14
Ağustos

'Tarih Gününde Dertlenmiş Kimseleri Yazar'

14 Ağustos 2013 Yazar: Aykırı Akademi

Görüşme: Onur Behramoğlu

Yazılarında sıkça andığın Sartre'ın 'entellektüel' tanımıyla başlayalım sohbetimize: "Toplumun orta yerinde, ön cephede diklenen, adaletin peşine sağlam bir ahlakla düşen kişi." Bugünün dünyasında özseverlik dışında kaygılarla yazan, hareket eden entelektüel görüyor musun? Toplumsal düzenin daha iyiye evrilmesi için çerçevesinde neye yarıyor yazılanlar, yapılanlar? Yoksa bir tür görünme, onaylanma, takdir edilme arzusu mu egemen?

Kişi toplumsal yaşama katkı yapmak, faydalı olmak için yazabilir. Ama bu zorunlu değildir. Söz gelimi, toplumcu Leyla Erbil'in yapıtı kaç kişiye ulaşmıştır? Bu yolla nasıl faydalı olur? Bu soru doğru değildir aslında. Aynı Leyla Erbil kadın hareketine öncü, grevci işçiye yoldaş olmuştur.

Esas ikinci romanla başlar yazarlık

"Her yazar daima kendini yazar" diyorsun. Levinas'ın bir sözü de geliyor şimdi aklıma: "Düşünüyorum, öyleyse varım cümlesinde 'varım'ın 'ben'i ile 'düşünüyorum'un 'ben'i aynı 'ben' değildir." Sen kaç kişisin?

Yazgıcılar romanımın başkişisinin adı EA'dır. Yani benim adımın-soyadımın baş harfleri. Doğal olarak pek çok kimse 'Bu sen misin?' diye sordu. Doğal diyorum ama tuhaf elbette. Onlara verdiğim yanıt doğrudur; "İnsan her romanda kendini yazar ve sla hiçbir zaman kendini yazmaz." Kurmacanın sahiciliği çoğu zaman gerçeğin kendinden daha tesirlidir.

Bir yana "Benim dostluklarla yitirecek vaktim yok" diyen Proust gibi, içe dönük Kafka gibi yazarları, diğer yana - bir çeşit peygamber tutumunda olan - Hugo, Sartre gibileri koyuyorsun. Tahsin Yücel'in 'yazar' tanımını paylaşıyorsun: "Herkesin, herşeyin karşısında diz çökmeden, ayakta yazan kişi."

Doğrusu ben içinde bulunduğum toplumun, geniş anlamda dünyanın dışında durmayı beceren bir kimse değilim. Sözünü esirgemeyen, kimi zaman kavgaya giren biriyim. Ancak yaratı sürecinde bu kimlik ne önem taşır, ne gereklidir. Toplumu derinlemesine duyumsamak için kimi zaman mesafe gerekir. Hatta kişinin kendi bildiklerine, eylemine bile uzaktan bakması elzemdir.

Ustanı dinlemeyip kırkından önce romanlar yazdın. "Ustalaşmak salt okumakla değil, yaşamakla, yazmakla olanaklıdır" mı diyorsun?

Ustam Feridun Benden, büyük birikim gerektiren bir iş olarak romancılığın acemice yapıldığında kötü sonuçlar vereceğini; tatsız tuzsuz yapıtların, yazarın o beceriksiz hallerinin, geleceğini çalacağını söylerdi.Kuramsal olarak hak veririm. Ancak her kişi için zaman farklı akar. Önemli olan sürekliliği sağlamakla işçiliğin önemini bilmek! İlk roman bir biçimde yazılır. Bir iç döküş olarak mesela. Başarı da getirebilir. Esas ikinci romanla başlar yazarlık!

"Nasıl Yazar Olunur?" didaktik bir kitap ismi gibi duruyor. Oysa kitapta aynı başlıklı yazı, "Yazar Nasıl Olunur ki?..." kederli sorusuyla kapanıyor. Tıpkı, "Edebiyat Ölmelidir!" buyurgan isminin de aslında sonsuz kederli oluşu gibi. Bunca konuşma, bunca yazı, roman... Hep kederden mi?

Kederli olmayan yazar var mıdır? Dertsiz, tasasız yaşayan kimseler çağındayız. Belki her zaman böyleydi ama tarih, gününde dertlenmiş kimseleri yazar. Yazar kimdir, nasıl olunur, hangi itki ve arzu kişiyi bu yola iter? Bunlar hem içten gelen sahici sorular, hem de tüm yazarların sonu gelmeyen ortak soruları! Bunların yanıtını arar dururken yeni sorular edindim. Ayrıca Kişisel Gelişim Kitapları gevezeliğine ironik göndermedir bu isimler.

'Kişi niçin okur?' sormalıyız bunu...

Çok önemli bir yapıt bırakmak mı, Orhan Veli gibi, Boris Van gibi çok önemli bir figür olmak mı?

Yazar kişinin yapıtının önüne geçtiği, hatta kendinin bir yapıt gibi algılandığı durumlar sıkça olur. Bırakın görünür olmayı, derin bir utangaçlık içinde sızlanan Kafka şimdi bir yandan edebiyat kahramanı, öte yandan turistik imge! Burada tercih yapmak yaratıcının sorunu değidir.

Bizde, genç şairin-yazarın niteliklisinin fark edilmesinin güçlüğü bir yana, çoksatar ve ünlü olmadıkça, şair-yazarlarımızın kitaplarını kitapçılarda bulmak neredeyse olanaksız. Karamsarlıktan çıkmak için neler yapılmalı?

Topluma büyük ustaları anımsatmak, ilgi çeken yeni yapıtları duyurmak için tüm olanaklarımı kullanıyorum. Bunu her birimiz kendi alanımızda bıkmadan, usanmadan yapmalıyız. Düşünsel-sanatsal kökü anımsatmalı, yeni ve nitelikli yapıtlardan söz açmalıyız. Yeni medya ve iletişim olanakları var ama bence en önemlisi yüz yüze ilişki. Okullarda bir şair görünce heyecanlanan gençler var hala. Tanığım buna!

Sadece denemelerinde değil, romanlarında da roman üzerine düşünen bir yazarsın (Her iyi sanatçının her iyi yapıtta sanatı üzerine düşünmesi gibi) Bu düşünceler, aydınlanmacı yanının ürünleri mi?

Roman türü hangi gereksinimi karşılar? Tuhaf ama mutlaka sorulması gerekir bir soru. Hem okur için, hem yazar için sorulmalı üstelik. Daha genişletmek mümkün: Okumak hangi gerekçeden doğmuştur biliriz de, bilgi edinme dışında kişi niçin okur? Sormalıyız bunun. Şiir ve şair başlı başına bir sorunsal... Bunların izini sürüyor, yaşamsal gerekçeleri olduğunu biliyorum. Yanıt bulamasam bile, yeni ve iyi sorular ediniyorum.

Sürekli göz önünde olmak, neleri ne kadar göstermekten kaçındığının göz ardı edilmesine yol açıyor. Bilmediklerinden, öğrenmek istediklerinden söz eder misin biraz da?

Klasik müziğin olanakları ve kurgusu benim için heyecan verici. Orkestra şeflerini izliyorum kimi zaman, canlı ya da iyi kayıtlardan. Bestecileri anlamaya çabalıyor, bir çalgıyla çalgıcı arasındaki ilişkinin büyüsüne, gizine kapılıyorum. Artık orta yaşlıyım. Bilgiden öte hayatı ve elbette ölümü anlamaya dair daha çok çaba gösteriyorum.

Ün neye yarar?

Ün bir sonuçtur.Neye yarar bilemem. Ama kişi eğer bu uğurda yaşar, üretirse sonucu çok ağır ve incitici olur. Kayıp gider. Hak edilmiş ün, kişinin doğal parçası haline gelir. Ünlü olduğunu bilerek yaşamak can sıkıcıdır. Yaşamı şan, şöhret üzerinden kurmak aptallara mahsus bir tutumdur.

Yazı, ilaç değildir...

Yüzlerce 'kanaat önderi'nin gazetelerden-ekrandan aralıksız kirlettiği zihinleri yazıyla temizlemek olanaklı mı?

Yazının herkese ilaç olmak gibi bir işlevi, görevi yoktur. Daha doğrusu hangi yazı? Ben köşe yazısı okuyan biri değilim. Sıkılıyorum. Bu sadece yazan kişinin yetenek ve bilgi yoksunu olmasından değil, gündemin sıkıcı ve tekrardan oluşmasından kaynaklanıyor. Hayatımı bu kimselerin çalmasına olabildiğince izin vermek istemem.

Alıntıladığın cümlelerden biri: "Özel galerilerle müzeler kapılarını tam da işçilerin işliklerinden ya da fabrikalarından çıkma saatlerinde kaparlar." Kitapların kapıları herkese açık gibi görünür ama... Öyle midir sahiden?

O cümlede haklılık payı var elbette. Bir işçinin, ki şu an beyaz yakalı işçiler çağındayız, tüm bu olanaklardan faydalanması çok nedenden ötürü zor. Ama ben kitaba ulaşmanın değil, artık sahici ve sırlarını açan kitaba ulaşmanın güç olduğunu düşünüyorum. Çer çöp okuyup ya da gerici yayınların peşine düşüp bir bilgi, görgü, haz edindiğini sanacağına bir kimse hiç okumasa, denize baksa daha iyi!

İnsan ruhu vizöre sığmaz...

"Kütürel şizofreni" diyorsun. Nedir kültürel şizpfreni? Nedir "insan ruhuna uygulanan planlı şiddet", "liberal birey denen makine"?

Pek çok uyarıcının yaşamımızı etkilediği, bu karmaşa içinde tercih yapmanın hayli güç olduğu bir çağı yaşıyoruz. İnsanın hızı tüm bu uyarıcılara ve bilgiye yetme olanağından uzak. Üstelik gerekli de değil! Farklı gerekçelerle önümüze konan, dayatılan birçok reçete var. Liberal birey kötü bir makine, doğru! Sürekli eksiklik duygusu veren, yarışma motivasyonu doğuran bir çağın bireyi böyle. Tatlı bir söyleşiye, soluklu bir okumaya ve çevrede olan biteni, ayrıntıyı fark etmeye kimsenin zamanı yok. Şizofreni için gerekli ortam oluşmuş durumda işte!

"Sinema ve televizyonun doldurduğu alanı hemen terk etmelidir roman. Sinema ne yaparsa yapsın romanın gücüyle yarışamaz. İnsan ruhuna yapılan kazıda roman daima önde olacaktır." diyorsun. Sinemaya da romana da tutkun birisi olarak, "Kamera, mikroskop gibi, teleskop gibi bir mantıkla, göremediğimiz birşeyleri görebilmemiz için yapılmıştır. Onun her hareketi etik bir meseledir." diyen Godard'dan yanayım ben.

sinema, eğlence endüstrisinin uzantısı. Üstelik aygıta bağımlı yapılan bir iş/eylem. Elbette eğlence dünyasında nitelikli yapıtlar da söz konusu. Ama sanat olma sürecini tamamlamış mı? Emin değilim. Türlü açmazları var. Sinemaya karşı biri değilim. Olsam da anlamı yok zaten. Sadece sinemanın kutsanmasına, kolaycılığa karşıyım. Şiiri, felsefeyi, tüm sanatları gölgeliyor. Kolay ulaşılır olması, hızlı akıp gitmesi, esasen iz bırakmadığı için hemen yenisine yer açması türü sorunları var. Günün birinde sinema da yapabilirim. Böyle bir niyetim yok ama, büyük konuşmamayım diye söylüyorum. Bu, yukarıda işaret ettiklerimin ışığında olur. Onları bilerek ve hesaba katarak... İnsan ruhu vizöre sığmaz!

Ahmet Cemal, 'Lanetlenmiş Ağustosböcekleri'nde söyle der: "Bugün Batı'nın - tamamen Türkiye'deki gericiler yüzünden - ülkemize layık gördüğü 'ılımlı İslam' nitelendirmesi herhangi bir Batı ülkesi için 'ılımlı Hristiyan' tarzında dile getirilse, o ülkede ancak şaşkınlık ve öfke uyandırabilir; çünkü o ülkelerde Hristiyanlık ne ılımlıdır, ne de serttir; sadece akıl gereği artık nasıl olması gerekiyorsa öyledir, ya da nerede olması gerekiyorsa oradadır." Sen de "Akıl çağı, gerçekten aklın çağı olmayı başaramadığı için şiddeti körükledi" diyorsun. İnancın egemenliğinde akılcılığın gerisindeki bir kültürel iklimde, romanın işlevi nedir?

Gericilik yaygın bir hastalık! Nereden çıkıp geleceği belli olmayan ve hatta kimin ne zaman tutulacağının bilinemeyeceği bir tuhaf hastalık! İnsanın inanç gereksinimi olabilir, ancak bunu gözüne mil çekilmiş biçimde etrafa bakmaktan vazgeçerek herkese dayatması ürkütücü olur. İnançlı kimse gerici midir? Zor soru. İnanç sahibi büyük yaratıcılar var ve her yapıtı ileri götürmüş insanlığı bu kişilerin. Demek insanın inanç gereksinimiyle yaratı arasındaki karmaşık ilişki de bir soru daha çıkarıyor önümüze. Böyle bir ortamda çocukça yazılmış kitaplara roman denmesi üzücü mü, gülünç mü karar veremedim. Ama etrafı pis koku sarmış işte.

Şiir tutkunusun. Lakin, özel sohbetlerimizden de biliyorum, bu çağda şiirin ancak roman içinde işlevi olabileceğini düşünüyorsun. Katılmıyorum bu düşüncene.Hermann Broch'un 'Vergilius'un Ölümü' gibi, neredeyse beş yüz sayfalık 'düzyazı lirik şiir'ler yazabildi örneğin. Şiir, ilk insanın çıkardığı o benzersiz ilk sesler gibi, çığlık gibi, devrimci bir güçle dolu bir masumiyet kaynağı. Romancı dere kıyısında oturmuş her şeyi izlerken, dere içinden geçiyor şairin. Yazının geleceği, bana kalırsa, çok kısa-yoğun metinlerde. Şiire yaklaşmakta.

Seninle o tartışmayı 'Şiir kitapları neden satmıyor?' sorusu üzerinden yapmıştık. Ben de farklı disiplinler içinde, hatta yaşamın farklı alanlarında şiirin varlığını sürdürdüğünü söylemiştim. Umutvar biçimde. Elbette yazının insan yaşamındaki yeri ve yoğunluğu tartışılır halde. Kısa ve yoğun metinler, şiire yaklaşanlar bugünlerde daha tercih edilir olabilir. ama insanlık bir gün fiş çekilip baştan başlamaya karar verirse soluklu metinlere gereksinim duyabilir yeniden. Ayrıca kim demiş bir dizenin kolay algılanıp, sindirildiğini! Bin sayfadan etkili dizeleri biliyoruz...

Adalet Ağaoğlu, senin için, “korkmadan değiştiren, çarpışan, kavgalara giren, devrimlerin içinde olmayı yeğleyen bir yazaré idi. İktidar karşısındaki tavrını gördükten sonra, “Evdeki tüm kitaplarını, imzalı olanlar dahil bir sahafa verdim” dedin. Heyecanla, yoğun duygularla hareket edip yanılmış olmanı, dürüstlükle de paylaşarak, ‘Tanrı yazar’ anlayışına karşı, hatalarıyla herkes gibi bir insan olan yazarı getiriyorsun önümüze. Sen de mutlak doğruları değil arayışları, sorgulamaları, bazen geri çekilip bazen ileri atılışları bulacak okurun güveninin sarsılmasından korkmuyor musun?

Eğer bir yazar kendinden vazgeçiyorsa, bir okur da bu hakkı kullanabilir.

 

Sol Kitap, 14 Ağustos 2013 Çarşamba

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri