Menu
12 Şubat 2017

“İnsan neden güç ve mevki sahibi olduğunda erdemlerini unutur?”

fotoğraf: Mert Gerek

Işıl Gerek

2007 yılında Albay Kuş oyunuyla çıktığı yolculuğunu yaklaşık 500 temsil, 100.000 izleyici ve birçok ödülle 10. yaşına taşıyan Tiyatroadam, ‘İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?’ oyununun galasını geçtiğimiz haftalarda Ortaköy’deki Afife Jale sahnesinde gerçekleştirdi. 115. doğum gününü kutladığımız dünya şairi Nâzım Hikmet’in 1950’li yıllarda Sovyet bürokrasisine yönelik bir eleştiri olarak kaleme aldığı oyun, otoritesi ve erdemleri arasında sıkışan Amir Petrof’un trajikomik dönüşümünü konu alsa da aslında direkt olarak içimizdeki ya da etrafımızdaki İvan İvanoviçlere sesleniyor: “İnsan neden güç ve mevki sahibi olduğunda erdemlerini unutur?”
Kadrosunda Baransel Gürsoy, Deniz Özmen, Gökhan Azlağ ve Pınar Tuncegil’in de yer aldığı oyunu yönetmeni Emrah Eren ve oyuncuları Aşkın Şenol, Berk Yaygın ve Fatih Koyunoğlu ile Aykırı Akademi için konuştuk.

 

Emrah Eren, sizinle başlayalım. Tiyatroadam ile yolunuz nasıl kesişti? Ve sizler de neden dışarıdan bir yönetmenle çalışmak istediniz?

Emrah Eren: Vallahi geçtiğimiz mayıs ayında bir gün Fatih aradı, ben mavraya çağırıyor sandım. (Gülüşmeler) Bir gittim karşımda beş kişi oturuyor. Makara kukaranın ardından ağızlarındaki baklayı çıkardılar ve ‘Birlikte bir şeyler yapalım istiyoruz.’ dediler. Elimizde birkaç alternatif vardı, onları hep beraber değerlendirdik ve en sonunda ‘İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?’ oyununa karar verdik. Kesişme benim bildiğim böyle oldu.

Aşkın Şenol: İlk defa duyuyorum böyle bir şeyi. (Gülüşmeler) Biz oturuyorduk bir yerde, ‘İlla geleceğim, illa geleceğim.’ diye bizi aradı. Biz sandık makaraya geldi. Sonra çıkardı baklayı ağzından. ‘İlla da ben size bir oyun koyacağım.’ dedi. ‘Koy!’ dedik. Biz de böyle biliyoruz. (Gülüşmeler)

Fatih Koyunoğlu: Şaka bir yana, aynen Emrah’ın dediği gibi oldu. Zaten koca Türk tiyatrosu diyoruz ama gerçekten branşı yönetmen olan az kişi var. Mesela baktığınızda ben de bir oyun yönettim ama yönetmen değilim. Bir de Tiyatroadam’ın şimdiye kadar geliştirdiği bir ruhu var. O kan uyuşmasının yaşanması önemli bir şey. Emrah’ın yönettiği Hayvan Çiftliği oyununu izlemiştim. Oyundan çıkınca da söylemiştim, arkadaşlarla da paylaşmıştım. Bizim gibi ekiplerle bir ansambl işi yapmak bence çok kıymetli. Ben Emrah ile dört sezon aynı tiyatroda çalışmıştım. Biz afişi de beraber asar, dekoru da beraber taşırdık. Emrah’ın bu anlamda Tiyatroadam ile çok uyuşacağını zaten hissetmiştim. Daha önce Berk de çalışmıştı, Aşkın Ağabey de tanıyordu zaten. İyi ki de çağırmışız.

Şunun için sordum aslında… Daha önceki röportajlarımızdan Emrah Eren’in yönetmenliğe ağırlık vermek istediğini biliyorum. Ben de en son yine BBT’de Kıran Resimleri’ni izledim ve çok etkilendim. Bir yandan da hiç kolay metinler değil yani seçtiği metinler…

Fatih Koyunoğlu: Kesinlikle. Emrah seviyor ya, eğip bükmeyi, uğraşmayı, başka bir forma sokmayı.

Emrah Eren: Kendim kaşınıyorum. (Gülüşmeler)

Müthiş bir edebiyat tutkunuz olduğunu da biliyorum.

Emrah Eren: Ya tabii. Ivan İvanoviç hariç son üç oyun bu şekildeydi dediğin gibi. Edebiyat ve tiyatro farklı disiplinler. Bu iki alanı buluşturup bir senteze ulaşmak çok keyifli. İşin özellikle masa başı çok kısmı çok güzel. Bir de ben aslında kendi izlemek istediğim oyunları yapıyorum. Bir işe başlarken aklımda hep ‘ben seyirci olsam nasıl bir oyun izlemek isterim’ düşüncesi oluyor. Başka disiplinlerden beslenmenin tiyatro dramasını daha yaratıcı kıldığını düşünüyorum. Elbette bir romanın perspektifi başka ama onu tiyatro içine yerleştirdiğinizde müthiş derinlikli bir şeye dönüşebiliyor. Biraz da içgüdüsel ve sezgisel yürüyorum aslında. Şans da yardım ediyor. Ama bir proje ‘beni yap’ diyene kadar da harekete geçmiyorum açıkçası.

Nâzım Hikmet’in “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?” metnini sahnelemeye nasıl karar verdiniz peki? Daha önce Kenan Işık rejisiyle sahnelenmiş, ödüller almış, izleyenlerin sevdiği ve fikir sahibi olduğu bir metin…

Fatih Koyunoğlu: Biz aslında Emrah’ın da az önce söylediği gibi birkaç farklı metinle gittik ona. Çünkü çok dayatma olsun istemedik. Önce yönetmenin o tekstle haşır neşir olup, içine sindirmesi çok önemli. Bu, daha önce de deneyimleyip gördüğümüz bir şeydi. Tüm alternatifleri hep beraber okuduk, sonra Emrah ben İvan İvanoviç’i yapmak istiyorum dedi.

Berk Yaygın: Biz de zaten birinin son kararı vermesini bekliyorduk. (Gülüşmeler)

Emrah Eren: Başta üç metin vardı. Bir tanesi zaten bu ekibin nüfusuyla olabilecek bir şey değildi. Diğer metni ve İvan’ı sesli olarak okuma ve duyma yolunu tercih ettim. Okumaları yapana kadar diğer metne daha yakındım. Ama diğer metni sesli olarak okuduğumuzda bir anda itti. İvan İvanoviç, yazarı, sunduğu olanaklar, gündemle örtüşmesi ve Tiyatroadam’ın dili itibarıyla da bize en uygun metin gibi göründü. Hep beraber karar verdik.

Kendinizi cesur buluyor musunuz? Gazetecilerin, yazarların, bireylerin fikirlerini özgürce ifade edemedikleri, baskı ve sansür ile karşılaştığı bu dönemde böyle bir metni sahnelemek herkesin cesaret edebileceği bir şey olmayabilir

Aşkın Şenol: O kadar sert bir metin değil aslında. İnsanların yaptıkları daha sert bence. Hani olaylar değişmiyorsa metinler sert değildir. Bir de biz cesur olmak açısından değil de işimizi yapmak olarak bakıyoruz. Elimizden geldiği kadar samimi, anlaşılır ve güçlü ifade edebilmeye çalışıyoruz. Sansür mevzu yeni bir şey değil, çok eski bir konu bu.

Berk Yaygın: Bu oyun, Rusya’da da zamanında yasaklanmış zaten, veto yemiş.

Fatih Koyunoğlu: Bir de iyi yazarların böyle bir yönü var işte. Metinleri her dönem için bir uyarı manasında… Çünkü onlar, olanla olması gereken arasındaki farkı dert ediniyorlar. İvan İvanoviç’e de bu yönden baktığımızda bir aile babasına da, bir lokantanın patronuna da, bir dokuma fabrikasındaki atölye şefine de, yani farklı meslek gruplarından birçok insana şunu hatırlatıyor: “Sen de kendine dön bir bak, içinde bir İvan İvanoviç var mı, yok mu? Biraz ayık olmakta fayda var.” mahiyetinde bir sözü var. O yüzden, Aşkın Ağabey’in de belirttiği gibi her döneme uyuyor.

Aşkın Şenol: Yani sadece belli bir ülkeye, belli bir devlete, belli bir kıtaya değil; bu büyük yazarlar bütün insanlığa laf söylüyorlar aslında. Bırak bizi, bütün uzaya da laf söylüyorlar. İnsan ırkı bir adım öteye gidemedi falan diyorlar. Bunu ne yapacağız? Nasıl sansür uygulayacağız? Hepimiz ‘hayır’ mı diyeceğiz? ‘Biz 7-8 milyar insanız ve bizi bunu diyemezsin’ mi diyeceğiz? Öyle bir şey yok yani. Aslında sansür, o işin iyi olduğunun göstergesi biraz da galiba.

Bir yandan da 2017 diyoruz, demokrasi diyoruz… Hala bir arpa boyu yol gidememiş olmamız ve bunu bir cesaret örneği olarak adlandırıyor olmamız çok acı… Çok konuşuldu, size de sorayım. Altın Küre Ödülleri’nde  Meryl Streep’in konuşmasını nasıl buldunuz?

Aşkın Şenol: Meryl bu konularda çok iyidir. (Gülüşmeler) Ya bence çok da abartmamak lazım. İşte görüyoruz, dünyada hep aynı şeyler oluyor. Yüz sene önce de bin sene önce de aynıymış. Ben çok benzer buluyorum. Yani tüm bu olanlar bir tane adam geldi diye olmadı. Öncekiler çok mu iyiydi? Bir sürü insan oy verdi Donald Trump’a, ben de hoşlanmıyorum ama insanlar ne düşündüler bilmiyorum. ‘Bunun parası var, biz de rahat etmek istiyoruz.’ diye düşündüler belki de, bilmiyorum. Şimdi bu seçimlerinin sonucunu görecekler, dünyadaki herkes görecek.

Fatih Koyunoğlu: Bu arada ben daha sert sözler dinledim bugün, sosyal medyada dolanıyordu. Amerika’da ordudan ayrılmış bir askerin konuşmaları vardı. Meryl Streep’in konuşması falan yani yanında hiç kalır. ‘DAEŞ’i de, bu din terörünü de biz yarattık, bütün dünyayı kandırmaya hiç hakkımız yok.’ diyerek vatandaşlıktan çıkmış. Aslında medeni toplumlar, ileriye giden insanlık, modern dünya falan şeklinde çok iddialı konuşuyoruz ama politikayı bir kenara bırakalım... Gerçekten ileriye giden, modern, vicdan sahibi insanlar olsaydık bu kadar kötüyü barındırmazdık diye düşünüyorum. Şirin olabilmemiz için illa bir Gargamel’e ihtiyacımız olmazdı yani. Dün Obama’yı kötülüyorduk, bugün buradan başka bir politikacıyı kötüleyebiliriz. Bir Gargamel biz de bulabiliriz, taşlarız onu. Ama bütün buralara nasıl geldik, nasıl gelindi, bence asıl bunu sorgulamalıyız.

Berk Yaygın: Ya tabii güzel, tepkisini belirtmiş. İşte Marlon Brando da ne yapmıştı, Kızılderililer için Oscar’ı reddetmişti falan. Bunlar kıymetli şeyler tabii. Özellikle de bizim durumumuzda, şu anki ruh halimizde olan insanlar için çok önemli oluyor. Herhalde ‘yalnız değilim, benim gibi düşünen birileri var’ hissini yaratıyor.  Ama işte bunu söyledikten sonra ne değişiyor, biraz buna bakmak lazım. 

Tekrar oyuna dönecek olursak… “Zaman bizi döndürüp dolaştırıp başladığımız noktaya bırakıyor. Tekerrürden ibaret tarihin şamarı patlıyor suratlarımızda her devranda. Akıllanmıyoruz, öğrenmiyoruz, gözümüzün önündekini göremez hale gelene kadar körleşip kurutuyoruz vicdanlarımızı.” demişsiniz oyunun kitapçığında. Nâzım’ın seneler önce yazdığı bu metnin güncele bu kadar uyuyor olmasını sizler neye bağlıyorsunuz? Ve bu metni nasıl bir yaklaşımla sahnelediniz?

Emrah Eren: Güncellik olarak bakmadık aslında. Ben metinle baş başa kaldığımda bu büyük metnin altından nasıl kalkmalıyız diye düşündüm. Çünkü Petrof’un o büyük dönüşümü ilk sahneden itibaren çok belli. Yani finalin nerelere gidebileceğini bugünün seyircisi leb demeden lebbeyk olarak anlar. İlk çalışmam bunun önüne nasıl geçebilirim yönündeydi. İvan’ın Petrof’a uyguladığı bu kötülük, test, işte neyse bunun adı… Sistemli, planlı ve bir sonrakinin daha üstüne çıkarak gidecekti.  Petrof’un yürüdüğü yolda birileri tarafından yürütüldüğünü anladıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi geldi aslında. Zaten öyle bir hale geldik ki… Bir tasarım cehennemi içinde yaşıyoruz. Çay içtiğimiz bardaktan, kullandığımız telefona, duvarımıza astığımız tablodan masaya, sandalyeye kadar her şey bir tasarım ürünü. Hiçbirini biz doğada kendimiz üretmiyoruz. Ve bir noktadan sonra bu bir cehennem. Özellikle 2000 sonrası süreçte, kendi kararımızla yürüttüğümüz hiçbir şey yokmuş gibi geliyor bana. Oyunda da işte bu tasarım cehennemini yansıtmaya çalıştık. Dolayısıyla Petrof’un aldığı kararlar da sorgulanabilir hale geldi. Dolayısıyla bunu Petrof’un gözünden değil de, ona bu yolu yürütenlerin, beraber yürütenlerin (Gülüşmeler) gözünden vermeye çalıştık.

Fatih Koyunoğlu’na sorayım. Öyle bir Petrof izledik ki sayenizde onun tüm değişimini, dönüşümünü bire bir gördük. İnsani değerlerin önemini kaybettiği, rant ve bürokrasinin egemen olduğu, etik ve ahlak çıtasının iyice kısaldığı bu sisteme bireyler olarak direnmek mümkün mü? Yoksa sonunda herkesin bir şekilde Petrof’un dönüşümünü yaşaması kaçınılmaz mı?

Fatih Koyunoğlu: Bunu biz de sorguluyoruz. Yani durum bu kadar umutsuz mu yoksa bir çıkış yolu var mı? Aslında Petrof için bu mümkündü. İnsanlar tarafından seviliyordu, yaptığı işe saygı duyuluyordu ama o koltuğunun daha da büyümesini tercih etti. İşte o değişim başladığı zaman kırılma noktaları çok önemli. Ben şuna benzetiyorum: Hedefe yürüdüğünüz yoldaki orijin noktasından on derecelik bir açıyla sapmak bile hedefinizde bazen kilometrelerce farka sebep oluyor. Bizler bireyler olarak belki dünyayı değiştiremeyiz. Ama ben, Tiyatroadam’ın bir üyesi olarak kendim ve kendi tiyatrom adına bunu hep sorguluyorum. Mesela insanlar da bizim yaptığımız işleri seviyor, beğeniyorlar. Yani Petrof kıvamındayız, bizim için bile her an, aynı tehlike olabilir.

Aşkın Şenol: Ben şunu söylemek istiyorum. Hastalıklar nasıl tedavi ediliyor? Mesela psikolojik hastalıkların tedavisinde öncelikle fark etmek önemlidir. Bence burada kişilerin kendi rahatsızlıklarını ya da kötülüklerini keşfetmesi ve teşhis etmesi önemli. Önce sıkıntı nerede başlıyor bunu bulmalıyız, bireyler olarak. İşte böyle “alışmayalım”, “alışmayacağız” demeler ya da sosyal medyadan yazmalar, bunlar da bana Emrah’ın az önce söylediği tasarım dünyasının diğer tasarımları gibi geliyor. Yani belki de hep şikâyet edip durduğumuz bu şeyleri geride bırakmak için bir bilinç çağına geçmemiz gerekiyordur. Çünkü bütün bu tasarımın üstünü kazıdığımızda vahşetten başka bir şey görmüyoruz.

Fatih Koyunoğlu: Ben de şunu eklemek istiyorum. Tiyatronun ya da sanatın da ‘dünyada çok önemli değişimler sağlayacağız’ gibi bir misyonu yok aslında. Misyon dediğimiz şey bir derdi, bir sevinci paylaşmak gibi de olabilir. Belki bu sayede birinin hayatına dokunur ve o insanın daha iyi hissetmesine sebep olursunuz. Zaten böyle küçük değişimlerle bir şeyler başlar. Belki bu oyunu izleyen bir lokanta sahibinin ‘işimi daha iyi yapmalıyım’ algısına ulaşmasına vesile oluyoruzdur. Bizim, Tiyatroadam olarak ilgilendiğimiz şey, işin bu tarafı. Anlatmaya çalıştığımız şey birilerine sirayet ediyor. Mesela bir tane bankacı geçenlerde oyunu izledikten sonra sabaha kadar uyuyamadığını söyledi. İşte “Mesleğe başladığımda ne haldeydim, şimdi ne haldeyim? Eskiden gelen müşterilere vezneye kadar yardım ederdim, müdürüm ‘böyle yapma’ derdi. Sonradan insanlarla muhatap olmadığımı ve daha asık suratlı bir adam olmaya başladığımı fark ettim.” dedi. Mesela bu, dünyayı değiştiremez ama birisinin dünyasını değiştirebilir. Ben iyilik denilen hadisenin toplumsal hayata bireyler üzerinden yansıyacağına inanıyorum. Yani bir ayakkabı boyacısıyla ya da bir fırındaki ustayla insani değerler çerçevesinde bir şeyler paylaşıyorsak onun da belki çocuğu ile olan ilişkisinde yeni bir yaklaşım geliştireceğine inanıyorum. Birileri bunu romantik bir bakış açısı olarak değerlendirebilir. Ama ben buna inanıyorum. Çünkü ben tüm bu kötülüklere rağmen, bütün bu sıkıntılar onun için de geçerli olmasına rağmen – ne bileyim- işini iyi yapan bir doktorla ya da gaddar patronuna rağmen işini güler yüzle ‘nasılsın ağabey’ diyerek yapan bir garsonla karşılaştığımda mutlu oluyorum, çorbam daha sıcak oluyor. Biz tiyatrocular da belki en fazla böyle etkiler yaratabiliriz ama bence bu da hiç azımsanmayacak bir etki.

Oyunu sahnelerken bugün toplumu etkisi altına almaya çalışan “dile” de bir eleştiri getiriyorsunuz siz. Nâzım Hikmet’in müthiş mizahi bir dili var ama… Özellikle Petrof’un yüzme yarışlarında halka seslenişi gerçekten çok etkileyiciydi. Sürprizi bozmadan orada yansıtılmaya çalışılan ve eleştirilen dili sizden dinleyelim… Sürekli aynı şeyleri söyleyen, anlamsız tekrarlara düşen ve aslında bir şey anlatmayan bu dil ne amaçlıyor?

Fatih Koyunoğlu: Ben şöyle söyleyeyim. Mesela terör dediğimiz şey 30 senedir, 40 senedir var, değil mi? Her seferinde aynı şeyi duyuyoruz. Nedir? “Suçlular er geç cezasını bulacak. Terörü lanetliyoruz, kınıyoruz.” vs. vs. Bu, bugün ülkeyi yönetenlerle alakalı değil. Bu, hep böyleydi. Orada kim olursa olsun şablon bu çünkü. Çocukluğumdan beri aynı şeyleri duyuyorum ben.

Aşkın Şenol: O dil çok eski ya, ta o ilk yöneten Yunan titanlarından kalma bir dil. (Gülüşmeler) Yani demek istediğim bugün kullanılan dil öyle yeni değil, belki bazı zamirler değişmiştir, emir kipine geçilmiştir ama bu dil hep böyleydi.

Emrah Eren: Bu arada havuz sahnesi ile ilgili olarak şunu söyleyeyim. Orada uyarlama olarak görülen ya da algılanan kısımla ilgili metinde değiştirdiğimiz hiçbir şey yok. Yani orijinal metinde Petrof’un gelen bir muhabire yaptığı açıklamalar onlar. Yani değişen ya da ilave edilen tek bir kelime yoktur. Zaten tüm çalışmada da metne ilave olarak sadece Nâzım’ın iki şiirini dahil ettik. Yani o kısım öyle sanıldığı gibi bir uyarlama değil; keşke olsaydı. Keşke bu metin eski kalsaydı da biz bugüne getirebilmek için iki kalem oynatabilseydik. Ama metin o döneme olduğu gibi bu döneme de son derece uyuyor. Çünkü maalesef insanın mayası bozuk.

Petrof’a hazırlanırken esinlendiğiniz kişiler oldu mu? Çok tanıdık geldi… (Gülüşmeler)

Emrah Eren: Tanıdık gelmesi sizin algınızla alakalı. (Gülüşmeler) Yani şöyle aslında. Siz bir oyuna gidiyorsanız ve orada bir bürokrasi eleştirisi varsa önce kendi patronunuzla kıyaslarsınız, daha sonra mahalle muhtarıyla, daha sonra işte kasabanın kaymakamıyla… Yani yukarı doğru çıkar bu. Bu sizin perspektifinizle alakalı. Bu aslında Fatih’in de başta dediği gibi Nâzım’ın, Petrof’un geçtiği noktalardan geçmesi muhtemel insanlara bir uyarısı. ‘Belki yüce amaçlarla yola çıktın ama dikkat et.’ diyor.

Tiyatroadam’ın 10. yılı. Özellikle sanatla haşır neşir olmanın, tiyatro yapmanın giderek zorlaştığı ülkemizde devam etme, sürdürme motivasyonunu nereden ve nasıl buluyorsunuz? Geçen 10 yılı bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aşkın Şenol: Vallahi bir dönerci büfesi açacaktık ama onda da bu zorlukları yaşardık diye düşünüyorum. (Gülüşmeler)

Berk Yaygın: Aşkın Ağabey’in de söylediği gibi, şu anda kolay bir meslek yoktur herhalde. Hele de emeğinizle bir şeyler yapmaya çalışıyorsanız, Milli Piyango’dan para çıkmadıysa ve birilerinin yakını değilseniz… Bizim de elbette zorlandığımız durumlar oldu, oluyor ama hiçbir zaman da kendimizi çıkmaz bir duruma düşürmedik. Hiçbir zaman -ne bileyim-  ‘Almanya’da oyuncu olsam şöyle olurdu.’ demedik. Biz buralıyız ve kendi adıma buralı olmayı da seviyorum. Bazen belki hepimizin kaçıp gidesi geliyor ama yine de kopamıyoruz. İnsanlara sahneden ‘işini iyi yaparsan, hayat biraz daha güzel olabilir’  demeye çalışırken kendimiz de bunu yapmaya çabalıyoruz aslında.

Fatih Koyunoğlu: Yani elbette yılma noktasına geldiğimiz zamanlar da oldu. ‘Sabahlara kadar o kadar afiş as, bu kadar dekor taşı, 20 kişi mi geldi yani’ dediğimiz zamanlar da oldu. Ama arkadaşlarınız ve arkadaşlıklarınız iyiyse düşmeye başladığınızda birileri etrafınızda sizi tutuyor. Size neyi neden yaptığınızı hatırlatıyor. Yıllar sonra o günleri anımsayıp gülüyorsunuz. Bence zor zamanlarda biraz inatçı olursanız er ya da geç bir yerlere ulaşıyorsunuz.

Tiyatroadam Atölye’den de bahsedelim mi birazcık, neler yapıyorsunuz?

Aşkın Şenol: Burada 10 yıldır Tiyatroadam olarak biriktirdiklerimizi arkadaşlarımızla paylaşıyoruz. Çok değerli hocalarımız var, Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı’nı  sahneye koyan Ümit Aydoğdu, Murat Karasu, Hazım Körmükçü, Emrah Eren, hareket hocamız Gizem, şan hocamız… Burada hep birlikte çalışıyoruz. Birinci kur bitmek üzere, şubat ayında ikinci kura geçeceğiz.

Berk Yaygın: Gelen kitle de genelde bizim oyunlarımızı takip eden, ‘böyle bir şey yapmayacak mısınız’ diye bize soran insanlardan oluşuyor. Aslında biz öyle büyük çapta bir duyuru ya da kampanya da yapmadık, kendi seyirci kitlemiz ulaştı diyebilirim. Bizimle birlikte bir şeyler yapmak, paylaşmak, zaman geçirmek isteyenler insanlar… Bu atmosfer bizim de çok hoşumuz gitti çünkü ‘Burası bir kurs ve biz şimdi bir şeyler öğreteceğiz.’ gerginliğini hiç yaşamadık. Konsept üzerinde de çok uzun uzun düşündük. Birilerine bir şeyler öğretmekten ziyade birlikte paylaşmak ve eğlenmek üzerine bir atölye olsun istedik, öyle de oldu.

Fatih Koyunoğlu: Tiyatro yapmak isteyen insanların yanı sıra çok farklı meslek gruplarından katılımcılar da var, bankacılar, öğretmenler… Kendi rutin hayatlarını bozmak, kişisel farkındalıklarını geliştirmek amacıyla geliyorlar. Vallahi bazen onlarla çalışırken bizler de çok etkileniyoruz. Bir yandan bizler de bir şeyler öğreniyoruz, onların yaptıkları ya da söyledikleri bize de çok şey katıyor. Aslında bu sayede bizler de kendimiz için bir atölye açmış olduk.

 

Söyleşi Fotoğrafı: Mert GEREK

 

 

 

 


Herkes bilsin