Menu
7 Ocak 2018

Uzun zamandır seyrettiğim en güzel kâbus: Abelard.

Cansu Fırıncı


Abelard bir rüya odasının içine sokuyor sizi. Rüyanın kâbusla karabasan arasındaki tınısında dolanıyor. Bir rüyanın içinde ne yaşanması mümkünse o yaşanıyor. Ve bir rüyada her şeyin yaşanması mümkündür.

Bilinçaltı ile bilinçdışı arasındaki bam telinin en ince akordu tınlıyor oyunda. Bu dar aralığın geniş notalarında karanlığın alaca melodisi duyuluyor.

Uzun zamandır seyrettiğim en güzel kâbustu Abelard. Gönüllü olarak belli aralıklarla tekrar tekrar seyretmeyi isteyeceğim denli zehirli.

Oyun tam 3 yıllık bir laboratuvar çalışmasının ürünü. Kim bilir nasıl büyülü ve kâbusa dönen bir süreç geçirmiştir ekip. Kulağıma çalınanlar var elbette. Zaman zaman ara vermeler, dağılıp yeniden bir araya gelmeler, uzun ve yıpratıcı prova saatleri. Pes etmemişler ve sonunda karabasanlarını sahnede seyircinin gözlerine doldurmayı başarmışlar. İyi ki...

Üstelik Abelard her temsilde yeniden ve yeniden tekrar görülmeye çalışılan ve haliyle asla bir öncekinin aynısı olamayan bir kâbus. Zaten aksi diyalektiğin ve haliyle tiyatronun yasalarına aykırı olurdu. Bu oyun için bu gerçek iki kere geçerli.

Oyun sahne tasarımı gereği kurulduğu bir salonda üst üste bir kaç gün oynuyor. Zira sahne kurulumu zorlayıcı ve bu işi ekibin kendisi üstleniyor. Oyundan önceki gece salona gelip sabaha dek dekoru kuruyorlar ve oyun saatine kadar da gösterimi prova edip sahne üzerindeki performanslarını geliştiriyorlar. Böylelikle her oyun birbirinden farklı özelliklerle donanıyor.

Oyunu seyredeceğim gün bir kaç saat öncesinden Tatavla Sahne’ye gitmiştim. Bileti aldığım sırada oyuncular sahnede hâlâ prova halindeydiler. 2 saati aşkın gösterimin ardından da dekoru toplamaya koyulmuşlardı. İnsanüstü bir efor...

Sıradan, rutin bir tiyatro ekibinden söz etmiyoruz anlaşıldığı üzere. Çılgınlık sınırında, yüksek motivasyonuyla, inatçı insanlar bunlar. Selim Can Yalçın, Derya Günaydın ve Hazal Uprak.

Güney Amerika'daki darbeler ve askeri cunta dönemlerinde hayatı, ailesinin suçlanması ve kaçış ile geçmiş bir gencin parçalanmış zihnini bir araya getirmesi için alışılmışın dışında bir hassasiyet ve hayal gücü ile çalışan Psikanalist Rosenfeld’in Abelard ismiyle ile ilişkisi üzerine bir rüya...

Oyunun tanıtım yazısında içerik böyle tanımlanıyor. Güney Amerika'nın pek çok yerinde olduğu gibi Şili'de yaşanan askeri darbe. Pinochet döneminde yaşanan siyasi kıyım, mezarı belirsiz evlatlarını arayan aileler, akıl almaz işkence yöntemleri... Ve tüm bunları yaşayan bir ailenin küçük çocuğunun içinde kaybolduğumuz aklının dehlizleri...

Victor Hara'nın stadyumda kesilen elleriyle çaldığı gitarı doluyor kulaklara.

Oyunun sahnelenme biçimi de içeriği gibi oldukça çarpıcı. Sözün tükendiği yerden çıkmışlar yola. Dolayısıyla beden devinimleri, fiziksel tiyatronun olanakları ve en çok da biyomekanik oyunculuk tekniğinden faydalanmışlar.

Selim Can Yalçın seyircinin rahatlıkla görebileceği, sahne ağzının kenarına kurulmuş bir masada, yine rahatlıkla ekranı görülebilecek olan bir bilgisayar ekranından yüzlerce müzik dosyasının içinden veriyor oyunun müziklerini. Zaman zaman ritim ya da efekt vermek için kullandığı enstrümanları da hemen masanın etrafında duruyor. Böylelikle bir oyuncu-yönetmen olarak oyunu akış esnasında yönetebiliyor.

Sahnedeki ayaklı köşe lambaları oyuncular tarafından değişik biçimlerde kullanılıyor. Oyuncu nesne ilişkisi açısından göz dolduran bir kullanımları var.

2 saati aşan performansları sırasına Derya Günaydın ve Hazal Uprak'ı izlerken neredeyse seyirci yoruluyor. İki oyuncu da beden kullanımı konusunda parmak ısırtacak kadar becerikli. Performatif devinimleri sırasında ayaklarına dolanan halı kenarlarının direncini bedenlerine aksettirecek kadar anda kalabiliyorlar. Alkışlamamak ayıp kaçacak bir durum.

Oyunun değişik evreleri boyunca hikâye Şili’ye özgü olmaktan çıkıyor ve zamanın, mekanın içinde takip edilebilir ama yine de şaşırtıcı sıçramalar yaşatıyor. 1980 yılının Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi'ne düştüğünüzdeyse şaşırmadığınızı ama oyunun oraya da uğramasını istediğinizi fark ediyorsunuz.

Büyülü, zehirli bir performans bu. Sezonu bu oyunu birkaç kez izlemeden kapatmayın.

 
 
(*) Oyun 8 Ocak Salı ve 9 Ocak Çarşamba 20.30'da Tatavla Sahne'de...
 
Yazan: Ümit Eren Yurtsever, Selim Can Yalçın
Yöneten-Tasarım: Selim Can Yalçın
Özgün Müzik ve Canlı Uygulama: Selim Can Yalçın, Barış Manisa
Sahne Düzeni ve Uygulama-Yönetmen Yardımcısı: Marta Montevecchi
Sahnedekiler: Derya Günaydın, Hazal Uprak, Selim Can Yalçın, Barış Manisa
Yapım Asistanı: İren Akbal

 

 

 

 

 

 

 

 


Herkes bilsin