21
Ağustos

'Hayata dair iyi sorularım var'

21 Ağustos 2013 Yazar: Aykırı Akademi

Enver Aysever, iki ciltten oluşan yeni denemeleri “Nasıl Yazar Olunur ve Edebiyat Ölmelidir ile karşımızda. Edebiyat, siyaset, tiyatro, televizyon gibi pek çok alanla ilgilenen Enver Aysever'le yazarlık üzerine konuştuk.
 

Toplumun büyük bir bölümü Enver Aysever'i "Aykırı Sorular" programıyla tanıdı. Karşısına oturan herkese cesaret isteyen sorular sordu. Hatta asıl mesleği olarak tanımladığı "yazar" kimliği dahi "Aykırı Sorular"la tanındı diyebiliriz. Aysever, soru sorma hakkını varolmanın bir gereği olarak görüyor. Üstelik gelişigüzel sorular da değil "aykırı" sorular soruyor. Çünkü hayata dair sağlam soruları olduğunu düşünüyor. Ama soru sormak onun yaptıklarından sadece biri. Peki o "Aykırı Sorular"ını hazırlayana kadar 42 yıl neler yaptı? Lise yıllarında önce tiyatroya merak sardı.1992 yılında, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümüne başlamadan hemen önce "Durdurulmuş Zamanın Fotoğrafı" adlı ilk profesyonel oyununu yazdı, sahneye koydu ve oyuncu olarak yer aldı. Kendi kurduğu tiyatro topluluğunda uzun yıllar yazar, yönetmen, oyuncu ve sanat yönetmeni görevlerini yürüttü. Attila İlhan'ın şiirlerinden esinlenerek "Ne Kadınlar Sevdim" adlı oyunu sahneye koydu. İlk romanı "Bir An Bin Parça" ile 2006 Yunus Nadi Roman Ödülü alan Aysever'in çeşitli gazete ve dergilerde makale, deneme ve araştırma yazıları yayınlandı. CNNTürk ekranlarında yayınlanan “Aykırı Sorular”da sorduğu sorularla konuklarını köşeye sıkıştıran Enver Aysever'le iki ciltten oluşan yeni denemeleri "Nasıl Yazar Olunur" ve "Edebiyat Ölmelidir"i konuştuk.

 

Enver Aysever ismi akla hemen yaptığınız televizyon programı "Aykırı Sorular"ı getiriyor. "Aykırı Sorular" ismi nereden geliyor?

Benden geliyor. 42 yaşındayım ve hayata dair iyi cevaplarım var mı bilmiyorum ama iyi sorularım var. Özellikle de sanat alanında verdiğim mücadeleler sonucu edindiğim sorular. Aykırı “Enver”, Sorular da “Aysever”' diyebiliriz.

 

Bu kadar fazla muhalif daha doğrusu ‘aykırı’ soru sorabilmeyi nasıl başarıyorsunuz?

Soru sorma hakkımı kullanıyorum. Soru sorma hakkımız çok önemli. Çünkü soru sorma hakkının olmadığı ülkelerde ne edebiyat ne de fikir adamı olur. Gezi Parkı olaylarında öyle oldu. İnsanlar soru sordukları için dayak yediler. Aslında her iyi yapıt bir sorudur. Daha çok soru hayatı anlamlı kılar. Ölüm gerçeğiyle karşı karşıyayız fakat ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz dolayısıyla soru sorma hakkımızı çok iyi kullanmalıyız.

 

“Bildiklerimiz hakkında yalan söylemeyi reddetmek ve baskıya direnmek” olarak tanımlıyorsunuz yazarlığı. Yazar muhalif olmak zorunda mı?

Yazar kendi içinde bile sürekli diyalektik ilişki içinde olan bir kimsedir. Yazarın tabiatı, itiraz hakkından doğar. İnsanlık tarihine bakıyoruz ve güzellemeler yazan, iktidarla iyi geçinen yazarların bugüne ulaştığını görmüyoruz. En zor koşullarda bile bir şekilde yazanlar bugün bizi heyecanlandırıyor. Umberto Eco “kalem elin doğal bir uzantısıdır” diyor. Evet, bu doğal bir işlev, soluk almak gibi. Yazarlık tabiatı gereği bir itiraz etme hali olduğu için aslında yazarlık, bir direniş halidir. İşte bu noktada yazarın muhalif kimliğini yorumlayabilmek ve anlamak için doğasına bakmak gerekir.

 

Kitabınıza neden “Nasıl Yazar Olunur?” adını verdiniz? Yazar olabilmenin belli kriterleri var mı?

Kitabımın adı “Nasıl Yazar Olunur” ve bu aslında bir ironi. Türkiye'de kimse kitap okumak istemiyor ancak yazar olmak istiyor. Kişisel gelişim kitaplarında olduğu gibi hap bilgiler arıyorlar. Bu kitapta da o şekilde hap bilgiler bulabileceklerini sanıyorlar. Ben de “Nasıl Yazar Olunur” ismini vererek aslında bir tahrik yaptım. Kitabı alıyorlar açtıkları zaman da öyle bir formülle karşılaşmıyorlar. Kitap “Yazarların dünyasına gireceksiniz, gizli sokaklarında dolaşacaksınız öyle yazar olunur” diyor. “Nasıl Yazar Olunur” ve “Edebiyat Ölmelidir” kitaplarım bana en çok gelen iki sorunun yanıtıdır. Birincisi “Yazmak istiyorum. Ne yapmalıyım?” ikincisi “bana ne tavsiye edersiniz?” sorusu. Ben kitap tavsiye etmeyi doğru bulmuyorum. Ben okuma yazma deneyimimi iki ciltte topladım, bunun iyi bir yol göstereceğine inanıyorum.

 

Önemli olan işçilik

Peki yazar olarak mı doğulur yoksa yazarlık sonradan mı öğrenilir?

Hem yazar olarak doğulur hem sonradan öğrenilir. Doğamızda olabilir ama bu bizi yetkin kılmaz. Evet sizde bir yetenek olabilir ama bizi esas olarak heyecanlandıran şey işçiliktir. Yazarlık büyük oranda işçilik, az oranda yetenektir. İşçilik tarafınız yoksa sizden yazar olmaz. Doğuştan gelen veriyi entelektüel bir derinlikle yoğurmalısınız. Bir kişi tesadüfen çok güzel bir roman yazamaz. Edebiyat rastlantıların en az olduğu sanattır. Orhan Kemal'in Nazım'a şiirlerini gösterip Nazım'ın beğenmeyip daha sonra Orhan Kemal'in öykülerini görüp ona “Sen öykü yaz”' demesi ve aralarında usta çırak ilişkisi başlaması önemli bir örnektir.

 

Kitabınızda “Kimi zaman romancılar kendilerini yok etmek ister, ama bu bedenin ortadan kaldırılması türünden bir intihar değil” diyorsunuz. Romancı var olmak için yazmaz mı? Neden kendini yok etmek istesin?

Bütün yazarlar suyun akışını değiştiren insanları ilgi çekici bulur. Bunun nedeni otoriterliğe, baskıya karşı yazarın boyun eğemeyecek psikolojide olmasıdır. En içe kapanık yazar bile ortaya koymasa da bu dirence o itirazı gösterir. Gezi Parkı olayları Türkiye'de bir tarihin, bir akışın yönünün değiştiği bir süreçti. O nedenle yazarların bu olaya bir selam çakmaması, buradaki duyguyu ve itirazı anlamaması söz konusu değildi. Yazar olarak buraya ilgi duyan herkes yazar olmanın gereğini yerine getirdi. Gezi Parkı olayları, hayatın kendisinin bir romandan daha sahici bir roman olduğunu gösterdi. Çünkü adeta bir romanda alabileceğimiz lezzeti direnişte görmüş olduk.

 

Roman yazarı kurgusal yapıyı oluştururken kahramanına yukarıdan bakıp onu kuklası gibi yönetmeli mi? Yoksa onunla eşit seviyeye inerek mi onu yönlendirmeli?

Romancının çağdaş romanda böyle bir seçeneği olmadığını düşünüyorum. Kahramanlar bizim eserimiz değildir artık. Romanın kendi gerçekliği var artık. Canımızın istediğini yapacak durumda değiller. Bu kendi gerçekliği çok akılcı durabilir. Siz romanın kendi gerçekliği içindeki akışa müdahale ederseniz samimiyet kaybolur ve bu okura geçer. Okur vazgeçer okumaktan. “Tanrı yazar” kavramı 19. yüzyıldan itibaren çoktan aşıldı. Şimdi kahramanıyla cilveleşen, kavga eden ve kahramanına kulak veren yazara kadar geldik. O nedenle kendileri de yazara yön verebiliyorlar. Hem bir yazar olup hem de “Edebiyat Ölmelidir”de bunları tartışıyorum.

 

Yazarlık okulda öğretilebilir mi?

Okullarda öğretmenler gardiyan, çocuklar da birer tutuklu. Okullarda yaratıcılığı ön plana çıkarmayan bir yapı söz konusu. Zapturapt altına alınmış çocuklar görüyorum. Bu çok ürkütücü ve kötü. O yüzden okullardaki öğretmenlerin gardiyan olmaktan vazgeçip çocuklara da tutuklu muamelesi göstermelerinden vazgeçmeleri gerektiğinidüşünüyorum. Şuanki eğitim sistemini dayatmacı bir rejimin, dayatmacı uzantısı olarak görüyorum.


İpek Ceylan Ünalan, Vatan Kitap, 15 Ağustos 2013

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri