19
Şubat

'Etrafımızdaki Sisi Kanıksadık'

19 Şubat 2012 Yazar: Aykırı Akademi

(fotoğraf Thom Stitt tarafından çekilmiştir; blog.thommstitt.com)

 

Aysever'le 'Yazgıcılar' üzerine

 

soL Haber Portalı, Pazar, 19 Şubat 2012

 

Enver Aysever, yeni romanı Yazgıcılar'da günümüz toplumundaki izlenme-gözlenme olgusunu ele alıyor. İstanbul'da geçen, günümüz Türkiyesi'ne çok sayıda paralellik taşıyan romanın, evrensel yönleri de var.

 

soL: Kitap bir bakıma bugünün Türkiyesi’ni anlatıyor: gizli dinleme ve gözetlemeler, ihbarcılık, tutuklamalar, cemaat yapılanmaları... Ama galiba kitap, örneğin bir gazetecilik işi olsaydı çok daha fazla ilgi çekebilecek olmasına rağmen, bir roman olarak pek “fark edilmedi” sanki?

Aysever: Edebiyatın bir güncel yanı, bir de zamana bırakılmış bir duygusu var. Edebiyatı çok popüler bir noktadan ele almak mümkün, ama o nokta benim işim değil.

Dediğin doğru, ama ben gazeteci kitaplarını sevmiyorum. Okumuyorum da, bazı çok özel çalışmalar hariç. Çünkü gazeteci kitaplarının yazınsal bir ürün, bir lezzet noktasında olduğunu düşünmüyorum. Bir akademik araştırma derinliği olmuyor çoğu zaman. Bir edebiyatçı lezzeti de olmuyor çoğu zaman. Çok arada derede bir tür oluyor, ve çok özgün birkaç tanesi hariç, bize kitap lezzeti vermiyor.

Ama edebiyat başka bir şey. Edebiyatla ilişkili olmayan bir toplumun, bir bireyin, insan olmaya dair ciddi sorunları olduğunu biliyor ve düşünüyorum. O yüzden, bugün mesela George Orwell, Kafkavari durumları, yaklaşımları seziyoruz, biliyoruz, bunu daha da çoğaltabiliriz, dünyada başka örnekleri de var. Biraz oradan bakmamız lazım bence. Zamanın sağduyusuna inanmakta fayda var.

soL: Kitapta İstanbul üzerine çöken bir sisten bahsediyorsunuz. Nedir o sis, bugün de kentin üzerinde mi?

Aysever: Sis iyi bir metafor, başka zamanlarda da kullanılmış olduğunu düşündüğüm bir metafor. Sis, bir beyazlık. Ama insanı kör eden bir beyazlık. Zaten körlük üzerine okuduğunuz zaman da, insanların derin bir beyazlıkla karşı karşıya olduklarını görüyorsunuz.

soL: Kitapta atıfta bulunduğunuz, Saramago’nun Körlük kitabında da benzer şekilde ele alınmıştı körlük olgusu.

Aysever: Evet. Sis, bu kentin üzerine çöktüğü zaman önce bir tül perdesi gibi, hoş bir görüntü gibi durur. Sonra kanıksamaya başlarsınız. Sonra, göz gözü görmez hale gelir. Sonra da bencilleşmeye başlarsınız. Sis, bir tarafıyla böyle bir metafor.

Ama, bunun bir de ruhlarımıza dair bir karşılığı vardır. O sisi kanıksama, o sisin içinde var olmaya çalışma, o sisle bir arada yaşama gibi bir hal var. Bugün için hiç yanlış olmaz durumu böyle tarif etmemiz. Bu sisin içinde, hemen altında karaltı şeklinde dolaşan insanlar var ve bu karaltılara tepeden baktığınız zaman ne kadar çaresiz olduklarını, bir labirentin içinde nasıl savrulduklarını görebiliriz herhalde. Tüm bunlara dair bir şey söylemeye çalışıyorum ben, bir yanıyla.

soL: Kitabın kapak tasarımına da yansıyan “gözetleme” olgusunun küresel bir gerçek olduğu açık. Bu bahiste, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki durum Türkiye’den çok daha vahim. Ama kitabın güncellikle bağlantısı da kuvvetli. Örneğin, kitabın başlığına da çıkan Yazgıcılar’ın, herhangi bir Türkiyeli okurun aklına ilk olarak Gülen cemaatini getireceğini söylemek mümkün.

Aysever: Bizim içinde durduğumuz noktada aslında Yazgıcılar’ın sadece bir cemaate indirgenmesi haksızlık olur. Çünkü biz öteden beri, eskiden iki kutuplu dünyanın konformizmiyle, ardından tek kutuplu bir dünya mı, çok kutuplu bir dünya mı tartışmalarının merkezinde de biz, hep şu duygu üzerinden tahrik edildik: Bir büyük akıl var, bir büyük göz var, işte Big Brother dendi kimilerince, ve bunun da işbirlikçileri var. Nedir o işbirlikçi? Küresel kapitalizmi yeniden üreten, insanı esir alan bir “anlayış”. Türkiye’de şöyle tarif edebiliriz. Daha muhafazakâr, daha dindar, daha milliyetçi, daha ırkçı, “muhafazakâr” olmasına rağmen çevreyi tamamen yıkıp yok eden, tuhaf bir “yeni fetişimizine” iman eden, tüketim toplumuyla hiçbir problemi olmayan ve sürekli insana tekinsiz bir ortamda olduğunu hissettiren bir Yazgıcılar grubu var. Bu Yazgıcılar’ı biz tam olarak sezemiyoruz. Yer değiştiriyor. Hiç kuşku yok ki, bugün güncel göndermeler yaptığımız zaman, güçlü olduğunu düşündüğümüz, bir erk sahibi olduğunu düşündüğümüz o ya da şu odak aklımıza gelebilir. Ama ben romancı olarak, zamana direnen bir metinle yola çıkmak istediğim için, onu böyle bir indirgemeye mahkûm etmek istemem.

soL: Zaten galiba, hem bu kitap, hem de günümüz Türk edebiyatı açısından büyük bir avantaj bu: şu an dünyada yaşanmakta olan dönüşüm, Türkiye’de çok güçlü bir şekilde yaşanıyor. Dolayısıyla dünyaya dair söylenecek birçok şey, bugünün Türkiyesi’ne normal olarak referansta bulunacaktır.

Aysever: Yaşadığımız dönemin romanını biz, yazarlığı ve roman sanatını unutup, bir indirgemeci belgesellikle ele alırsak, hakkaten çok trajik bir şey olur. Ama bir de, yaşadığımız çağın ruhunu sezerek ve buradan kurmacaya doğru giderek yaparsak, bu aynı zamanda bir görevdir. Ben bu anlamda şuna yüzde yüz katılıyorum: Bizim dünyaya anlatacağımız çok öykülerimiz var. Bir geçiş ülkesi olmaktan kaynaklı olarak, Ortadoğu’daki dalaşmalar bizi doğrudan etkiliyor. AB’nin açmazları bizi doğrudan etkiliyor. Ve biz bunların içinde kendi sorunlarımızla da boğuşuyoruz. Dolayısıyla biz dinamik bir toplumuz ve Türkiye’nin iyi edebiyatçıları da var, bana göre.

Fakat şöyle bir sorunla karşı karşıyayız: Türkiye’ye, isim vermek istemiyorum fakat bir yerlerden, Batı’nın dayattığı oryantalist romancı tipi dayatılıyor. Yani, yaşlı bir kadının koynuna genç erkek sokmak, ya da harem dairelerinde kimin kimle kırıştırdığı belli olmayan hikayeler, ya da tarihi roman adı altında hamaset yapıtları, ya da ucuz aldatma hikayeleri vs. altında bir roman.

Hem küresel bir akıl bunu dayatıyor, hem de küresel dünyanın Türkiye’den tercih ettiği yazarlar bu yola tevessül ettiği için popüler oluyor. Ermeni sorununu, Kürt sorununu yazamaz mısınız? Yazarsınız. Ama Ermeni sorununu veya Kürt sorununu oryantalist bir bakışla, bir pazar ürününe dönüştürürseniz hem Kürt sorununu travmatik bir hale getirirsiniz, hem Ermeni sorununu travmatik bir hale getirirsiniz. Ve o zaman içini boşaltırsınız, biçime indirgersiniz. Benim temel itirazım bu.

soL: Bu defa biraz önce söylediğimizin aksine bir şey söyleyelim. Kitap günümüz Türkiyesi’yle büyük paralellikler taşıyor, ama öte yandan, örneğin, kitabın başkahramanı EA’nın tutuklanmasının da hikayesi bu. Ama bu hikayenin, doğrudan Türkiye’deki politik tutukluluklara atıfta bulunduğu düşünülürse, aslında pek öyle değil. EA’nın tutuklanması hikayesinin püf noktası, faal olarak işlediği eylemler değil, bizzat kendi varlığının, düzenin kaldıramayacağı bir olgu olarak orta yerde durması. Dolayısıyla aslında tüm bu kurulan düzenin insanlık dışı ve gayrımeşru bir yapı olarak resmedildiğini görüyoruz biz kitapta.

Aysever: Evet, ben de bunu önemsiyorum, belki de bu bizim için önemli. Var olan tutuklanmalar, olan bitenlerde hep taraflar var. O tarafların kavgası bu. Ama acaba iktidarlar el değiştirse ve tutuklayanlar tutuklanan olsa, yine EA’lar varlıkları bizatihi rahatsızlık doğuracak durumda olmaz mı? Bu iyi bir soru. Ben bu cemaat meselesine de bu yüzden ihtiyatlı yaklaşıyorum.

soL: Kitapta bir noktada, başkahraman EA’ya “İçinde umut barındırmayan kitap, kitap değildir” dedirtiyorsunuz. Bu kitapta umut nerede?

Aysever: İşte bu konuştuğumuz noktada. Umudu şöyle tahlil etmemiz lazım: Edebiyat yapıtı, insana dair çok önemli bir olgu olarak, bir varlık olarak hayatımızda durur. Ona yolumuz düşmediği zaman da o durur, yolumuz düştüğü zaman da durur. Yani şunu kastediyorum: Suç ve Ceza’yı okuduğunuz zaman siz, “Suç ve Ceza’yı okuduğum için insana dair ne kadar da umut taşıyorum” demezsiniz. Ama insanın ruhunun derinliklerini katmanlı bir biçimde gördükten sonra, kitap bittiğinde sorgulamaya, sormaya başlarsınız, önce kendinizden hareketle. Zaten edebiyat, o sorma haliyle birlikte başlayan bir serüvendir. Bu kitapta bir okur, son sayfayı bitirdikten sonra elinde bir gerçekliği tutuyorsa, ruhunda yeni bir soruyla yola koyuluyorsa, bu umuttur. Çünkü biz, tam da bu türden soruların ortadan kalktığı bir süreçte yalnızlığın arttığını düşünüyoruz. Bakın, bu çağın temel meselesi, toplumsallığı reddedişler başlar. Neden? “Bireysin, küçüksün, kaderini değiştiremezsin” fikri var. Oysa “bireysin, küçüksün, kaderini değiştiremezsin”e inat, “bireysin, ama küçük değilsin, çünkü birileri var ve o birileriyle bir toplumsallık kurabilirsin, ve o büyük resme itiraz edebilirsin” demek gerekiyor.

(soL - Haber Merkezi)

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri