16
Haziran

'Kız Babası Olmayan yüzde elli babadır'

16 Haziran 2012 Yazar: Aykırı Akademi

Gazeteci, politikacı, tiyatrocu, televizyon programcısı, sosyolog ve ödüllü bir yazar... Ama Enver Aysever’in bütün bu mesleklerinin önünde başka bir vazifesi daha var: 5 yaşındaki Nisan’a babalık. Ona yazdığı mektupları yine ‘Nisan’a Mektuplar’ adlı bir kitapta toplayan Aysever ve kızıyla evlerinde buluştuk.

 

Hürriyet Cumartesi, 16 Haziran 2012, Ceren Arseven

 

- ‘Nisan’a Mektuplar’ı yazmaya nasıl karar verdiniz?

- Skytürk’te program yaparken kızıma mektuplar yazmaya başladım. Bunları klip haline getiriyorduk. Birkaç tane yayınlandıktan sonra o güne dek beni takip etmeyen bir kitleden mesajlar almaya başladım. Bu ilgi hoşuma gitti çünkü çok içtendi o mektuplar. Bunları bir bütün haline getirmeye karar verdim sonra. Yaklaşık bir yılda kitap hazırdı. Televizyon ya da gazete hem çok keyifli hem de çok uçucu. Gerçekten kalıcı olmanın yolu edebiyattan geçiyor bence.

 - Neden mektup peki?

- Mektup zamana direnen bir tür. Yaşadığımızın kanıtı. Mektuplaşmak zaman alan bir şey, demlenme süreci var. Daha önce başka yazarlar da yaptı buna benzer kitaplar. Nisan’ın resme bir merakı var. İkisini birleştirip özel bir kitap oluşturduk. Aslında kızımı bir popüler kültür aracı gibi kullanmaktan çekiniyorum. Bir yandan da Nisan benim çocuğum ama tüm çocuklar da hepimizin.

- Neler var mektuplarda?

- Yaşadığımız dünyadaki olaylar karşısında hissettiklerimi yazdım bu mektuplarda. Taksim’in 1 Mayıs kutlamalarına yeniden açıldığını, Server Tanilli’nin meydana girdiği anı gördüm, onu yazdım mesela. Mustafa Balbay’ın oğlu, Nisan’dan bir yıl sonra doğdu ve babasını dışarıda hiç görmedi. Bunu da yazdım. Böyle bakınca iç karartıcıymış gibi gelebilir ama içlerinde umut, sevgi ve güzel duygular da var. Hem yetişkinler bugün olup bitenler hakkında neler hissettiğimi okusun hem de çocuklar gelecekte okuduğunda bugüne dair bir fikirleri olsun.

KIZIMI ÖZGÜRLEŞTİREN BİR BABA OLMAK İSTİYORUM

- Babalıkla aranız nasıl peki?

- İddialı bir laf edeyim; kız babası olmayan babaların yüzde 50 baba olduğunu düşünüyorum. Bu kibirli bir söz gibi gelebilir ama bence kız babası olmak çok hoş bir duygu. Nisan doğmadan önce bir çocuğumun, daha doğrusu bir kızımın olmasını çok istiyordum. O, Tanrı’nın en büyük hediyesi. 34 yaşımda evlendim, 35’te baba oldum. O doğduktan sonra hislerim kökten değişti. Bilgeleşmeye, ihtiraslardan sıyrılmaya, tahammüllü olmaya başladım. Nisan’ın kara kız hallerine, lüle lüle saçlarına ve gözümün önünde büyümesine bayılıyorum.

- Çok yoğun çalışıyorsunuz. Nisan’a vakit ayırabiliyor musunuz?

- Hayatta en korktuğum şey onun büyümesini ıskalamak. Bunlar biricik anlar. Çok önemli bir işim olmadığı takdirde hafta sonu ve hafta içi hep evdeyim. Nisan’la iletişim kurmamız kolay olmadı, biraz zaman aldı. Hatta ev dışında zaman geçirmeme tepki gösteriyordu. Bu sürecin sonunda ders aldım. Şimdi kendi ritüellerimiz var. Nisan kütüphanemdeki bütün kitaplara dokunabilir. Yasak yoktur bu konuda. Resimler yapar, birlikte bakarız. Beraber müzik yapmaktan keyif alıyoruz. Ben 10 yıl profesyonel tumba çaldım. Şimdi çalıyoruz, dans ediyoruz. Birlikte konserlere gidiyoruz. Vazgeçemediğimiz bir diğer şey de Datça... 35 yıldır her yaz gidiyorum. Annemlerin orada bir yazlığı var. Baba-kız denize girmeyi iple çekiyoruz.

 

- Sizce nasıl bir babasınız sizce?

- Nisan’ı özgürleştiren bir baba olmak istiyorum, tutsaklaştıran değil. Bunu ne kadar başarabildiğimi bilmiyorum çünkü aşırı kaygılı ve esirgemeciyim. Annem de benim gibi pimpirikliydi. Bu duygular kızımın hayatı öğrenmesinin önünde bir engel. Bununla başa çıkmaya çalışıyorum. Çocuk daha önce bilmediğimiz duyguları tatmamıza neden oluyor. Bu duyguların çoğu da hastalıklı. Aşırı endişe, gelecek kaygısı. Eşim bu açılardan çok daha rahat.

 

BİR TARAFIM ANNE KUZUSU BİR TARAFIM SERSERİ

- Peki siz nasıl bir çocukluk yaşadınız? Babanızla ilişkiniz nasıldı?

- Çocukluğum İstanbul’da, Göztepe ve Erenköy semtlerinte geçti. İki kardeştik. Yedi yaş küçük bir kız kardeşim vardı. Babası gibi davranır, sorumluluğunu alırdım. Belki de bu yüzden babalığa hep hazırdım. Babam çocuksu tarafını koruyan, benimle oyunlar oynayan ‘çocuk baba’lardan. Aramızda hep eşitler arası bir ilişki sürdü. Annemle babam çalıştığı için çocukluğumu anneannemle geçirdim. Hep bir anne özlemiyle büyüdüm. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu’nda annesi babası ayrı olan ya da yaşamayan çocukların arasında okudum. O yılları düşününce hâlâ burukluk hissediyorum. Ama babamla annem arasındaki uyum, her hafta gittiğimiz Fenerbahçe maçları, anneannemin şarkıları beni hâlâ gülümseten ayrıntılar. Yani bir tarafım anne kuzusu, bir tarafım serseri.

- Türkiye’nin içinde bulunduğu politik atmosferde çocuk yapmak büyük cesaret diyenler var...

- Hayat her zaman iyiyi ve kötüyü, gelişme ve gerilemeyi içinde barındırıyor. Bence çocuk, insanın akılla verebileceği bir karar değil. Bir dürtü. Avrupa’nın en önemli sorunu yaşlanmak çünkü yaşlanmak yaşamsız kalmak. Bizdeki sorunsa kadınları kuluçka makinesi gibi gören  zihniyet.

 

ÇOK İDDİALI AŞK ROMANI GELİYOR

Çok iddialı bir roman üzerinde çalışıyorum. Bir aşk romanı. Yankı uyandıracağına, çok ses çıkaracağına eminim. İlk bölümünü eşim Handan’a gönderdim. “Berbat” dedi. Çöpe atıp yeni baştan yazdım. “Şimdi olmuş” dedi. Onun eleştirilerine sonsuz güvenirim. İlk romanımı yazarken evli değildik. Yeni işten kovulmuştum. Gündüzleri roman yazıp yemek yapıyordum. Akşam ona sofra kurardım, yemek yerdik, yemekten sonra da roman parçalarını okurdum. Eşimle birbirimizin kusurlarını biliyor, bunları onarmaya çalışıyoruz.

 

HÜNGÜR HÜNGÜR AĞLADIM

Filiz Ali’nin anılarını, babası Sabahattin Ali’nin eserleri ve mektuplarıyla harmanlayarak kitaplaştırdığı ‘Filiz Hiç Üzülmesin’i okurken hüngür hüngür ağladım. Küçücük bir kız çocuğunun babası katledildikten sonra hissettikleri içime dokundu. Bir kızım olmasaydı bu kadar derinden hissedemezdim bunu.

 

HAFTADA İKİ GECE DÜELLOYA ÇIKIYORUM

CNNTürk’teki ‘4 Bir Taraf’ çok sevilen ve izlenen bir program ama benim için yorucu. Düello gibi geçiyor. Birbirimize en ağır sözleri söylüyoruz. O koltuklar babamızın malı değil, kamusal bence. Türkiye’de sadece Nagehan’lara değil, Enver’lere de yer var. Kendin gibi olmak zor orada. Dolayısıyla geriliyorum elbette. Eve gelip klasik müzikle rahatlıyorum.

 

YÜZDE YÜZ YERLİ MALIYIM

10 yıl kadar çocuk tiyatrosu yaptım. Bence çok önemli bir eğitim aracı ve Türkiye’de çok kötü yapılıyor. Ebeveynler kendileri çok sevmese de çocuklarını tiyatroya götürmeye çok hevesli. Çocuk izleyici çok dürüst. Oyun kötüyse çişim geldi deyip salondan çıkıyor, bir daha da gelmiyor. Yetişkin gibi nezaketen kalmıyor. Tiyatro sayesinde Türkiye’nin dört bir yanından çocuklarla tanıştım. En büyük sorunumuzun bu farklı çocukları aynı ülkede aidiyet duygusuyla yaşatmak olduğunu gördüm. Çünkü ben de yüzde yüz yerli malıyım ama bir o kadar da yabancıyım.

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri