21
Aralık

Yoldan Çıkmış Simalar: Murat Beşer müziğin sahne arkasındaki kahramanlarını bu kitapta buluşturdu

21 Aralık 2016 Yazar: Serdar Nâzım Yüce | Köşe adı: CEZA SAHASI
Tüm Yazılar

 

Camianın içinden gelen bir müzik yazarı Murat Beşer. Türkiye’nin en iddialı plak toplayıcılarından. Esen rock rüzgarının ortalığı yıktığı dönemlerin, Akmar’ın, o günlerin Beyoğlu’sunun canlı şahidi. Yıllardır soL Haber Portalı ve Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere birçok yayında müzik yazıları yazan Murat Beşer’in görüp de anlattığı insân hikayeleri artık bir kitapta ölümsüzleşti.

Melodi Adnan’ından Parkinson Şeref’ine, Roker Hakan’ından Remix İhsan’ına; Türkiye’de rock kültürünün sahne gerisindeki kahramanlarını yazdı Murat Beşer. Kendi deyimiyle, bu kahramanlar sahnedeki müzisyenden daha çok insanları bu kültürle tanıştırdı, “Rock sevdalısı” yaptı.

Geçtiğimiz günlerde Remix İhsan ve Murat Beşer’le Kadıköy Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde oturup söyleştik. Hiç yetişemediğim, sadece canlı tanıklarından dinleme imkânı bulduğum zamanlara ilişkin sorularımı yönelttim. Kitapta adı geçen ama bundan henüz haberi olamamış çok değerli Parkinson Şeref ağabeye haberi uçurma görevini yerine getirdiğimi ilettim. Murat Beşer de yanımdaki “Yoldan Çıkmış Simalar“ kitabına “Burada anlatılan biraz da senin hikâyen…” diye yazıverdi.

Tanıdık isimlerden, plaklardan, eski Beyoğlu’ndan, eski Kadıköy’den konuştuk. Laf Akmar’a, Akmar’da gencinin yaşlısının sığınağı olmuş Villa Cafe’ye geldi. Akmar’dan söz edip de Apaçi Ayhan’dan bahsetmeden olur mu hiç! Remix ve Murat abiler Ayhan Çetiner’in yanından geliyorlardı, “rahatsız” demişlerdi. Röportajı tamamladığım sırada Apaçi Ayhan’ın ölüm haberi geldi. Apaçi uzun süredir mücadele ettiği kanser belasına yenik düşmüştü. Murat Beşer’den rica ettim, röportajın sonuna ek yaptık. “Hayatında tanıdığı ilk uzun saçlı adam”ı; Apaçi Ayhan’ı anmazsak bu röportaj tamam olmazdı…

Murat Beşer’in “Yoldan Çıkmış Simalar”ı bir süre önce İletişim Yayınları tarafından yayınlandı. Çok kısa sürede ikinci baskısını yapan kitapta Murat Beşer, birbiriyle hiç geçinemeseler de, çok farklı kültür ve sosyoekonomik yapılardan gelseler de aile olduğunun farkında olan insanların hayatını anlatıyor. Aptülika’nın çizimleriyle ayrı bir güzellik kattığı kitap, Türkiye’nin yakın geçmişine dair pek yapılmamış bir sözlü tarih çalışması olma özelliği taşıyor.

 

AYKIRI AKADEMİ – SÖYLEŞİ: Serdar Nâzım Yüce

Kitabın ismi üzerinden direkt konunun özüne dalalım. Neden bu simalar yoldan çıkmış? Yoldan çıkma ya da çıkmama kıstasları neler?

Bir kısmı takım elbise giymekten, kravat takmaktan, 9-6 çalışmaktan nefret etmiş, bir kısmı da arabeskten ya da fantezi poptan. Kitaptaki simaları tek tek ele aldığımızda, hepsinin yoldan çıkma ya da çıkmama kriterleri farklı olabiliyor. Çünkü bunların hepsi bir potada eritilebilecek insanlar değil. Birtakım ortak özellikleri olmasına rağmen hepsinin birbirinden çok uzak diye tarif edilebilecek özellikleri de var. Bunların tamamı siyasi bilinç sahibi, tamamı örgütlü mücadeleye girmiş, tamamı bilinçli bir muhalefete yönelmiş ya da içinde yaşadığı toplumun eleştirisini sınıfsal bilinç seviyesine çıkarmış tipler değiller. İçlerinde bu saydığımız kriterlere sahip isimler olmasına rağmen aslında birçoğu da bizim lümpen ve boşta gezen olarak tanımladığımız, düzene bir şekilde tutunamamış, çarkların arasına girememiş insanlar. Bunların arasında girmeyi reddedenler olduğu gibi, girememiş olanların da olduğunu görürüz. O yüzden de bunların ne kadar yoldan çıktıkları, neye göre yoldan çıktıkları, ne kadar toplumla ahenk içinde olup olmadıkları meselesi tek tek simaların ele alınmasıyla izah edilebilir.

 

‘KİTAPTA HİÇ TARİH VERMESENİZ BİLE HANGİ YILLAR OLDUĞU ANLAŞILIR’

Dönemle ilgili tanıklığı ya da üzerine çok bilgisi olmayanların pratik olarak kavraması adına; kitapta anlatılan çevre için o dönemle bu yılların farkları neler? Yani bir “Hey gidi” dersek…

Bunlar muhtelif kuşaklara mensuplar, tek bir kuşak da değiller. Dolayısıyla etkisi altında bulundukları akımlar, fikirler ya da toplumsal yönlendirmeler birbirlerinden farklı. İçlerinde 60’lı yılların Hippi çocukları olduğu gibi 70’lerin siyasi mücadelesi içinde yoğrulmuş olan da var ve 80’lerin apolitik, kendini ancak dönemin cılız alt kültürlerinde bulmuş, orada hüviyet aramış olanları da var. Zaten az önce verdiğim ne kadar yoldan çıkmışlar, neye göre yoldan çıkmışlar yanıtı da toplumsal açıdan böyle anlatılabilir.

Hepsinin bir dönem karakteri olduğu, aslında kitapta hiç tarih vermeseniz bile o karakterleri bazı özellikleriyle ele alıp okuduğunuz zaman aşağı yukarı hangi coğrafyada ve hangi yıllarda yaşadıklarını kestirebilirsiniz.

 

SÖZLÜ TARİH GÖREVİ

Unutmakla malul bir toplumda ben bu çalışmayı, daha doğrusu sizin aynı doğrultuda yazdığınız, özellikle soL’daki yazıları başka sahipleniyorum. Bunları önemli birer sözlü tarih çalışmasının dökümleri çünkü.

Belki aşağıdan yukarıya bir tarih inşası…

Diğeri de pek mümkün değil zaten.

Diğeri çok akademik, tatsız tuzsuz oluyor. Bence güzeli, içinde Gonzo kültürünü, bir edebiyat adabını ve lezzetini barındıran bir yönteme sahip oluşu. Bellek meselesine de gelirsek… Benim bu yazıları yazarken her zaman için bir kaygım vardı, o da şuydu: Bizim camiada, alt kültürlerdeki insanların tarihi yüzde 90 oranında sözlüdür. Yani hep kulaktan kulağa anlatılır. Ama o kişiler öldükten sonra, yaşadıkları kendiyle birlikte toprak olur gider.

 

‘ALT KÜLTÜLER MÜTEMADİYEN SİSTEME ADAPTE EDİLMEK İSTENİR’

Bu yazıları kaleme almamda ve kitaplaştırmamdaki amaçlarımdan bir tanesi de bunların yitip gideceğini düşündüğüm ve böyle olacağı için de bana büyük üzüntü veren sözlü kültürü yazılı hale getirmekti. Zaten bütün alt kültürlerin temel sorunlarından biri de budur. Alt kültürler mütemadiyen ya evcilleştirilmek ya da sisteme adapte edilmek için akademisyenler ve sosyologlar tarafından ele alınır. İncelenir, tanımlanır, sonra da sistemin ellerine teslim edilir. Ben bunun başka bir şekilde yapılabileceğini düşündüm. Düşünmekle de kalmadım, elimden geldiğince gerçekleştirmeye çalıştım.

Kitaptaki karakterlerin içinde yoldan ayrılanlar da var yoldan sapmayan ‘yoldan çıkmışlar’ da…

Tabii, hepsinin de gerekçeleri farklı.

Tüm yönleriyle bu birikimin Türkiye’deki Rock’n Roll’a verdiği ayar ne ya da önce var mı diye sorayım…

Buradaki karakterlerin toplu olarak bir şeye yön verdiklerini veya verebileceklerini çok düşünmüyorum. Kendi tekil çabalarıyla bir şey ispat etmeye çalışan veya duruşlarıyla bize belli belirsiz, bilerek ya da bilmeyerek mesaj veren ama aynı zamanda “Ben size dahil değilim” diyen, “Ben sizden olmak istemiyorum” diyen karakterler. Ama bunların aritmetik toplamında bir eylem, bir hareketlilik, bir düşünce bütünlüğü ortaya çıkar mı; bunu söylemek zor.

 

AKMAR NASIL AKMAR OLDU?

Dönemin en iddialı buluşma mekânının Akmar Pasajı olduğunu okuyoruz. Başka kaynaklara da baktığımızda Akmar’ın bir pasaj olmaktan çok hem bir mıknatıs gibi kendine çeken hem bir şemsiye gibi dışarısındaki yağmurdan koruyan, hem de kendi sigara dumanlı koridorlarından taşıp çevresini etkisi altına alan bir merkez olduğunu görüyoruz. Bu özellikleri (belki ekleyeceğiniz özellikler de vardır) ile Akmar nasıl bir yerdi, biraz okurun gözünde, hatta uzun uzun canlandırsak?

Akmar, bir alt kültür mekânı olarak çok bilinçli bir tercihin sonucunda oluşmuş bir yer değildi.

Sanırım biraz da kiraların ucuzluğu…

Evet, kesinlikle. Oradaki müzik dükkânlarının öncülü (ki bunların çoğu öncesinde tezgâhçıydı, ya Beyazıt’ta, ya Nişantaşı’nda ya da Kadıköy PTT’nin sokağında) çekme kaset satan, ikinci el plak takası yapan ve neticede çok da fazla ticaret erbabı olmayı düşünmeyen, boş zamanlarını değerlendirip aynı zamanda da hobisini ve arşivini geliştirmek isteyen insanlardı. Tesadüfen birisi ikisi Akmar’a gidince ivme kazandı bu iş. Kadıköy çok rağbet gören, şimdiki kadar kalabalık bir yer değildi ve dükkân tutmak da kolaydı. En azından öğrenci şartlarıyla ya da anne-babanın sana çıkacağı koltukla dükkân tutup orada rahatlıkla esnaf olabilirdin. Çoğu amatör ruhla bu işe giren insanlar, sonradan da dükkân sahibi olup esnaflık yapmaya başladılar. Bunların bir araya gelişinden de bir Akmar doğdu.

 

VİLLA CAFE DENEYİMİ

Ama tabii burası sadece plakçılardan ibaret değildi. Bir de Akmar’ı, Akmar yapan Villa Cafe vardı. Zihni’yle Hammer’ın (İkisi de müzik dükkânı) tam karşısında kalan, üç dükkânın birleştirilmesinden oluşmuş, aradaki duvarları kaldırılmış büyük bir yerdi. Orası okuldan kaçan yaramaz çocukların sığınağıydı. Ailesiyle sorunu olan, babasından dayak yiyen, gidecek yeri olmayan, akşam eve erken gitmek istemeyen çocukların sığındığı yerdi. Onlar orada birbirlerini gördüler, tanıdılar. Kendilerini boğan hayatın dışında başka bir yaşam tarzı olduğunu keşfettiler. Birbirlerine yaslanarak, birbirlerini anlayabileceklerini gördüklerinde Akmar onlar için bir alt kültür mekânı oldu. Ama bunun ilk başlama şekli rastlantısaldır.

Bu saydığımız insanların orada esnaflığa başlaması kaç yılına kadar gidiyor?

80’li yıllarda dükkânlar vardı, 80’lerin sonlarında özellikle. Ama büyük ve kalıcı asıl müzik dükkânları (Hammer, Atlantis, Zihni gibi dükkanlar) 90’ların başında geldiler Akmar’a. Villa Cafe de aynı şekilde 90’lar. Özellikle o yalancı medyanın da pompalamasıyla gerçekleşen Satanist baskınları 90’ların ikinci yarısında olmuştu. O zamanlar Villa Cafe, popülasyon açısından oldukça yoğundu.

 

‘BU KİTAPTAKİ PORTRELER BİRBİRİYLE UYUMSUZ’

Gerek bu kitaptaki gerekse bu kitabın çok paralelinde soL Haber Portalı’nda yazdığınız yazılarda dönemin insanlarının hikâyelerine yer veriyorsunuz. Teker teker karakterler olmayabilir ama karakterlerin birbirleriyle ilişkilenme şekilleri oldukça imrenilesi. Şimdilerde çok mu farklıyız sahiden?

Farklı kültür ve sınıfsal katmanlardan gelen insanlar vardı tabii. Bir kere orada ciddi bir kültürel bağ vardı. Ortak payda daha güçlüydü. Bu kitaptaki portrelerin önemli tanımlarından birisi de uyumsuz olmaları. Bunlar birbirleriyle de uyumsuzlar. Kendi içlerinde bir aileler aslında. Ama kendi içlerinde çok da iyi geçindikleri söylenemeyen bir aile. Onları birbirine bağlayan o kadar güçlü bir bağ var ki. Zaman içerisinde sen anne-babanla görüşmeyebilirsin, kardeşlerinden kopabilirsin ama eğer aradaki bağ aynı müziği paylaşmak ise bütün o akrabalık bağlarından daha kuvvetli hale geliyor bu. İşte bu ortak payda o benzemezleri bir arada tutmaya yetiyordu. Çünkü insanlar kendileriyle aynı müziği dinleyen, o müzik hakkında aynı duygulara sahip insanları çok severler.

İçeride küçük küçük gruplardan bahsetmek lazım. Hiphop’çılar, senfonik progresif rock’çılar veya Punk’çılar birbirilerini ne kadar sever ve birlikte müzik dinlerlerse birbirlerini de o kadar aşağılarlar, hiç hazzetmezler. Birbirlerinin dinlediği müziği hor görürler. Bu hor görme hiçbir zaman ciddi bir şiddete dönüşmez. Alttan alta birbirlerini severler ama iğnelemekten de büyük zevk alırlar. Zaten bu itiş kakış onların uyumsuzluklar çerçevesinde oluşmuş bir aile gibi görünmesine neden oluyor.

 

SAHNEDE OLMAYAN KAHRAMANLAR BİNLERCE İNSANI ROCK SEVDALISI YAPTI

O yıllarda Kadıköy’de neredeyse her köşe başında bir Rock grubunun kurulduğunu biliyoruz. Dönem bu denli hızlı. Bu açıdan baktığımızda yoldan çıkmış simaların Rock kültürüne katkıları ne kadar ve ne şekillerde?

Dipten ve derinden gelen bir dalganın yüzeye çıkardığı etki olarak kabul edilebilir. Bunların hepsi sahne arkası, perde gerisi kahramanlar. Yani hayalet insanlar oldukları söylenebilir ama kendini sahne ışıklarının altında sergileyen insanlardan daha etkililer bu kültürün yayılmasında. Çünkü bu insanlar doğrudan gerçek dinleyiciye hitap edip iyi müziği arayan, suyun peşinde koşan adama çölde vaha olmuş insanlar. Bunların bazıları binlerce insanı Rock müzik sevdalısı yapmış olabilirler. Ama pek çok müzisyenin onlar kadar bu kültüre hizmet etmemiş olduğunu söyleyebiliriz. Kültürel etkileri, metot olarak görünmez gibi olsa da asla azımsanamaz. Mesela Apaçi Ayhan dediğin adam kaç kuşağa hizmet etmiştir, plak kaydı yapmıştır, kaset çekmiştir; muamma. Kendi de bilmez hatırlamaz. Keza Remix İhsan…

Murat Beşer ve Remix İhsan’la…

 

‘JOHN LENNON’ YA DA ‘TİM BURTON’ MURAT

Kitapta herkesin bir lakabı var. Ben de bilmiyorum, sizin yok mu?

Bilmem. (Gülüyor)

Öyle olmaz işte, vardır kesin.

Orada sanat tarihçileri konuşsun artık (Gülüşmeler). John Lennon’a benzetenler olmuştur mesela ya da Tim Burton’a da benzetenler olmuştur ama ben hiçbir zaman “Tim Burton Murat” olmadım.

Kitaptaki karakterlerin sıfatlandırılmasında zaman zaman farklı bir yolu tercih ettiğim oldu. Örneğin Remix İhsan’ın başka sıfatları da vardı, ama benim “Remix”i tercih etme nedenim karakterleri ait olduğu kültürle anonim hale getirmekti. Onu hangi sıfat anonimleştirecekse ben onu tercih ettim. O nedenle İhsan’ı en iyi tarif edecek şey buydu. İhsan o dükkânla (Beyoğlu’nda Emek Sineması’nın yan dükkânı) özdeşti ve her şey o dükkânda geçti, o yüzden de Remix İhsan…

 

‘PLAK ALMAYA BAŞLADIM, ARTIK ZEHİRLENMİŞTİM’

Bu arada plak koleksiyonunuz biz küçük depocular arasında çok ünlü, hatta “Şunun yerli baskısı, bu plağın kapaklısı varmış” gibi efsaneler bile dolaşıyor bazen hakkınızda. Kaç tane plağınız olduğunu sormayacağım, yanıtınız birçoğumuzun hiç hoşuna gitmeyecektir ama plak toplamaya nasıl başladığınızı öğrenmek istiyorum. Nasıl merak sardınız plaklara?

Plaklar benim kuşağımın formatıydı. İlkokula henüz başlayan bir çocuk için büyüleyici nesnelerdi, ki halen öyle. Plakları ilk dedemin 45’liklerinden tanımıştım. Çoklu bir çantanın içinde kapaksız olarak muhafaza edilir ve oturma odasının en uzun duvarına kurulmuş dolabın içindeki pikapta çalınırlardı. O zamandan beri aşıktım zaten plaklara. Dedemin rakı içerken dinlediği kendi ellerimle pikaba koyduğum, bitince değiştirdiğim Şükran Ay 45’likleri sayesinde. Ardında Apaçi Ayhan’ı gördüm mahallede karşı sıramızda oturuyorlardı, ilk arkadaşımın abisiydi. Uzun saçlı bir hippiydi. Deep Perple, Uriah Heep ve Pink Floyd’ları tanıdım dinledim onda. Derken öğlenleri simit alıp ya da okulun kapısında muhallebi niyeti çekmek yerine harçlıklarımı biriktirerek plak almaya başladım. Artık zehirlenmiştim. Hikâyenin gerisi malum. Yetmişli yıllardan beri plak alıyorum, sayısını tahmin edersiniz.

 

‘GÜNÜMÜZ FANZİNLERİ BENİ ESKİSİ KADAR ETKİLEMİYOR’

Yazılarınızda kültür-sanat, daha dar anlatımla müzik, daha da özelde rock’n roll yayınlarından bahsediyorsunuz. Mesela Mondo Trosho’yu ya da Stüdyo İmge’yi sizin yazılarınızdan öğrenmiştim. Şimdi böyle mecmuaların çıkamamasındaki sebepler ne sizce?

Aslında fanzinler şimdilerde de eskisi kadar sayıda çıkıyor, ancak mecraları ve içerikleri çok değişti. Bunu en fazla etkileyen şey de internet çağına geçilmesiyle birlikte iletişim araçlarının format değiştirmiş olması ya da mevcut formatları olumlu-olumsuz etkilemiş olması. Açık söylemek gerekirse artık çıkan fanzinler beni eskisi kadar etkilemiyor. Hele hele internet üzerinden yayınlananlar hiç. İçeriklerini eskiler kadar doyurucu bulmuyorum, ayrıca aynı şekilde konseptlerini ve hedeflerini de… Son derece küçük bir alana sıkışmış, ideolojik açıdan az gelişmiş (ki bazıları ideolojik olmamayı övünç meselesi olarak görüyor) şeyler gibi görünüyor bana. Mutlaka böyle olmayanları vardır, ama ben bilmiyorum. İlgimi kaybettiğim için eskisi kadar hâkim değilim fanzinlere.

 

‘BU KÜLTÜR DEVAM ETTİĞİ SÜRECE BU KİTABIN SONU GELMEZ’

Kitabınız çıktığı hafta ikinci baskıya girdi. Belli ki meraklısı bol anlattıklarınızın. Benzer konuları işlediğiniz başka çalışmalar var mı sırada?

Hakkında yazdığım fakat kitapta yer almayan kişilerin de sorduğu bu. Elimde bunun gibi beş kitap daha çıkaracak malzeme var. Ancak hepsinin birbirine yakın tarihlerde yayımlaması söz konusu değil. Bu kitaba giremeyen ve sizin bir kısmını internette okuduğunuz makaleler şu an ham halleriyle elimdeler ama kitaba girecekleri zaman birkaç kez elden geçirmiş ve güncellemiş olacağım. Yılda bir kitap hedefliyorum. Yani bu seri devam edecek. Çünkü bu tamamlanmamış bir kültür ve hikâye. Bizim bu dünya görüşümüz, zevklerimiz ve birbirimizle paylaştığımız bu müzikal kültür devam ettiği sürece bu kitabın sonu gelmez. Kitapta, otuz beş makale olmasına karşın bine yakın karakter geçiyor. Bu karakterlerin bir kısmı tekrar detaylı olarak ele alınıp hakkında yazılması gereken kişiler ve devam edecekler. Yazdıkça yazılması gerekenler listesi uzuyor, hiçbir zaman eksilmiyor. Çünkü o kadar fazla insan gelip geçmiş ve bu kültüre en azından bir dönem dahi olsa ait olmuş. Ama katkı koymuş, ama zarar vermiş veya bir şey götürmüş, sorun değil. Bu havuz çok büyük, yazdıkça anlıyor insan.

Ayrıca müzik dışı öykü-deneme türünde bir kitaba başladım. Bunun da devamını getirmeyi istiyorum.

 

BİZİM APAÇİ’YE SAYGI

Akmar’ın en önemli simgesi Apaçi Ayhan geçtiğimiz günlerde hayatını kaybetti. Neler söylemek istersin?

Tanıdığım ilk uzun saçlı adamdı Apaçi Ayhan. Dinlettiği plaklar olmasaydı, şimdi bambaşka bir hayatı sürdürüyordum. Bizim kuşak için rock’n roll okulunun baş öğretmeniydi. Ona Apaçi denmesinin müsebbibi çizgi romanlara olan düşkünlüğü ve Kızılderililerin galebe çaldığı maceralara bayılıyor olmasıydı. İçindeki plebyen damarı açığa çıkartan duygulardı bunlar. Yoksulluk içinde büyümüş, bu yüzden mağdurun ve ezilenin yanında hissetmişti kendisini.

Ölüm döşeğinde ziyaret ettim onu, son 48 saatiydi. Başucunda Yoldan Çıkmış Simalar kitabı vardı. Bu kitabın onunla başlaması ve tarafından dünya gözüyle görülmüş olması benim için mutluluk verici oldu. Ona elimden geldiğince vefa borcumu ödemeye çalıştım. Bu tam olarak mümkün olmasa da, elimden geldiğince ödemeye çalıştım.   

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri