıkla anlatılamayacak bir oyunculuk sergiliyor. Öğrencilerim bu kadar tembel olmasa hepsine Erdem'i izleme ödevi verirdim ama ''öğretmenim gidemedik, vaktimiz yoktu bu hafta'' diyecekleri ve ben de buna çok sinirleneceğim için vazgeçiyorum ödevden mödevden. Yaş aldım artık yeterince, her şeyi kendi zamanına bırakıyorum. Evet öğrencileri kalayladıktan sonra, dönelim yine Erdem'e; hakikaten çok az oyuncunun oynayabileceği roller bunlar...Daha doğrusu çok az oyuncunun böyle oynayabileceği roller, bir elin parmakları kadar belki...Öyle bir meslek çünkü bizimkisi, zamanla demlenen... Erdem Akakçe, mesleğimizin çok kıymetilerinden...Oynadığı her oyunda çok sevdiğim, birlikte parklarda; evlerden getirilen çalışma masası lambalarıyla ''Gezerken'' imizi oynadığım, paylaştığım Erdem; ''İntiharın Genel Provası''nda yıllar boyunca hafızamızdan silinemeyecek bir oyunculuk çıkarıyor. Güldürdüğü kadar ağlatıyor, çok zor bir şey bu. Bir oyuna sığamayacak kadar büyük bir şey Erdem bu oyunda.

 

Oyun çıkışı muhabbette, oyunda olan bazı aksaklıkların (o sırada, sahnede; ancak biz oyuncuların anlayıp çok güleceği) iyi ki olduğunu, bir oyun tamamen kalktığında geriye sadece bu aksaklıklardan doğan şahane anıların kaldığını konuştuk o güzel masada ve mekânda.

Teksti hemen almıştım Emrah'tan, o gece hatta ama; yok bir şey yazmayacağım metinden, alıntı yok bu kez.

Adam'ın baba gibi bir oyunu var.

 

Çok güldürüyor ya oyun, hah ona da aldanmayın pek.

Yazar yumruğunu ustaca saklıyor çünkü son ana kadar...Kurnazca değil ama ustaca. Son ana Emrah Eren'in eklediği bölümde de kendinizle karşılaşıyorsunuz, şaşırmayın; bakmaya çalışın yüzünüze.

 

Bu köşedeki yerim vasıtasıyla bir kere daha teşekkür ederim TiyatroAdam, bize hep böyle ''oyunlar'' seyrettirdiğin için.

Bize nefes aldırdığın, daha da önemlisi bizi önemsediğin için....

* * *

Bu gece, ''Shape of water'' filmini izledim. Çat diye konuya geçtim böyle ama yazmadan edemedim. Aynı haftaya iki güzel şey sığsa fena mı olur dedim.

Filmi, bir başka haftaya bırakamayacağım kadar çok sevdiğim için yazmak istedim size.

Zaten diyeceklerim şu kadar olacak, herkesin içine sokacağı bir film olmadığını bilerek diyorum ki; eğer siz de hâlâ bir şeye baktığınızda; zaman zaman onun ardındakini görüp duruyorsanız, öyle kendinizle kalıp hakikaten duruyorsanız; bu film hayatınızın filmlerinden olacak.

Son bir dakikası da benim için ayrı bir film olan ''Shape of water'', Oscar'ı izlemek ve uykusuz kalmak için çok geçerli bir sebep olacak bana. Yönetmen, Guillermo del Toro; Sally Hawkins'i bulunca çekmeye karar vermiş olmalı filmi. Bu dünyada Sally olmasaydı bu filmi çeker miydi emin değilim:)

Eksik'li zannettiklerimizden alamadığımız şifa sebebiyle bu kadar boktan şimdilerde dünya, ama umut hep var anasını satayım...

Suyun sesini duyun Akademi'lilerim benim.

Öpüyorum hepinizi...

Sevinç.

 


Herkes bilsin