12
Aralık

Kavgada uslanmaz bir yiğit Nâzım ama duyguda çocuk mu çocuk: Anısız kalamaz, anısız Nâzım olamaz...

12 Aralık 2016 Yazar: Serdar Nâzım Yüce | Köşe adı: CEZA SAHASI
Tüm Yazılar

Ansızın bir mektup gelir, Vâlâ “beyaz keten pantolon” der. Nâzım Heybeli’yi hatırlar güler, güler. “Damda” olduğunu bile unutur, hem kahkahalara nasıl vurulur ki kilit?

 

AYKIRI AKADEMİ – Serdar Nâzım Yüce

Bazen İstanbul’da dört duvar arasında Nâzım, bazen bir vapurun(*)  ambarındaki un çuvallarının arasında gizli; bazen demir parmaklıklı küçük penceresi, dört rutubetli duvarıyla meşhur Bursa Kalesi’nin esiri, bazen de ‘kara’ olduğu gibi hırçın olan denizin öteki yakasından memleketine ilk defa bakacak kadar sürgün...

Kavgada uslanmaz bir yiğit Nâzım ama duyguda çocuk mu çocuk. Anısız kalamaz, anısız Nâzım olamaz. Dört duvar arasında, millerce sürgün yurduna ya da kaçıyor polisten; fark etmez. Nâzım’ın hayaline getirmek isteyip de getiremediği, genç yaşının paşa konaklı anıları değildir. Bir yârin yanağı, bir de Memed’in yüzü, bazı Ebrûli, bazı da Hanımeli kokusudur.

Hafızasının güçsüzlüğünden sık sık şikâyet eder. Neyse ki, imdada yoldaşları yetişir Nâzım’ın, Nâzım’ı nefessiz komazlar.  Başta Vâlâ Nureddin, nâm-ı diğer Vâ-Nû... Nâzım’ın Mekteb-i Sultani’den çocukluk arkadaşı, gençlik şiirlerinin sırdaşı, Anadolu’ya ilk geçişlerinde, Rusya’ya ilk kaçışlarında yol arkadaşı Vâlâ Nureddin’dir. Nâzım’la ilgili ilk derli toplu anıların çıkışı da kendisi yoluyladır. Vâ-Nû’nun Nâzım anıları 1965’te “Meydan” dergisinde tefrika edilir. Dergideki tefrika sonradan kitaplaştırılacak olan anıların nereden baksanız beşte birine tekabül eder. Ki bu kitap, Nâzım’ın şairliğini anlamak yolunda mutlak uğranılması gereken bir kitaptır; “Bu Dünyadan Nâzım Geçti”.

***

Nâzım’ın hafıza probleminin en büyük şahidi Vâlâ’dır. Nâzım Bursa Kalesi’nden yazdığı mektuplarda Vâlâ’ya ve eşi Müzehher Vâ-Nû’ya şunları der:

“Geçmiş günlerdeki hayatımız ve şiirlerin yazılış vesileleri filan hakkındaki Vâlâ’nın notlarını merakla okuyacağım. O bilir, bende kahrolası bir hafızasızlık vardır. Teferruat aklımda kalmaz. Halbuki teferruat bazen ne güzel şeydir.”

“Vâlâ bilir ya, benim hafızam dehşetli zayıftır. İkinizden bir ricam var. Vâlâ aklına geldikçe benim eski yazıları söylesin sen de yaz. Bunlara verdiğim değer, çok güzel günlerimizi hatırlattığı içindir. Bana göndereceğiniz daha sevgili bir hediye olamaz.”

Değil mi ama, halbuki teferruat bazen ne güzel şeydir! Neyse ki Nureddin-Müzehher Vâ-Nû çifti durumun farkındadır da önlemlerini alırlar. Müzehher Vâ-Nû bir anısında, Nâzım’ın mektup ve şiirlerini nasıl sakladıklarını anlatır. Nâzım’ın bıraktıklarını ve hapisteyken gönderdiklerini evlerinin bahçesindeki havuzun içine bir teneke kutu marifetiyle saklarlar. Müzehher Hanım, Nâzım hapisten çıktıktan sonra tenekedekileri teslim edişini şöyle anlatır:

“Nâzım eve gelince çıkarmış vermiştik. Hemen önüne serdi. Kavuştuğuna çok sevindi. Çoğunu yazdığını bile unutmuştu. Ama kısa zamanda hepsinin sırasını bozdu, altını üstüne getirdi. Yumuşak davransak çoğunu buruşturup sepete atacaktı, elinden zor kurtardım.”

Nâzım bu ya, belki o tıraşlaya tıraşlaya bitirdiği kurşun kalemiyle bayramlık beyaz keten pantolonunu nasıl batırdığını da hatırlamamıştır. Hatırlamamıştır da imdada yine Vâlâ yetişmiştir ve Bursa’da demir parmaklıklı penceresinin önünde Heybeliada’nın özgür rüzgâr esişini tekrar hissedebilmiştir Nâzım.

1920’lerin sonu diyor Vâlâ, “Jokond ile Siyau”yu yazdığı dönemler dediğine göre 1927-28. Pek yakışıklı Nâzım, sanat çevrelerinde tanınır olmaya da başlamış, yolu hayranları tarafından kesiliyor artık. Vâlâ hem çalışması gerektiği için hem de yeni bir tehlikenin yaklaştığını hissettiğinden onu birkaç günlüğüne Heybeli’ye götürmeye karar verir. Nâzım 13 ve 16 yaşları arasını Heybeli’deki Bahriye mektebinde geçirmiştir. Vâlâ’nın edindiği izlenim Nâzım’ın bu dönemle bir yakınlık kurmadığı şeklindedir. Nâzım, Vâlâ’nın Bahriye yıllarıyla ilgili sorularına pek yanıt vermez çünkü.

Ellerinde küçük çantaları, otele yerleşirler. Nâzım İstanbul’dan kendine keten beyaz bir pantolon almıştır. Geçirir bacağına, oteldeki boy aynasının karşısında kendini bir vakit seyreder, belli ki beğenmiştir pantolonun üzerindeki duruşunu.

Vâlâ Heybeli kaçamağında Nâzım’dan hatırladıklarını, “Dalgındı. İç aleminde oluşu bir dervişin vecde kapılmasını andırmazdı” diye anlatır. Arkadaşının şiir yazışı sırasında yaptıkları üzerine de epey gözlem yapmıştır:

“Nâzım şiir yazma sırasında, küçük muharevelerle, çevredeki gürültülerle, mekanik müzikle tedirgin olmazdı. Yabancı gözlerin baktığını sezince, olağandışı jestlerden büsbütün kaçınırsa da, yalnız kaldığı yahut yakın bir arkadaşın varlığından çekinmediği zaman, kendi kendine konuşur gibi çalışırdı. Elleriyle, kollarıyla şiirinin seslerini orkestra şefi gibi ayarlardı. Ritimlerini araştırır, bulurdu.”

Elinde kâğıt-kalem yoktu ve Nâzım o daha yaşarken yetmiş iki dile çevrilecek Jokond ile Siyau”sunun son bölümünü yazıyordu, daha doğrusu yazmağa çabalıyordu. Kâğıt-kalem yoktu, Nâzım mırıldanarak hatmederdi şiirini:

“Şiirlerini yazışı böyleydi; Dolaşarak bitirir, ezberlemiş olur, en sonunda kâğıda geçirirdi.”

Heybeli’nin çamlıklarında gezip dolaştıktan sonra bir kır kahvesine uğrarlar. Nâzım, Vâlâ’nın kahvesinin yanında getirilen suyla avuçlarını ıslattıktan sonra piposunu yakar, daha o gün aldığı beyaz pantolonuna dik dik bakar. Aranır, elleriyle bir şey istermiş gibi yapar. Yapar ama dilinden dökülmez isteği Nâzım’ın. Vâlâ anlar, o yetmiş iki dile çevrilecek şiirin son bölümü akıyordur Nâzım’ın belleğinden; Şimdi ben sana kahveciden kâğıt bulur getiririm Nâzım!..

Vâlâ kahve ocağına doğru koştururken Nâzım’ı elinde küçücük kurşun kalem, gözleri beyaz pantolonuna dikili, öylece bırakır. Ne olsa beğenirsiniz, kahveci de kâğıdı bir türlü bulamasın mı!

“Olan olmuş bu sıralarda… Nâzım küçük kurşun kalemiyle o kadar heveslendiği yeni beyaz pantolonunun dizlerine notlarını almış.”

Nâzım’ın aynada kendine hayran bakışlarını sağlayan o beyaz keten çöp oldu. Vazgeçti vazgeçmesine, ya geçmeseydi? Tenekedeki şiirlerini yırtmak istemesi gibi kast ederdi belki “Jokond ile Siyau”yu da.

***

Nâzım, bu Heybeli ziyaretinden bir 10 yıl kadar sonra hapse düştü. Önce İstanbul, Ankara ve Çankırı; en son Bursa. Orduyu isyana kışkırtmış Nâzım; 28 yıl verdiler, 4 ayı da cabası. Ranzasında yatar, kara tavana bakarken mesela ya da Bursa avlusunda yalınayak karda yürüyen Ahmed’i gördüğünde, yani tam tükendi derken umut, tam bitti derken insanlık… Hele varken Nâzım’da şu kahrolası hafızasızlık!

Bir mektup gelir. Ayrı ayrı özgürlük kokuludur mektubun zarfı, kâğıdı. Münevver ayrı, Celile Hanım ayrı, Vâ-Nû’lar ayrı ve daha niceleri. Nâzım koparmaz bağını özgürlükle. Eski yazılarını istediği bir mektubunda, “Bana göndereceğiniz daha sevgili bir hediye olamaz” demişti ya hani, dostları Nâzım’a o günleri hatırlatır.

Ansızın bir mektup gelir, Vâlâ “beyaz keten pantolon” der. Nâzım Heybeli’yi hatırlar güler, güler. “Damda” olduğunu bile unutur, hem kahkahalara nasıl vurulur ki kilit?

Sonra bir bakarsınız, içeride geçirdiği yıldan bağımsız; Nâzım “Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler” verecek kadar ustalaşır. Şiirin nereden damıtılarak elde edildiğini O, yine şiirde gösterir:

 

“Dünyadan, memleketinden, insandan

umudum kesik değil diye

İpe çekilmeyip de

Atılırsan içeriye,

Yatarsan on yıl, on beş yıl

Daha da yatacağından başka,

‘Sallansaydım ipin ucunda

Bir bayrak gibi keşke’

Demiyeceksin,

Yaşamakta ayak direyeceksin.

Belki bahtiyarlık değildir artık,

Boynunun borcudur fakat,

Düşmana inat

Bir gün fazla yaşamak.”

 

 

(*) Nâzım ile Vâlâ işgal zamanı İstanbul’undan kurtuluşun beşiği Anadolu’ya “Yeni Dünya” isimli bir vapurun ambarındaki un çuvallarının arasında gizlenerek geçtiler.

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri