Menu

“Kadını Dönüştürmek Toplumu Dönüştürmektir”

Darülbedayi kızları 1930 – İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun, o zamanlardaki adıyla Darülbedayi’nin bahçesinde, prova arasında çekilmiş

 

Selnur Aysever

Prof. Dr. İbrahim Kaya, Yeni Türkiye’ye farklı alanlarda ve eleştirel gözle bakan akademisyenlerin makalelerini derlediği “Yeni Türkiye’nin Toplumsal Yapısı”* adlı kitapta eğitim, kadın, kentsel dönüşüm, aile, siyaset, hukuk, medya ve nüfusla ilgili başlıklarda Yeni Türkiye irdeleniyor.

Aykırı Akademi adına “Yeni Türkiye” üzerine Prof. Dr. İbrahim Kaya ile “Yeni Türkiye’de Kadın” başlığında da Doç. Dr. Şehriban Kaya ile söyleştik. Söyleşimizin bu bölümünde söz Doç Dr. Şehriban Kaya'da...

 

Yeni Türkiye inşa edilirken kadın üzerinden tartışılan tüm başlıklar temelde neyi hedef almaktadır?

Kadın üzerinden tartışılan konular esasında, bütün toplumu kendi hedefleri doğrultusunda dönüştürmek isteyen iktidarın merkezde tutmak zorunda olduğu konulardır. Yani AKP, kendi toplum tasavvurunu gerçekleştirmek için işe kadından başlamıştır; toplum üzerinde hegemonya kurmak ve daha önemlisi bu hegemonyasını süreklileştirmek amacıyla özellikle kadın konusunu tartışmaya açmıştır. Kadını dönüştürmek toplumu dönüştürmektir. Kadının bedenini, hareketlerini, ne yapıp ne yapmaması gerektiğini yani kısaca kadın kimliğini ve eylemliliğini kendi penceresinden şekillendirmek isteyen AKP bu konuda, kendi hedefleri doğrultusunda, önemli başarılar elde etmiştir. Bu konudaki temel hedefi; İslami-eril bir hegemonya kurmaktır. Örneğin, cumhurbaşkanının muhtarlarla yaptığı toplantılar inşa edilmek istenen toplumun dikkat çekici görselini sunmaktadır. Muhtarların neredeyse tamamı erkektir ve burada erkek-erkeğe yönetim modeli söz konusudur. 

Toplumsal cinsiyet adaleti ne demektir? AKP bunu neden istemektedir?

Toplumsal cinsiyet adaleti anlayışı, öncelikle, toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışını ikame etmek için ortaya atılmış bir anlayıştır. Toplumsal cinsiyet eşitliği kadını ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda, yani hayatın bütün alanlarında, erkekle eşit konuma getirme hedefini içermekteyken, toplumsal cinsiyet adaleti kadın ve erkeğin “fıtratları” gereği eşit olamayacaklarını, kadının korunması gerektiğini iddia etmektedir. AKP’nin toplumsal cinsiyet adaletinde ısrar etmesinin nedeni toplumu din ekseninde yeniden örgütlemektir. Bu sözü edilen adalet kavramı hadislerden, peygamberin yaşantısından ve Kuran’dan çıkarsanmaktadır. Örneğin, cumhurbaşkanının kızı Sümeyye Erdoğan kız çocuğuna mirastan daha az pay verilmesinin hakkaniyete uygun, adil bir uygulama olduğunu düşünmektedir, çünkü İslam’da evi geçindirme sorumluluğunun erkeğe verildiğini söylemektedir. Demek ki toplumsal cinsiyet adaleti anlayışı modern-demokratik toplum idealinin aksine dini kurallara göre düzenlenen bir toplum idealiyle yürümektedir. Bu da sonuç olarak İbrahim Kaya’nın modern-dışılaşma teorisi çerçevesinde anlaşılabilecek bir gerçekliktir.

 

“Bazı feminist çevreler, esasında kendilerinin de var olabilmesini mümkün kılmış olan Türk modernleşmesiyle kavgalıdır.”

AKP, iktidarı boyunca hedefine adım adım ilerlerken, modernleşme sayesinde var olabilmiş hangi unsurlar bilerek ya da bilmeyerek bu hedefe hizmet etmiştir?

Bazı feminist çevreler, esasında kendilerinin de var olabilmesini mümkün kılmış olan Türk modernleşmesiyle kavgalıdır. Kuşkusuz modernleşme süreci eleştirilebilir, ancak buradaki kritik mesele, sonuç itibariyle demokrasi-dışı, yani kadına kamusal sahada yer vermeyen İslamcı ideolojinin bu feminist grup tarafından desteklenmiş olmasıdır. Yeni Türkiye’nin inşasındaki ana aktörlerle dayanışma içinde olan bu çevreler, mesela, modernlik projesi olan Kemalizm’i “kadının önüne beton dökmekle” itham etmektedir. Yani cumhuriyetin kadın-erkek eşitliğine dayalı yeni toplum idealini eleştirmekten ziyade itham eden dolayısıyla anti-modern, demokrasi-dışı anlayışlara meşruiyet sunan tavırlar elbette ki AKP dönemine hizmet etmiştir.

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulmasıyla kadınlar için nasıl yaşam başladı?

Kadının ismine bile tahammül edemeyen bir iktidarla karşı karşıya olduğumuz gerçeği bu değişimden anlaşılabilir. Kadını kamusal sahadan çıkarıp onu salt aileye hapseden bir anlayışın ifadesidir bakanlığının isminin değiştirilmesi. Dolayısıyla, kadının yeri ev içi olarak tanımlanmaktadır. Buradan da zaten onun anne kimliğine vurgu yapılmakta, kaç çocuk doğuracağı, kürtaj olup olmayacağı konuşulabilmektedir.

Aile ve Sosyal Politikalar bakanlarının beyanlarına bakınca, erkek meslektaşlarından bir farkı olmadıklarını görüyoruz. Kadınların siyasette erkekleşmesinin önüne nasıl geçilebilir?

Politik yaşama katılan kadınların erkekleştiği anlayışı sorunsaldır. Hali hazırda erkek-egemen bir toplumsal bağlamda yetişmiş bir kadının politikacı olmasıyla birlikte erkekleştiği iddia edilemez. Kadın ve siyaset konuşulurken kadının erkeksileştiği şeklindeki eleştirilerin anlamlı olmadığını düşünüyorum. Ne kadar çok sayıda politikacı kadın görürsek toplumsal cinsiyet eşitliği bağlamında o kadar ilerleme kaydedeceğiz. Elbette erkek-egemen düşüncenin yeniden üretilmesinde rol oynayan kadınlar sayıca az değildir, ama kadın katılımının bu denli az olduğu politika sahasında bu tür tartışmalar sonuç verici değildir. Bunun yerine evrensel bir eğitim sisteminin yani kadın-erkek eşitliğini çocuklara veren sistemin varlığının gerekliliği tartışması elzemdir. 

Kadın istihdamının artırılması adı altında kadın girişimciliğinin teşvik edilmesi konusunda düşüncelerinizi alabilir miyim? Kadına evden çalışma olanağı sağlayan ve el becerileri gerektiren alanlarda yoğun olarak görülen devlet teşviklerini nasıl yorumlarsınız?

Kadınların ekonomik sahaya mümkün olduğunca katılımı elbette toplumsal cinsiyet eşitliği açısından önemlidir. Evden çalışmasını destekleyen teşvikler de önemli sayılabilir. Ancak, bu teşvikler büyük resmi görmemizi engellemektedir. Şöyle ki; kadının istihdam oranı günümüzde %28’e kadar gerilemiş durumdadır. Halbuki 1990’larda %34 civarındadır. Yani ekonomik sahaya kadının katılımı onun özgürleşmesi için vazgeçilmezdir ama sözü edilen teşvikler sanki esas resmi görmemizi engellemektedir.

 

“Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini salt sınıf analiziyle açıklamak mümkün değildir.”

Kadının, toplumsal özgürleşme sağlanmadan özgür olmasını bekleyebilir miyiz? Sınıfsal bakış açısıyla bu meseleye eğilmenin doğru olduğunu düşünür müsünüz?

Kadının sınıfsal konumunu değerlendirmeden sosyolojik çözümleme yapmanın sorunlu olacağı genelde kabul edilir ama toplumsal cinsiyet eşitsizliğini salt sınıf analiziyle açıklamak da mümkün değildir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini aynı zamanda statü kavramıyla ilişkilendirerek çözümlemek zorundayız. Hâlâ “kadın doktor”, “kadın siyasetçi” gibi kavramlar toplum tarafından kullanılıyorsa, bu durum kadının özgürleşmesini salt “sınıfsal kurtuluş” bağlamında okumayı olanaksız kılar. Toplum kurtulmadan kadın kurtulmaz türü anlayışlar da dolayısıyla kadını inşa süreçlerinde dışarıda tutan, onu başka bir şeye ikincil gören anlayışlardır.  

Ayşegül Terzi haberlerinde de gördüğümüz üzere medyanın da siyasal iktidara hizmet eden bir dili var. Medyaya nasıl bir rol düşmektedir?

Medya sahiplerine ve yöneticilerine baktığımızda neredeyse hepsi erkektir. Dolayısıyla medyanın eril dil kullanması kaçınılmazdır. Yani toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin giderilmesinde diğer bütün alanlarda olduğu gibi kadının katılımı, orada bulunması önem taşımaktadır.

Yerli ve milli feminizm mümkün müdür?

Feminizm hem bir hareket hem de bir teori olarak yerli, milli ya da dini gibi bağlamlara yerleştirilebilir değildir. Pekin Deklarasyonu’nda bütün dünya kadınları için erkekle her alanda eşitliğin gerçekleştirilmesi yönünde programlar yürütülmesine karar verilmişti. Bu amaç için belirli kritik alanlar saptanmıştır; mesela kız çocuklarının eğitimi tüm dünyada erkek çocuklarının eğitimi ile eşitlenmek istenmiştir. Yani demek istediğim odur ki bu yerel, milli bağlamları aşan evrensel bir meseledir.

 

*Yeni Türkiye’nin Toplumsal Yapısı, Derleyen İbrahim Kaya, İmge Kitabevi, Temmuz 2016

 

 


Herkes bilsin