27
Aralık

“Sadık Bey” kaybedenin romanı…

27 Aralık 2016 Yazar: Reyhan Karaarslan | Köşe adı:
Tüm Yazılar

“Sadık Bey” kaybedenin romanı… Hayallerin, sevginin, değerlerin, doğru bilinen her şeyin kaybedildiği bugünümüzün romanı…

 

AYKIRI AKADEMİ - Reyhan Karaarslan

Bir söyleşisinde Pınar Kür, “İnsan ne zaman geçmişe dönüp bakar? ” sorusuna şöyle cevap veriyor: “ Bence geçmiş ile şimdiyi iç içe yaşarız. Göreceli, karmaşık bir kavram zaman… Bir çocukluk anısını gözlerinizin önünde canlandırdığınızda o eski yaşantı gerçekten canlanır. Yerinizden hiç kıpırdamadan onlarca yıl öncesini olduğu gibi yaşarsınız; aynı heyecan, aynı sevinçle. Eski bir aşkı da daha yepyeniymiş gibi mutlulukla anarsınız. Ne zaman ki kitap düşer yere, şimdiye dönersiniz… Pişmanlık vaktidir.”

Pınar Kür’ün on yıl aradan sonra yazdığı romanı “Sadık Bey” benim için “yere düşen kitap”. Bendeki uyanma hali, onun söyleşisinde belirttiği gibi geçmişin güzel anılarından ayrılmamı değil, içinde dönüp durduğumuz çarkın, bizde kaybettirdiklerini bir kez daha görmemi sağladı.

Çoğu zaman içinde yer aldığımız şeyi fark edemiyoruz. Biz o şeyin içinde ne kadar yer kaplıyoruz, o şey aslında ne kadar büyük? Bilemiyoruz. Birinin ya da bir şeyin bizi elimizden tutup bulunduğumuz yerden yukarıya doğru çekip, aşağıda olanları izlettirmesi gerekiyor. İşte “Sadık Bey” tam da bunu yaptırıyor, değişen dünyada kaybettiklerimizi izlettiriyor.

Farklı sınıflara ait olan iki çocukluk arkadaşının dostluklarının zamanla çıkar ilişkisine dönüşünü okuruz “Sadık Bey” de. Üniversite yıllarında aynı kıza duyulan aşkın yıllar sonra alınan intikamına, güç ve para için insani tüm değerlerin zamanla nasıl yok olduğuna şahit oluruz.

Kahramanımız Sadık Bey ellili yaşlarında, çocukluk arkadaşı olan Ertuğrul’un yanında muhasebe müdürü olarak çalışan, boşanmış, tek çocuğu olan yalnız bir adamdır. Bu tanıma göre aslında etrafımızda gördüğümüz pek çok kişiden farklı değildir. Camlarla çevrili ofisinden çıkıp, okul yıllarından beri gittiği meyhanenin yolunu tutan ve meyhanenin kapısından tanıdık birinin girmesini bekleyecek kadar yalnız bir adam…

“Geçmişinden gururu, geleceğinde umudu olmayan bir adam tek başına rakı masasında otururken hangi şarkıdan medet umar?”

Bir insan ne zaman geçmişi özler? Bana göre gelecekten umudunu kestiğinde, bugününden ise mutlu olmadığında. Sadık Bey de akvaryumdaki balık misali yaşadığı camla kaplı ofisinde, sabahtan akşama kadar ondan istenilenleri/ beklenenleri yapıp, paranın peşinde koşuyordu.  Geçmişte şiirler yazan, âşık, romantik genç artık yoktu. Onun yerine ellisini geçmiş, parası olan, yalnız, sevgisiz ve mutsuz bir adam vardı.

“Bir insan aynı kadını, aynı aşkı, aynı amacı… İki kez kaybedebilir miydi?

Bir insan aynı ölümcül salaklığı iki kez yapabilir miydi?”

Şair ve oyuncu olup, Paris’te sevdiği kadın ile birlikte yaşama hayallerini geçmişinde bırakmıştı Sadık Bey. O, vazgeçtiği tüm hayallerinin faturasını ilk aşkı Semiramis’e keserken asıl neden ise korkaklığıydı. Kendi ayakları üzerinde durup, bilmediği bir şehirde, özgürce yaşamaya cesaret edemediğinden, arkadaşının kanatları altında korunaklı bir hayatı tercih etmişti. Vazgeçilen hayallerin ve özgürlüğün bedeli, paranın ve gücün esiri olunarak, sevgisiz ve yalnız bir hayat ile ödenmişti. Mutsuz bir evlilik yapmış, Semiramis’den sonra hiçbir kadınla uzun süreli bir ilişki yaşayamamıştı. Kendi çocuğunu bile sevmiyordu. Belki de sevdiği kadından olmayan bir çocuk ona göre sevilmeyi hak etmiyordu.

 “Hiç bu kadar erkek ağırlıklı görmemişti burayı. Yoksa o gelmeyeli “aile salonu” ayrımı mı yapılmaya başlamıştı? Yok canım olur mu öyle şey? Ama neler neler oluyordu son zamanlarda, daha geçen yaz kaldırım masalarını kaldırmamışlar mıydı? İçini çekip bakışlarını kapıya dikti birini beklercesine. Memleketin geldiği halleri düşünmek, kendi geldiği halleri düşünmek kadar boğucuydu.”

Romanda yeni Türkiye’nin değişen yüzüyle birlikte iş hayatının çirkin yüzünü de anlatıyor Pınar Kür. Kadınların cinsel bir obje olarak görüldüğü, insanların sadece kâğıt üzerinde yazılı isimlerden ibaret olduğu ve yeri geldiğinde bu isimlerin üzerinin kolaylıkla karalandığı bir dünya… İş dünyası. Şirketin varlığını esas alıp, insanların/çalışanların varlığının zamanı geldiğinde yok sayıldığı bir dünya. İçindeyken, dönen çarkın dişlilerinden biriyken, fark edilemeyen gerçekleri görüyoruz “Sadık Bey”de. Para her şeyi değiştiriyor, bozuyor, yok ediyor. Acı olan ise tüm bunlar fark edildiğinde bir türlü geriye dönüş olmuyor. Sen artık yola ilk çıkan, o masum, temiz insan olmuyorsun. Kapalı kaldığın o akvaryumun içinde gözün yukarıda ya atılacak olan yemi bekliyorsun ya da cama vurup seninle ilgilenecek olan birilerini.

“O sözcük senin hayat hikâyen… Ne çok intikam hikâyesini bağrına bastın be Sadık!”

“Sadık Bey” gücün ve paranın insani değerlerimizi yok etmesinin yanında, “intikam” duygusunun nasıl yıllarca “dostluk” kavramının ardına saklanabildiğini de gösteriyor. Aynı kadına âşık iki erkekten, sevdiği kadını arkadaşı Sadık’a kaptıran Ertuğrul’un, yıllar sonra gelen intikamı… Bazı şeyler unutulmuyor, aşktaki yenilgi ise bunun en başında geliyor. Doğduğu andan beri hayatta kazanan taraf olan Ertuğrul’un tek yenilgisini aşk karşısında almış olması intikam duygusunu daha da büyütüyor, sonunda intikam dostluğa galip geliyor.

“Sadık Bey” kaybedenin romanı… Hayallerin, sevginin, değerlerin, doğru bilinen her şeyin kaybedildiği bugünümüzün romanı… Sadık Bey’i, geçmişinde kaybettikleri ile yüzleştirip, onu yeni hatalar yapmaması için sürekli uyarmaya çalışan ise bir gölge gibi peşinde olan gizemli bir genç adam. Roman boyunca bu genç adamın kim olduğunu merak ediyorsunuz. Oysa bu genç adam Sadık Bey’in bir türlü dinlemediği iç sesiydi. Peşinden gitmediği hayalleriydi. Belki de yıllar önce vazgeçtiği o romantik, “şayir” gençti.

“Keşke peşimi hiç bırakmasaydın.”

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri