24
Aralık

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairin ardından... Yeryüzü vatanım...

24 Aralık 2016 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

 

AYKIRI AKADEMİ - Orhan Gökdemir

Öfkeli bir şair, yenilikçi bir öğretmen, tutkulu bir yayıncı. Devrimci, idealist bir düşünce adamı. Osmanlı devrinin Nazım Hikmet’i…

Savaş bahane edilip Meclis kapatılınca öfkeyle şunları yazdı:

Bir devr-i şeamet, yine çiğnendi yeminler;

Çiğnendi, yazık, milletin ümmid-i bülendi!

Kanun diye topraklara sürtündü cebinler;

Kanun diye, kanun diye kanun tepelendi...

Bihude figanlar yine, bihude eninler.

Padişaha, İttihat ve Terakki’ye, tutucu okuryazar tayfasına, gericiye, mala mülke eyvallahı olmayan bir adam Fikret. 1822’deki Yunan ayaklanmasında öksüz kalmış Rum Refia Hanımın oğlu. Hac yolunda öldü Refia Hanım. Fikret küçük yaşta öksüz kaldı. Babası jurnal sebebiyle Arabistan sürgünüydü, orada öldü. Tam Osmanlı tarzı bir yaşam yani. Sonra, sislere karışıp yitip giden Haluk’un babası…

Edebiyat-ı Cedidenin kurucusu. Hayatı boyunca inziva hayali kurmuş bir adamın bu kadar işin içinde olması şaşırtıcı öte yandan. Alıp başını gidemediyse şehrine, ülkesine derin bağlılığından. Yeni Zelenda, Manisa derken, olmayınca varı yoğu satıp Aşiyan sırtlarına yerleşmesinin sebebi de bu. Şehrin kıyısında ücra bir köşedir Aşiyan. Fikret’in sığınağıdır. Haluk’la, karısıyla İstanbul’dan kaçıp sığındığı bir “yuva”dır artık kendi elleriyle yaptığı o ahşap ev.

20. yüzyılı selamlar Rubab-ı Şikeste ile. Ama umduğu gibi gelişmez hiçbir şey. Ölümler, sürgünler, umutsuzluklar. Hayatı kırık bir saza dönüşecek, yeni yüzyıl bir sis gibi çökecektir üzerine. “Sis”in habercisidir bunlar.

“Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;

Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!”

İstanbul’a böyle seslenecektir Aşiyan sırtlarından. Sanki bu tepeden İstanbul’a bakınca aşağıda ne varsa silikleşmekte, anlamını yitirmektedir. Millet, din, tarih, kahramanlık, devlet, ordu hiçbir şey göründüğü gibi değildir. "Tarih-i Kadîm" anlamına yitiren din ve içi boşaltılmış tarihe, "Lahza-i Teahhur"' 1905'te II. Abdülhamid'e suikast düzenleyen ama başaramayan Ermenilere sitemdir.

“Bir gerçek var, tek bir gerçek:

Eli kolu bağlayan zincir.

Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.

Hak güçlünün, kötünün yanı.

Uzun lafın kısası:

Ezmeyen ezilir!

Nerde bir şeref var, iğreti.

Nerde bir mutluluk var, yama.

Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.

Din şehit ister, gökyüzü kurban.

Her yanda durmadan kan akacak,

durmadan her yanda kan!”

Tam umudunu yitirmişken, ansızın, bütün sisi ve karamsarlığı dağıtarak gelmişti hürriyet. İstanbul’da, Selanik’te sokaklar “hürriyet” nidalarıyla inliyordu. Sultan alaşağı edilmişti nihayet. Fikret’in Gezi’siydi bu.

Meşrutiyet'in ilanı, Fikret'in inzivadan çıkmasını sağladı. İttihat ve Terakki yönetiminin isteği üzerine "Millet Şarkısı"nı yazdı. O marş elden ele, dilden dile dolaştı. "Rücu"yu yazdı sonra, İstanbul'a savurduğu bütün lanetleri geri aldı. Hürriyet, şehrin üzerindeki ölü toprağını süpürüp atmıştı. "Rücu"yu "Sis" ile bir arada Tanin'in ilk sayfasında yayımladı. Geri dönüşünü herkes görsün, bilsin istiyordu. Tanin, İttihat ve Terakki'nin yayın organı haline getirilmek istenince gazeteden ayrıldı. Ama umut vardı artık sokaklarda. İnzivaya son verip Mekteb-i Sultaniye döndü. Şimdi üretme, yazma, hayata yeniden tutunma zamanıydı.

Ama uyumsuz ve uygunsuz bir adamdı Fikret. Toplantı salonunu mescidin üzerine yaptırmıştı ki affedilir gibi değildi. Gericilik homurdanıyordu. 31 Mart gerici ayaklanması başlayınca, gericilerin okulu yıkacakları haberini aldı. "Sultani'yi yıkmak için önce beni yıkmak lazımdır" dedi, okulun önüne dikildi. Ama hürriyet kısa sürede karşıtına dönüştü. Artık İttihatçılara da muhalifti. Aşiyan’a döndü, kabuğuna çekildi. "Haluk’un Defteri"’nde artık tek umut gençlikti.

Ama burada da umduğu gibi olmadı hiçbir şey. Haluk bambaşka bir yol tutturmuştu. Bir sis içinde kaybolup gitti. Ama babaydı, acılıydı. Bu yolu ve oğlunu elinden alan bu sisi anlamaktan kaçınamazdı. “Haluk’un İnancı” işte bu çatışmadan doğdu…

“Bir yaratıcı güç var, ulu ve akpak,

kutsal ve yüce, ona vicdanla inandım.

Yeryüzü vatanim, insan soyu milletimdir benim,

ancak böyle düşünenin insan olacağına inandım.

Şeytan da biziz cin de, ne şeytan ne melek var;

dünya dönecek cennete insanla, inandım.

Aklin, o büyük sihirbazın hüneri önünde

yok olacak, gerçek dışı ne varsa, inandım.”

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairdir Fikret. Duruşuyla, fikriyle, şiiriyle, felsefesiyle gelmekte olanın habercisidir.

 


 

"İçinden Deniz Geçer Çünkü Tufan Artığıdır..."

“Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis, git gide büyüyen bir ak karanlık,

Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş, kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,

o tozlu, korkunç yığına bakan göz, şaşırır titrer, ilerisine gidemez.

Ama sen hak ettin bu karanlık, kalın örtüyü,

bu örtü tıpa tıp sana uydu, ey karanlık toprak,

ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,

döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!”

Fikret, güzellik sembolü olan şehri işte böyle anlatır “Sis” şiirinde. İmparatorluk çökmekte, başkent o çöküntünün tozu dumanı altında boğulmaktadır. Kirlenmiştir artık şehir. Acı olan, şehrin bu karanlık ve kalın örtüyü hak etmiş olmasıdır. Nitekim şehir bu sisi dağıtamamanın bedelini işgalcilerin çizmeleri altında ezilerek ödeyecektir.

(Yazının tamamını okumak için TIKLAYINIZ)

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri