20
Ocak

Tesla Benim Babamdı

20 Ocak 2017 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

AYKIRI AKADEMİ - Neslihan Yalman

Bir Ortaçağ eseri olan ‘‘Everyman’’ (‘‘Herhangi Biri’’) adlı ibret oyunu alegoriyi kullanması açısından ilginçtir. Nitekim, o bin yıllık karanlık çağın içinde alegori kullanılmasaydı, Rönesans’a geçildiğinde yeniden doğuş daha da ehemmiyet kazanmayacaktı. Bu ne demek? Bugünü de değerlendirdiğimizde, dünyada kötüyle iyinin bir arada bulunduğunu, hatta kötü olmadan iyi olanın değerinin anlaşılamayacağını, kötü diye addettiğimiz şeyin de iyi olana dair kırıntılar taşıdığını gördüğümüz ‘‘yapısal bilgelik’’ anıdır. Bilgelik nedir? Bilgelik, her şeyin iyi olacağını düşünen kişi değil, yapının ne olduğunu çözen ve resme bütünüyle bakan kişidir. Bu yüzden, bilge dünya tarihiyle ilgilenir, insan varoluşuyla ilgilenir, hümanizmin insan sevgisi olmadığını, alçaklığıyla da muhteşemliğiyle de insan doğasına dair vurguyu yaptığını bilir, doğal olanın içinde olumlunun da olumsuzun da barındığını görür. Velhasıl, sanatçı/hatta derecelendirirsek iyi sanatçı iyi de bir bilgedir.

Musa Akar ‘‘Önce Şiir Vardı’’ adlı yazısında, şiir ile dinin, bilim ile büyünün, şarkıyla dansın ayrılmadığı, kahinin ya da şamanın bunların hepsini üstlendiğini belirtmiştir. Şaman hikâye anlatıcısı, şaman şifacı, şaman motivatör, şaman her şeydi. Günümüzde, o şamanik gücü taşıyabilen kişiler de bugünün sanatçıları ve bilim adamlarıdır. Bu yönde, ben de, Ortaçağ ibret oyunundan aldığım alegorik yapıyı seküler bir ibret oyununa dönüştürdüğüm ‘‘Dünya İşleri’’ adlı kısa bir oyun yazdım ve oyunda Ekonomi’yi, Siyaset’i, Sanat’ı, Bilim’i (ki, fen bilimlerini kastediyorum) kişileştirdim. Dünya’yı sahneye getirdim. Bunun özgün bir çalışma olduğunu düşünüyorum, ama etkilendiğim metin, bir dönemin önemli, hatta dinsel oyunlarından biri… Yani, bu, kökendeki çift yapılı görkemi keşfetmek, yeni bir şey söylemektir.

Akar, metninde, bilimin ve dinin şiirsel olanın alanını daralttığından bahseder. Bir tercihe gireceksem, oyumu bilimden yana kullanırım. Güç dengeleri içinde en tehlikeli alanın din olduğunu, ki dinin de artık şamanizmde iyiyle kötüyü bir arada barındıran bir inanç, bir doğallık biçiminde kalmadığını, tek tanrılı dinlerin işi bozduğunu düşünüyorum. Hatta, dinden ziyade, dini çirkinleştiren şey ona inananların kendileri olmaya başlamıştır. İnsan (özellikle, erkek-egemen zihniyet) faktörünün vahşiliği ürkütücüdür.

Neden din ve bilim karşı karşıya gelir? Çünkü, ikisi de somut dünyadan fazlasıyla beslenir, ikisi de keskindir. Ama, bilim hipotez mantığıyla esneyebilirken, din vahiy mantığıyla sürekli bir saçmalığın içinde dönüp debelenir, daha da daralır. Geriye gider. Yapılara baktığımda, içlerinden esneyebilenini seçmeyi tercih ederim ki, sanat bilim ve dinin arasından sıyrılarak, dünyadaki güç dengelerini görerek, ama ağırlıkla bilimin yanında olarak varoluşa anlam katan biricik alandır. Size siyasetten, size fen bilimlerinden, size dinden, size sosyolojiden, size felsefeden daha özgür alanlar açar. O yüzden,  ‘‘Dünya İşleri’’ oyunumun ana karakteri kadındır ve Sanat’tır. Çünkü, 21. yüzyıl bir yandan da kadın sanatçının, sanatın doğurganlığının dişil enerjiyle merkeze taşındığı bir zamana tekabül eder.

Dünya tarihine de baktığımızda, ilginç bir şekilde, Batılı bilim adamlarının ya da felsefecilerin, ya babalarının ya da kendilerinin din adamı olduklarını görürüz. Mesela, ‘‘Tanrı öldü’’ diyen Nietzsche’nin babası bir papazdır, bezelyeleri kullanarak kalıtım bilimine, biyolojiye katkı sağlayan Gregor Mendel rahiptir, hatta çaprazlama deneylerini kilisenin bahçesinde yapar. Galileo Galilei’nin Marina Gamba adlı koyu Katolik bir kadından üç çocuğu olmuştur. Rönesansı, yani aydınlanma felsefesini etkileyen temel isimlerden biri olan Giordano Bruno, bir tarikatın merkezinde kilise eğitimi almıştır. Yahut, İskenderiyeli Hypatia’nın bilimle ilgilenirken dine karışmadığını, din karşıtı olmadığını belirtebiliriz. Bunları neden yazıyoruz? Çünkü, batı tarihine baktığınızda din bilimle çatışır gibi görünse de, bunlar aynı zamanda birbirlerini bir şekilde, uyumsuzca da beslerler. Bugün bir Hıristiyanlık olmasa ne batının tarihi, ne batının sanatı, ne de batının bilimi okunamaz. Ama iş İslam’a gelince ve ara bir alan olan ruhban sınıfı İslam’da bulunmayınca veya insan günah çıkarmayınca, kendisini pür haklı görmeye başlayınca, arkadan tecavüz, ensest, vahşet haberleri de patlak vermektedir. Bunun nedeni, yine Dante’de aranabilir. Akar’ın metninde imlediği gibi, Gılgamış’ta ölümsüzlüğün peşinde dolanan, evrenle bütünleşik insan, Hıristiyanlık’la birlikte Dante’nin günahkâr insanına dönüşmüştür. Ama, günahın azameti bile insan doğasının ilerlemesi için değerlendirilebilmiştir. Bu ikili bakış, yani Faust’la Şeytan’ı karşı karşıya getiren bakış, tektanrılı dönemde Tanrı’yı ‘‘Everyman’’de sahneye indiren bakış, Adem’le Havva’yı kilise duvarlarına çıplak resmeden bakış doğal olanı çözmüştür. Yaprakla örtünen ve kıyafetin olmadığı, moda sektörünün gelişmediği bir çağda Havva anneniz ya da Adem babanız giyinik olamazdı. Yani, dinde bile mantık devre dışı değildi. Dinde mantık devre dışı olduğunda, bir zamanlar İslam alimlerinin oynadıkları dama ya da satranç münafık malzemesi de sayılabiliyor çünkü. Böylesi akıl tutulmaları, aptal ve kurnaz din adamlarıyla vicdanlı ve zeki bilim adamlarını karşı karşıya getirecek bir çağın tanıklığını yaptığımızı da gösteriyor. Öyleyse, bölgesel savaşlarla başlayan üçüncü dünya savaşının içinde ve bilimin yüzyılında, mevcut rol modellerimizi de şeyhlerden, şıhlardan, peygamberlerden seçmekten ziyade, bilim adamlarından, sanatçılardan ya da felsefecilerden seçebiliriz. Bu bilim adamlarından biri de Nikola Tesla’dır. ‘‘Erdemlerimiz ve kusurlarımız birbirinden ayrılmaz, güç ve madde gibi. Onlar ayrıldığında insan bir hiçtir.’’ diyerek, o yapısal bilgeliğe, entelektüel derinliğe ve saf bilime ulaşan Tesla, benim için bir bilim adamı olduğu kadar büyük bir estettir. Ayrıca, Tesla’nın babası da bir papazdır.

Peki , 2017’de hakkında bir sinema filminin yapılacağını öğrendiğimiz, Sırbistan’a gidenlerin akın akın adına açılan müzeyi ziyaret ettiği, ismini araştırdığı Tesla neden bu kadar değer kazanmıştır? Yaşarken türlü çıkmazların içinde debelenen bu bilim adamı, bilgeliği neticesinde yapıyı çözmüştür de, ondan. Ne der: ‘‘Bırakın doğruları gelecek söylesin ve herkesi eserlerine ve başarılarına göre değerlendirsin. Bugün onların olsun; ama uğrunda çok uğraştığım gelecek benimdir.’’

Yukarıdaki ifade ukalaca bir tavırdan çok, acı çeken bir direnişçinin öngörüsüdür, ki aslında varoluşsal düzeyde Musa Akar’ın kehanetine doğru yürüyen kişi Tesla’dır. O yüzden, Edison’un doğru akımı ya da egosal çıkışları tartışılırken, Tesla’nın takıntılarından, çaresizliklerinden, alternatif üretimlerinden, bilimle olan tutkusal, etik ilişkisinden etkilenilir. 21. yüzyıl bilimin yüzyılıysa, bilim adamları içinde bile Einstein, Neil deGrasse Tyson, Michio Kaku, Carl Sagan gibi isimleri ayrıca bir yere ayırırız. Nedeni bu isimlerin aslında bilimin yanında sanatı da önemsemeleri, her bilimsel çıkışlarının evrene dair olan o derin bilgeliği de içermesidir. Neil deGrasse Tyson aynı zamanda dans etmektedir. Kaku, fizik ne kadar ileri giderse gitsin insanın oyun oynama, sanata yönelme hissi körelmeyecektir der. Sagan, hepimiz yıldız tozuyuz ya da Dünya’ya soluk mavi nokta derken, söz sanatlarından yararlanır. ‘‘Eğer ki bir bilim insanı olmasaydım, bir müzisyen olurdum.’’ diyen Albert Einstein keman çalmak konusunda da ustalaşmıştır. Dolayısıyla, duyarlı bir bilim adamının hayata karşı esnememesi, sanatla bire bir ilgilenmese bile onu alımlamaması mümkün değildir. Yine, Rönesans’ın önemli isimlerinden olan ve aslen ressam diye bilinen Leonardo da Vinci bir filozof, bir astronom olarak da bilinir ve tasarladığı sulama aletlerinden astronomiye değin birçok alanda varoluşunu ispat etmiştir. Bir filozof olarak bilinen Arsitoteles, Lesbos adasında biyoloji araştırmaları yapmış, ‘‘bizden daha aşağı düzeydeki hayvanları incelerken çocuksu bir tiksinti duymamalıyız –bütün doğal şeylerin harika bir tarafı vardır.’’ demiştir. Pisagor sayıların evrende oynadığı role değinip, matematik üstüne düşünürken, Demokritos her şeyin, bölünmesi olanaksız, katı parçacıklardan, yani atomlardan oluştuğunu imlemiştir. Peki Tesla’ya dönersek, o neyi imlemiştir?: "Ben elektriğin insan biçimiyim. Aslında siz de bir elektriksiniz, farkında değilsiniz."

Yüzyılımızın özellikle doğa bilimleriyle açıklanabilir olmaya çalıştığını fark etmişsinizdir sanırım. Tarımın ve sanayinin ardından, teknolojinin hayatımıza devrim niteliğinde doğrudan girmesiyle, dünya dışında bir hayat bulunup bulunmadığını da düşünmeye başladık. Yetmedi, ‘‘Star Wars’’, ‘‘Battlestar Galactica’’, ‘‘Black Mirror’’ gibi dizilerle insan-makine ilişkisini, savaşları, güç dengelerini, korkularımızı sorguladık. Bunu yapan kesimin yeni bir nesil olduğunu, ama o nesli temsil edenlerin annelerinin, babalarının hâlâ Müslüman, şu bu olduklarını, hâlâ zengin kız-yoksul erkek, zengin erkek-yoksul kız hikâyelerinin lastik gibi uzadığı dizileri veya futbol maçlarını izlediklerini, cinselliğe, özgürlüğe, bireyliğe karşı istemli ya da istemsiz önyargıları bulunduğunu belirtmeliyiz. Birileri ileri doğru evrilirken, birileri de geriye doğru evriliyor. Geriye doğru evrilenler, kızlı-erkekli oturulmaz, satranç günahtır, müzik dinlemek günahtır, dinimiz birdir, peygamberimiz şunu bunu demiş diye bir de öldürmeyi, tutuklamayı, kafa kesmeyi öne sürdüklerinde, gençlere/ çocuklarına bilinçdışında aynı önyargılı orta sınıf (anneler, babalar) birden cumhuriyet değerleriyle yobazlığa meydan okuyabilmektedirler. Bu yönde, dinlerin işlevi her zaman karanlığı temsil etmek olurken, yarı-eğitimli orta sınıf cumhuriyet değerlerini temsil etmekte, eğitimli gençler ise özgürlüğü, başkaldırıyı, bilimi ve sanatı temsil etmektedir. Bu kuşaklar arası geçiş, bu eksik gedik etkileşim Türkiye’de etkin olduğu gibi, diğer Ortadoğu ülkelerinde daha berbat durumdadır ki, o da, dünyada kadın hareketlerinin bilenmesine, kadınların hırsla siyasete, felsefeye, sanata atılmalarına sebep olmaktadır. Amerika devleti dünya diktatörlüğünün başını çekmekte, bugünün kapital ve kültürel merkezi olarak, her şeyi (bakışımızı, dilimizi, zevklerimizi, bilinçdışımızı) belirlemektedir. Bu belirleyişin hem iyi hem de kötü tarafları vardır. O da insanın arada kalmışlığının sonsuz hikâyesidir. AB ülkeleri ise, hem IŞİD mensuplarına pasaport sağlamakta, hem de raportörleriyle dünyaya barış mesajı vermektedirler. Yani, YAPI ikiyüzlülüğü, güç savaşlarını, madalyonun önünü/arkasını barındıran dikotomikliğin TAM adıdır. Yarın da, dünya dışında yeni distopyalar (ki, bakın distopya da 21. yüzyılda ön plandadır) olacak, ezen-ezilen, efendi-köle, robot-insan vd. çatışmaları süregidecektir. Üstelik, beklediğimiz kıyamet dine ait bir kavramdır ve sanat tarafından da mistik şekilde kullanılmıştır.

Sanatın çağından bağımsız olması düşünülemez, lakin, onun da dereceleri görülmektedir. Misal, dünyada sanat -ki, bunun da tarihsel, kültürel, ekonomik nedenleri vardır- bir yere evrilirken, hatta dijital olan devreye girerken, Türkiye’de sanat daha klasik dönemini bile tam olarak yaşayamamıştır. Artık, bu yapısal gerçekliği kabul ettim, onunla savaşmıyorum. Fakat, bunaltıcı hakikat bende inanılmaz bir gerginlik yaratıyor. Çünkü, kafanız başka çalışırken, yaratıcılığınız en üst noktada tetiklenirken, birden gerçekliğin ortasına, akıp giden dar bir güruhun arasına çırılçıplak düşmüş gibi hissediyorsunuz. ‘‘Dünya İşleri’’, ‘‘Daralan Çember’’ ve ‘‘Bir Millet Nasıl Bir Millet?’’ adlı oyunları yazdığımda, kendimden çok emindim. Hâlâ eminim… Yeni bir şey söyleme, yapılmayanı yapma, kültürel değerleri dönüştürme, çağı yakalama aşamasında bir sorun yaşamasam da, tiyatro çevrelerinin daha bu denli entelektüel olamamaları, piyasayla paralel hareket etmeleri, cesur davranamamaları, kendi kültürleriyle ilerlemeci bağlar kuramamaları, fi tarihinden kalma kafaların gelenekle çevrelenmeleri ve kişisel ilişkilerle işlerin yürütülmesi, insanı bir sanatçı olarak fazlasıyla üzmektedir.

Her gün yeni bir umutla gittiğim oyunların çoğundan hayal kırıklığıyla çıkmam da, neredeyse benim için alışılabilir bir durum haline gelmiştir. Aralık 2016’nın son günlerinde gittiğim ‘‘Tesla’’ adlı oyun da bende aynı hayal kırıklığını yaratmıştır. Birçok yazımda bu ‘‘hayal kırıklığı’’ ifadesini okuyacaksınız sanırım. Yapının aşılamayacağını da kabul ettiğim için, bende oluşan etki eleştiri yazmak, kritik etmek gibi beylik ve boş ifadelerden ziyade, üzüntüdür, beklentilerin boşa çıkmasıdır. 2016’da da, sonrasında da bir şeyin değişmeyeceği bilgeliğini edinmenin ağırlığıdır.

İzmir Büyükşehir Belediyesi desteğiyle, İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde , Tiyatro Us oyuncularından izlediğim ‘‘Tesla’’ oyununa giderken, bu oyunun ortalama şekilde sahneleneceğini biliyordum. Ortalama diyorum, velhasıl sanatla ilgiliyseniz, hele bir de çağı, çağın sanatını takip ediyorsanız, olayın tamamına bakmak, sezgilerinizi keskinleştiriyor. Afişten tiyatro grubuna, oyunun sahneleneceği salondan konusuna kadar nasıl bir atmosfere gireceğinizi az çok tahmin ediyorsunuz. ‘‘Art Academy İzmir’’ sanat kurumundaki oyunculuk öğrencilerim, ‘‘oyun amatördü, hocam’’ dediklerinde, içlerinden birine biliyorum dedim. Biliyordum. Artık, iz sürmeyi öğrenmiştim. Birincisi, ‘‘google'ize olmak’’ dediğim dönemde yaşıyoruz. ‘‘Tiyatro Us’’ yazdığınızda, karşınıza hiçbir bilgi çıkmıyorsa, bu bir ciddiyetsizlik işareti olarak algılanıyor. Hadi diyelim, adında ‘‘us’’ bulunan amatör bir grup ya da bir üniversite topluluğu tiyatrosu olsun bu. Peki ikincisi, belediye, o paraların, o ihalelerin döndüğü, kaliteli eleman kriterini koruması gereken belediye neden ‘‘Tesla’’ adlı oyunun profesyonel olması için emek vermiyor? Cevabını ben vereyim. Çünkü, ülkenizde tiyatrolarınız bile dramaturg kullanmaya yanaşmazlarken, belediye neden estetik zevkleri sağlam bir sanat koordinatörü, neden bir oyuncu koçu, neden nitelikli bir dramaturg, neden profesyonel oyuncular kullansın? Ortalama eserler, ortalama algılar onlara yetiyor işte, ki Türkiye’nin en modern (!) şehri İzmir’den bahsediyoruz. Varın Afyon’u, Kütahya’yı, Niğde’yi vd. ülkenin çoğunluğunu siz düşünün.

Eğer, iyi ve duyarlı bir sanatçıysanız, sanat iliklerinize değin işlediyse, yaşama ait tüm o genel konforları bir tarafa bırakıp, sezgilerinizin peşinden çocuklar gibi gidiyorsunuz. Sorarım size, eğer Tesla’da da o çocuksuluk, o hayal kırıklığı, o cesaret olmasaydı, bu kadar özgün kalabilir miydi? Onca bilim adamı arasından neden Einstein, neden Sagan, neden Nash, neden Tesla? Bunu da derecelendirerek düşünelim. Tutkuyla yüreğinin derinliklerine değin yaşamak başka şeydir, tutkuyu temsille görüntüde harmanlamak başka şey… Sanat da, bilim de temsilin ötesinde sonsuzluğa adanan bir şeydir ki, Tesla şimdi onların olsun, gelecek benimdir diye bu yüzden demiştir.

Tesla benim babamdır. Daha nice babalarımın, nice annelerimin arasında, okuduğum onca kitabın, oturduğum onca kablonun arasında, ben atalarımı din adamlarından, siyasetçilerden, popüler ikonlardan seçemem. Ben bir sanatçıyım, üstelik bunun ulvi mücadelesini taşıyorum. Genco Erkal’ın ‘‘vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan/ ben vatan hainiyim/ Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla/ Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ’’ dediği noktada, onunla ve Hikmet’le aynı anda ağlaşan bir insanım ben…

Onlar… Hikmet, Tesla, Hypatia, Plath, Proust, Meinhof (benim) vd.’(lerim), benim atalarım ve benim annelerim… Yaptıkları işler, yazdıkları şeyler, buluşları, yaşadıkları, yalnızlıkları, katlandıkları ve katlanamadıkları, her şey ama her şey kanımda kavurucu bir heyecanla dolaşıyor. Onlar olmasalardı ölürdüm.

Tesla benim atamdır. O yüzden, o gece bir saat önceden oyunu izlemek için sıraya giren ve çoğunluğu gençlerden oluşan ortam beni umutlandırdı. Gelen çoğunluğun ‘‘Tesla’’ hakkında konuşması, en azından onun adını bilmesi, bilime ve sanata karşı bir ilginin olduğunu gösterdi. Bu, seyirci potansiyeli açısından ayrı bir gururdur. Onun ötesinde, dans kursundan çıkıp gelmiş memurların, kendileri de amatör tiyatro topluluklarında yer alan avukatların, öğretmenlerin olduğu orta yaşlı gruplar da beni heyecanlandırdı. Herkesin sanatçı olamayacağına kanaat getirsem de, birilerinin de sanat alımlayıcısı olabileceğine kanaat getirdim. Hele, sanatın neliği’ni bilmeyen, izlediğinden bir şey anlayamayan, Türkçe’yi düzgün kullanamayan, kendini okuyarak ya da yazarak ifade edemeyen bir kitlenin Türkiye’nin çoğunluğunu kapladığını düşünürsek, o gece orada, en azından Tesla’yı sahnede kurgusal düzlemde görmek için gelen herkesle akraba hissettim kendimi. Geceydi, kar soğuğu gibi kuru bir soğuk vardı, Kültürpark’a girdiğimde, yeşil ışıklarla kaplanmış koca palmiyelerle selamlaştım. Kafamı iyice kaldırdım ve yüzüme yediğim rüzgârla gökyüzüne hayranlıkla baktım. Tanrı ya da Tanrıça, oralardaysan, bana katlanma gücü ver, bana, benim arı yalnızlığıma diyerek sanat merkezine doğru ilerledim. Oyunun ötesinde, dolup taşan salon anlık umudum oldu.

Biliyorum ki, bu ülkede bir Avrupa ülkesinde olduğu gibi  -çünkü, onlarda da sanat din savaşlarının, sömürgelerin, köleliğin, ekonominin, siyasetin eleğinden geçmiştir- babadan oğla bir sanat alımlayıcılığı doğmayacak ya da oranın çiftçisinin bildiği herhangi bir çoksesli batı müziğini Türkiye’deki bir çiftçi asla bilemeyecek. Bu eşitliksiz dünya düzenini kabul ettim. İyinin aslında kötüyü inşa ederek kendisini yükselttiğini gördüm. Yine de, bir avuç direnç için mücadele ediyorum.

Gönül isterdi ki, sahnedeki oyun için de kıpır kıpır şeyler söyleyeyim. Nitekim, Güneş Saraçoğlu tarafından yazılmış oyun çok da kötü değildi, ama üstüne biraz daha kafa yorulması gerekti. Ayrıca, dramaturgun kullanılmaması ciddi kayıp yaratmıştı. (Zaten, her yazımda, çoğu tiyatrocunun neden dramaturg kullanmadığını, hele Türkiye gibi bir ülkede, asla anlayamayacağımı ısrarla, ısrarla belirtiyorum). Saraçoğlu’nu ayrıca oyunda bir girişimci rolünde gördük. Bence, bu da gereksiz bir hamle olmuş. Oyunun temel meselelerinden biri, oyuncuların seslerinin duyulmamasıydı ki, ben önden ikinci sırada oturuyordum. Sonra, birçoğu repliğini karıştırıyordu, heyecanlanıyordu. Ayrıca, rol dağılımında görselliğin gözetilmemesi de diğer temel meselelere katkı sağlıyordu. Mesela, Edison’u canlandıran oyuncu gerçekten iyi bir performans sergiliyordu. Ama, yüz hatları neticesinde Edison’la uzaktan yakından ilgisi yoktu. Oyunun en iyi oyuncularından biri Tesla’ydı. Ama, onun da sürekli ve kontrolsüz bir hareket halinde olduğu, dengesini sağlayamadığı göze çarpıyordu.

Oyunda yabancılaştırma tekniklerinin kullanılması güzeldi de, gazeteci kadınla oturan ve bastonunu  inandırıcı şekilde kullanamayan Tesla’nın onun masasından kalkıp, girişimci Bay West’in masasına aniden oturuvermesinin ritminin ayarlanamaması sahne geçişlerini olumsuz etkiliyordu. Sahne trafiğine dair bir sorun oyunun tamamına sirayet etmişti.

Oyun Tesla’yı gözetleyen polisler, Edison, Edison ve Tesla karşılaşmaları, gazeteci ve Tesla arasındaki görüşme, Tesla’nın girişimcilerle konuşması ekseninde, birkaç zaman ve mekân üzerinden değişerek  gidiyordu. Edison’un alaylı olmasına, egosantrik davranışlarına, kıskançlığına karşın, Tesla’nın eğitimi, heyecanlı halleri, saflığı ve entelektüelliği ana çatışma minvalinde alınmıştı. İki bilim adamı arasındaki çatışma iyi yakalansa da, bu durum oyuna derinlikle yayılamamıştı. Oyun Edison’un karanlık üstüne bir konuşmasıyla açılıyor, polislerden birinin gazeteci kadınla yaptığı işbirliğinin öğrenilmesiyle birlikte, FBI ajanı olan diğer polisin onları öldürmesiyle ve ardından Tesla’nın otel odasından bakmasıyla aniden bitiyordu.

Oyunun en etkili çatışmalarından bir diğeri de, Amerikan hakimiyetinin vurgusuydu. Dünya savaş dönemindeydi; Amerika, Almanya, İngiltere gibi sanayinin ve faşizmin baş aktörleri ana gelişmeleri belirliyorlardı. Edison, kapitalist sistemin istediği, bakır iletkenleri kullanarak doğru akıma katkıda bulunurken, Tesla elektriği daha hızlı iletecek ve maliyeti düşürecek alternatif akımı öne sürüyordu. Fakat, orada Edison’un Tesla’ya söylediği bir cümle, 2017’sine girdiğimiz şu dünya düzenine de atıfta bulunuyordu: ‘‘Amerikan sistemi elektrik sisteminden daha hızlı akar.’’

Oyunda Edison’un doğru akım isteğinden vazgeçmemesinden, bir bilim adamından ziyade bir kapitalist gibi davranmasından (sektörel kimliği de vardır) ve bilim için öldürdüğü hayvanlardan bahsediliyordu. Hatta, Tesla gazeteciye Edison’u anlatırken, onun, ‘‘bilim için öldürülen her hayvan bilimin ispatı için öldürülür.’’ diye düşündüğünü de eklemişti.

Oyunun dekorları Deniz Saraçoğlu tarafından yapılmıştı. Büyük panolara, sokak ve gökyüzü resimleri çizilmişti. Dekorlar işlevsizdi. Gönül isterdi ki, Tesla üstüne gelişen bir oyunda ışık oyunları da yapılsın, projeksiyon, hayalet perde gibi elektriğin de baştan çıkarıcılığını gösteren materyaller kullanılsın. Oyunun bir yerinde Tesla, girişimcinin birine elektriğin nasıl çalıştığını bir perde aracılığıyla gösteriyordu. O da oldukça genel bir ışık görüntüsüydü ve kısa sürüyordu. Tesla’nın damarlarına zerk eden o yoğun elektriği sahnede, sahne teknikleriyle görmek isterdim. Üstelik, sonunda Tesla’nın uğruna çok şeyi ittiği, o elektriğin varoluşsal yansımasını onun kendi bedeni üstünde de estetik hilelerle birlikte görmek isterdim. Biz tam da buna, bu tekniklere kafa yorulmasına, bu dramaturjik açımlamalara çarpıcı tiyatro diyoruz.

Genelde, gerçekte yaşamış insanların üstüne yazılmış oyunların sonlarının sanatsal süzgeçten geçirilerek, daha çarpıcı şekilde bitmesini de arzu edersiniz. Her şeyi geçtim, ülke geriye doğru giderken ve algılar bulanıklaşırken, belediyenin böylesi bir oyuna profesyonel destek vermemesi ya da oyunun yazarının/yönetmeninin bu niyeti harekete geçirememesi kabullenilir bir şey değildir. Keşke, elektrik mühendisleri odaları, keşke kimi elektrik şirketleri, keşke kimi özel üniversitelerin fen bilimi enstitüleri, keşke kimi dernekler devreye girselerdi de, keşke belediye profesyonel sanat danışmanlarıyla çalışsaydı da, ‘‘Tesla’’, o büyük bilim adamı Tesla, o bilimi ölümüne değin hissetmiş Tesla, o entelektüel ve estet Tesla, o dünyanın çilesini çekmiş ve varlığını insanlığa adamış Tesla sahnede boyut kazanabilseydi. Tesla, benim babamdı çünkü. Çok çok üzgünüm…

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri