08
Şubat

“Gençlerini ve çocuklarını sevmeyen ülkenin romanını yazdım.”

08 Şubat 2017 Yazar: Reyhan Karaarslan | Köşe adı:
Tüm Yazılar

“Kirpiklerimin Gölgesi” bittiğinde gözyaşlarınızı tutamayıp, tanıklık ettiğiniz kötülüklerle artık rahat uykulara dalamaz oluyorsunuz. Edebiyat böylelikle en önemli görevini yerini getiriyor; acıları, kötülükleri tüm çıplaklığı ile bize gösterip vicdanımızın yerini bulduruyor.

 

AYKIRI AKADEMİ – Reyhan Karaarslan

“Kirpiklerimin Gölgesi”nde, başkalarının acılarına bakmayanların kör olduğunu söylüyordu Şebnem İşigüzel. Bu körlük halinden bizleri kurtarmak istediğinden belki de kadınların, çocukların yürek kanatan hikâyelerini okuyoruz eserlerinde. “Hanene Ay Doğacak” ile başlayıp “Ağaçtaki Kız” ile sürüp giden acı dolu hayatların hikâyeleri… Çoklukla başrolde yer alanlar ise kadınlar... Erkeklerin delirttiği kadınlar, deliliğin özgürleştirici gücünün arkasına sığınan kahramanlar, sırlar ile dolu hayatlar, hayata kafa tutanlar, boyun eğmeyip direnenler, kaybedenler, trajediler, ölümler, ölümler…

Şebnem İşigüzel, yirmi yaşında yazdığı ve 1993 yılında yayımlanan ilk kitabı “Hanene Ay Doğacak” ile Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazandı. Herkesin bildiği ancak kimsenin söylemeye cesaret edemediklerini, ilk bu kitabındaki öyküler ile dile getirmeye başladı. Ensest ilişki, ölü seviciliği gibi tabular “Hanene Ay Doğacak” ile yıkıldı.

Şebnem İşigüzel, yalın, akıcı ve duru anlatımıyla, okuru yarattığı olağanüstü kurmaca dünyasının içine hapsetmesini bilen bir yazar. Anlattığı hikâyeler ile okurunu şaşırtıp, sarsıyor. En sarsıcı romanlarından biri de “Kirpiklerimin Gölgesi”. Küçük bir kızın trajik hikâyesini anlatıyordu bu romanında.  

Yaşadığı pek çok taciz ve tecavüze rağmen, umudunu kaybetmeden güzellikleri görmeye çalışıyordu bu küçük kız. Ona ilk kötülüğü yapan sevgisizliğiyle, yapılanlara göz yummasıyla ve yaptığı eziyetlerle annesiydi. Oysa “çocukların Allah’ı anneler, babalar” diye biliyordu.  Onun Allah’ı kötülüklere izin veriyor, onu korumuyordu.

“ Dertli bir çocukluk insanın ayağına bağlanmış bir taş, hayat içine dalınıp yüzülmesi şart bir su.”

“Kirpiklerimin Gölgesi” bittiğinde gözyaşlarınızı tutamayıp, tanıklık ettiğiniz kötülüklerle artık rahat uykulara dalamaz oluyorsunuz. Edebiyat böylelikle en önemli görevini yerini getiriyor; acıları, kötülükleri tüm çıplaklığı ile bize gösterip vicdanımızın yerini bulduruyor.

“İnsan vücudunun dibi ayakları değil kafasıdır, zihnidir. Bütün ömrün tortusu işte buraya çöker.”

Şebnem İşigüzel’in romanlarını incelediğimizde, “Venüs”ün, “Gözyaşı Konağı”nın ve “Ağaçtaki Kız”ın yazarın diğer romanlarına göre farklı olduğunu görürüz. Bu durumu bir söyleşisinde, romanlarındaki kurguyu düz bir çizgiye çektiğini ve anlatma coşkusunu köpürttüğünü söyleyerek açıklar Şebnem İşigüzel. Anlatılan hikayelerin içinde yine kahramanların trajedileriyle karşılaşırız. Onları bekleyen mutlu son ise yine yoktur.

Şebnem İşigüzel diğer romanlarında olduğu gibi kadınların, erkeklerin dünyasında yaşadıklarını, ezilmelerini, aşağılanmalarını, anlatıyordu “Venüs” de. Sahip olduklarını kaybedip zorla delirtilen kadınlardan sadece biriydi kahramanımız tıpkı “Sarmaşık” taki Sedef, “Çöplük” teki Leyla gibi. Kocası tarafından akıl hastanesine kapatılmıştı. Evliliği yaşadığı cehennemdi. Bu cehennem içinde yavaş yavaş kaybetmişti aklını. Boşuna dememişti Şebnem İşigüzel, “kadınları delirten erkekler” diye.

 

“Venüs” de Arnavut bir ailenin sırlar ile dolu hayatını anlatıyordu yazarımız. Kahramanımız, Venüs, boğazın çamurlu sularında doğmuştu. Onun doğduğu sular, onu doğuranı çekip almıştı ondan. Babası karısının kız doğurduğuna inanmak istememişti. Çocuk denilince beklenen hep erkek değil miydi? Bir hala vardı, adı Şekina. Bir de evin hizmetkârı Nergis kadın. Şebnem İşigüzel, “Sırlar insanların kaburga kemiklerine gizlenir çünkü orası kafes gibidir. Gizlendikleri yerde kuş gibi kanat çırpar dururlar. Özgür kalmak isterler. Sırlar dile düşmek isterler” diyerek birer birer ortaya seriyordu bir ailenin kafese vurup duran sırlarını.

Kadının yazgısı bağıra bağıra bir kez daha dile getiriliyordu “Venüs”de.

 “Kadınlık kanamaktır. Kanaya kanaya ölmektir. Bir ölü gibi yaşamak, yaşamaya çalışmaktır.”

 Değişmez miydi bu yazgı? Suçlu kimdi? “ Kadına karşı yapılan bütün bu fenalıklardan en başta Allah, sonra onun dinleri ve kitapları da suçludur.” Şekina böyle veriyordu sorunun cevabını.

Şebnem İşigüzel diğer romanlarında olduğu gibi kadınların, erkeklerin dünyasında yaşadıklarını, ezilmelerini, aşağılanmalarını, anlatıyordu “Venüs” de. Sahip olduklarını kaybedip zorla delirtilen kadınlardan sadece biriydi kahramanımız tıpkı “Sarmaşık” taki Sedef, “Çöplük” teki Leyla gibi. Kocası tarafından akıl hastanesine kapatılmıştı. Evliliği yaşadığı cehennemdi. Bu cehennem içinde yavaş yavaş kaybetmişti aklını. Boşuna dememişti Şebnem İşigüzel, “kadınları delirten erkekler” diye.

Şebnem İşigüzel, “Venüs” ile başladığı anlatma coşkusunu “Gözyaşı Konağı” ve “Ağaçtaki Kız” romanlarıyla devam ettiriyordu. Kahramanları başkalarının hikâyelerini anlatarak aslında kendi hikâyelerini anlatıyorlardı, bunu da her iki romanda sıklıkla dile getiriyordu yazarımız.

“Biliyorum, kendimden başka herkesi anlatıyorum size. Ama insan ancak böyle var olabiliyor. Başkalarını anlatarak. Başkalarının karanlığında kendini görerek ve bundan korkarak.”

“Kimi insanlarsa başkalarını anlatarak kendilerini anlatmış olur.”

Şebnem İşigüzel “Gözyaşı Konağı”ında 1876 Osmanlı döneminin İstanbul’unda, karnındaki gayri meşru çocuğunu gizlice doğurması için ailesinin kadınları tarafından Büyükada’ya gönderilen genç bir kadının, Emine’nin, hikâyesini anlatıyordu. Sürgüne gönderildiği ada’da aşkı, Mehmet’i, bulur kahramanımız. Ada’da doğumu beklerken aşık olduğu adam ile mutlu bir gelecek kurup, yaşadığı tüm kötü anları unutmak ister. Hamile olduğunu kendisi ile birlikte ailenin kadınları da öğrendiğinde, kendini yakarak öldürmeyi bile dener Emine. Oysa hayat her şeye rağmen acıların yanında aşk gibi güzellikleri de sunuyordu insana.

“Unutma kızım: Sevmek ölmek kadar güçlüdür. Bunu bilerek yaşa. Çünkü sonunda toprağın koynuna bırakıyorlar bizi bir tohum gibi. Her şey burada kalıyor. Bizimle giden sadece yaşadıklarımız.”

Ayakta kalabilmek için, özgürlükler için, mutlu olabilmek için mücadele etmek gerekiyordu. “Gözyaşı Konağı”nda kahramanımız da bunu yapıyor, boyun eğmeyip, özgürlüğün peşinden gidiyordu. Onun için mutlu son yoktu, oysa olmalıydı. Romanda bile olsa hak edenler, hak ettikleri mutluluğa kavuşmalıydı.

“Ömür boyunca bir insandan esirgenen şey neye benziyor biliyor musunuz? Eksilen uzuvlara. Bir daha yeri dolmaz.”

“Yaşadıklarımız bilinmeli. Bizim göremeyeceğimiz zamanlarda bu dünyadaki fani maceramız dile gelmeli. Bizden sonrakiler ne yaşadığımızı öğrenmeli” diyordu “Gözyaşı Konağı”nda Şebnem İşigüzel. Edebiyatın tarihten önce yaşanan olayları yazdığını söyleyip, Gezi Parkı ile yaşadığımız dönemi “Ağaçtaki Kız” ile anlatıyordu. Bu roman ile yaşanılanların unutulmaması için tarihe bir belge bırakıyordu.

“Gençlerini ve çocuklarını sevmeyen ülkenin romanını yazdım.”

“Ağaçtaki Kız”da, on yedi yaşındaki kahramanımız, şahit olduğu ve yaşadığı acılara artık dayanamadığı için, “hayattan muaf olmak için”, çıkmıştı ağaca. Kötülüklerden kaçıp sığınabileceği tek yer olarak doğayı, uğrunda ölünen ve özgürlüğün simgesi olan ağaçları seçmişti.

“Ağaçlar, hayatın, güzel olan ve asla kaybetmememiz gereken her şeyin sembolü olmuştu o anda. Ağaçlar giderse her şey yıkılır, ölürdü. Ağaçlar giderse her şey giderdi.

Gidecek olan ağaçlar değil hayatımızdı esasında.”

“Hayata devam edebilen bir insan düşünmez geçmişi. Ben hayata devam edemediğim için buradayım. Buradan düşüp hafızamı kaybedeceğimi bilsem hiç düşünmez atardım kendimi aşağı.”

Bir yandan tanıklık ettiği acıları unutmak istiyor diğer yandan ise unutarak yaşanamayacağını söylüyordu Ağaçtaki Kız.

“Ama unutarak yaşanmaz. Sadece yaşadıklarımızı başka bir şeye dönüştürürüz. Dönüştürmeliyiz yani. Bizi artık üzmeyecekleri, fazlasıyla kederlendirmeyecekleri bir hale getirmeliyiz onları. Kömürlerin toprak altında elmas olması gibi harikulade şeylere dönüşmezler belki kahır veren hikayeler. Ama onlara rağmen yaşamaya devam edersek bir başka bir şeye dönüşürüz. Hazine sandığına döneriz. İçinde dev bir inci tanesi taşıyan istiridye.”

Hiç bir şey unutulmamalıydı. Her acı, acı çekeni başka bir şeye dönüştürüyordu.

Önemli olan dirençli olabilmek, sahip olduklarımızı koruyabilmekti.

Önemli olan ağaçlarımızı yaşatabilmekti.

Ağaçlar her şey demekti.

“Umut etmek güzeldir.

Arzuların olması güzeldir.”

 

 

 

Ağaca dikkatli çıkın; uzun kalacaksınız unutmayın...

Yazının tamamını okumak için TIKLAYIN

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri