07
Aralık

“Baskıcı yönetimler, insanlardaki hikâye anlatma arzusunu tetikler”

07 Aralık 2016 Yazar: Sebla Kutsal | Köşe adı: NÖBETÇİ MEDYA
Tüm Yazılar

 

Kültür-sanat denince akla ilk gelen başarılı isimlerden olan ve birden çok alanda başarılı işlere imza atan Yekta Kopan’ın yeni kitabı “Sakın Oraya Gitme” kısa bir süre önce okurla buluştu. Son beş yıl içinde farklı zamanlarda yazdığı öyküleri bir kitapta derleyen Kopan, Aykırı Akademi’nin sorularını yanıtladı.

 

AYKIRI AKADEMİ – SÖYLEŞİ: Sebla Kutsal

"Sakın oraya gitme" dediğin yerlerden, anlardan kitabı okumayanlar için söz edebilir misin?

Kitabın adı bir coğrafyadan çok bir ruh haline işaret ediyor. Son yıllarda çokça duyduğumuz, söylediğimiz bir söz bu. Kimileri korumak için, kimileri baskı kurmak için kullanıyor. Ama sonuçta herkes birbirine “Sakın oraya gitme,” diyor. Tekinsiz bir ormanda yürüyor gibiyiz. Bu tedirgin ruh haliyle yüzleşmek istedim.

Kahramanın anlamını çözemediği "Samodey" kelimesi, bilinmeyen bir lisanla yazılmış mektubun yol açtığı sıkıntı ve sorunlar, İsveç'te buzlu göle giren dayıda ortaya çıkan konuşma bozukluğu… Bu kitaptaki birçok öykünde dil meselesi ön planda gibi…

Hikâyelerimiz önce dilde başlıyor. Dilde yaşıyor. Hafızanın erimesi de, bilmediğiniz bir dilde yazılmış mektubun bir suç aygıtına dönüşmesi de, bir hücredeki iki mahkûmun anlattıkları hikâyelerle yeni bir özgürlük dili kurmaya çalışmaları da, ailenin kutsallığına aykırı davranan ve bir lanet giyen dayının dil bozukluğu yüzünden değiştirilen isimler de... Kitabın neredeyse bütün öykülerinin merkezindeki konulardan biri dil. Bu kitabın öykülerindeki diğer meselelerle buluşunca anlamı daha da belirginleşiyor; özgürlük ve hafıza. Biz artık kötülüğün dilinden yorulduk. Bu yorgunluk yüzünden hafızamızdan bile kaçar olduk. Hatırlamak yorucudur ama bizi, biz kılar. Kötülüğün dilinin karşısına iyiliğin diliyle dikilmeliyiz. Ama dinlemeyi başaramadığımız için, bunu da başaramıyoruz.

Bir diktatör ile avanelerini anlatan "Katil, Uşak"ı ne zaman yazdın? Herkesin bildiği ama dile getiremediği sırları "büyüklere masallar" şeklinde mi yazacağız artık? Bir yandan rahatlatıcı, bir yandan da üzücü değil mi bu halimiz?

“Katil, Uşak” editörlüğünü Aslı Tohumcu ile Kutlukhan Kutlu’nun birlikte yaptığı bir kitap için yazıldı. Doğan Kitap etiketiyle yayınlanan “Güçoburlar” isimli seçki, “güç ve iktidar” üstüne öykülerden oluşuyordu. Diktatörlük öyküleri. Uzun bir zaman diliminde yazdım. Açıkçası Aslı ve Kutlukhan’ın sabrı ve ısrarına teşekkür etmeliyim. “Büyüklere masallar” meselesine gelince... Edebiyat, meselesini yazmaya devam edecek. Arkadan dolanmak, lafı evirip çevirmek gibi bir kaçışı yoktur edebiyatın. Bu öykü özelinde de, genel olarak da rahatlıkla söyleyebilirim bunu. Edebiyatın görevi açıklamak ya da cevap bulmak değil ki zaten. Rahatlatmak hiç değil. Okurunu tedirgin etmek ister iyi bir öykü. Sorular sormak, hep birlikte yeni sorular üretebileceğimiz düşünce alanları yaratmak ister. Günümüzün edebiyatçısı sorularını sormaya devam ediyor. Hatta bu dönemde edebiyat, medyanın sorması gereken soruları da yüklendi hatta. “Masal anlatmak” deyimini “uyutmak” anlamında kullanıyorsanız, işin o kısmını edebiyata değil, medyaya sormak lazım. Ben masalların uyuttuğunu düşünmem. Masalların, gerçekleri anlatmaya cesareti vardır.

"Herkes Kadar Mutsuz" belli ki senin gerçekleştirdiğin öykü atölyelerinden beslenmiş. İnsanların yazmaya, yazar olmaya hevesi neden son yıllarda bu kadar arttı?

Bence yazmak isteyenin isteği, hevesi, çabası hep vardır. Çevresindekilerden etkilenerek eline kalem alanlar da, küçük yaştan beri yazmaya-okumaya merakı olanlar da ilişkisini derinleştirmek istiyor. Bence heves değil, ilgi arttı. Bu artışın da çok sayıda nedeni var. 90’lardan bugüne bir hat çizerek değerlendirmek gerekiyor. Hem yayıncılık teknolojilerinin, hem de internet üstü yayıncılık dinamiklerinin de büyük etkisi var. Artık herkes bir yayıncı. Geçenlerde bir üniversite öğrencisi, kişisel bloğu için söyleşi yaptı benimle. Harika bir söyleşiydi. O kadar iyi bloglar var ki... Sadece edebiyatta değil, her alanda. İnternet çağının yazıyı öldüreceğini söyleyenlere hep mesafeli olmuşumdur. Yazı her zamankinden daha çok girdi hayatımıza. Elbette yazının bu yeni döneminin niteliği de, dilbilgisi de tartışılır. İyidir o tartışmalar. Bizi, yazı üstüne daha çok düşünmeye davet eder. Fiziksel yayıncılık koşullarındaki değişimler de önemli. Benim gençliğimde bir kitap sahibi olmanın hayalini kurmak bile sancılı bir şeydi. Bugün yazıyla ilişkisi olan bir insana o hayali kurduracak o kadar çok dinamik var ki. Yayınevi sayısı arttı, kitapların baskı kalitesi arttı. Hiçbir şey olmasa, gider kendi kitabınızı kendiniz bastırırsınız. Tekrar edeyim; nitelikten söz etmiyorum. Onun cevabı okurda ve zamandadır. Sonuçta bir eşitlik hali var, bunun yazıya olan ilgiyi artırması kaçınılmaz. Bir başka nokta da şu: Baskıcı yönetimler, insanlardaki “hikâye anlatma” arzusunu tetikler. Özgürlük tanımlanamaz bir duygu. Ancak hikâyelerle anlatılabilir. Böyle zamanlarda, yazının önemi ve yazmaya olan istek doğal olarak artar.

‘Ev Hali’ndeki “Her yazara bir tamirci” yazarın otokontrolü mü yoksa yayınevlerinin baskısı mı? Bu kadar tutuklu yazarın olduğu bir ortamda, yayınevleriyle yazarların ilişkisi ne durumda? İçinde bulunduğumuz şartlar gerginlik yaratıyor mu?

Yaratıyordur tabii ki. Ben işin yayınevi tarafında değilim ama bütün yayıncıların, tutuklu yazarlar-gazeteciler-akademisyenler için üzüldüğünü biliyorum. Üzüntü duymakla kalmıyor, bu konudaki haksız ve hukuksuz uygulamaların bir an önce sona ermesi için aktif olarak hareket ediyorlar. Hemen söyleyeyim; ‘Ev Hali’ndeki tamirci, doğrudan, yazarların üstündeki bu haksız-hukuksuz baskının bir simgesidir. Bu baskı bir otokontrole dönüşüyor zamanla ama yayınevi baskısıyla alakası yok. Bir yayınevi, kitabını basmaya karar verdiği yazara baskı uygulamaz. Yayıncılık tarihimiz, yasaklamalarla-toplamalarla uğraşan yayınevi sahipleriyle, çalışanlarıyla dolu. İçeri giren yazar kadar yayıncı var. Şu anda hâlâ, bastığı kitap yüzünden davası süren yayıncı var. Üstelik çoğu yayınevi, yazara gelen baskının önüne geçer, göğüs gerer. Yayınevleri ve yazarlar aynı takımın oyuncularıdır.

TV ekranıyla vedalaştığında kültür-sanat tutkunları çok üzülmüştü. Sanki kaliteli olan hiçbir iş/kişi ana akım medyada ve geleneksel medya mecralarında artık tutunamıyor gibi. Bu vasatlaşmayı nasıl yorumluyor, geleceği nasıl görüyorsun?

Neredeyse beş yıldır konuşuluyor bu “vasatlaşma” meselesi. Artık havanda su dövmeye başladık. O vasatlaşmada bizim de hatamız var. İşin orasına hiç girmeyeceğim. Hem uzun hem de can sıkıcı bir konu. “Televizyonlar şöyle oldu, gazeteler böyle oldu,” diye dizlerini dövmekle zaman kaybetmek isteyenler buyursun dövünsün. Ben bulduğum her fırsatta ve mecrada sözümü söylemeye devam ediyorum. Bu “kalite” meselesi de o anlamda tartışılmıyor. “Biz kaliteliyiz, onlar kalitesiz,” demek, her şeyden önce kibirli bir tavır. Ben o tartışmayla da zaman kaybedemem. Söyleyecek sözüm var ve bunları söylemek için elimden ne geliyorsa yaparım. Ne zaman “vasatlaşma” ile ilgili bir soru gelse, Füsun Akatlı’nın anısı önünde ceketimi iliklerim. ‘Kültürsüzlüğümüzün Kışı’ isimli harika deneme kitabında bugünü dünden anlatmıştı Akatlı. Özgürlük alanlarımızı işgal altına alan düşünceyi özetliyor bu tanımlama. Siyasi bir baskıdan önce, bundan söz etmek gerekiyor. Vasatın kutsallaştırıldığı bir atmosferde, özgürlük algısından söz etmek de güç. Ama buna karşı çıkıp, öbür tarafta kibirli bir üstten bakmayı da kutsallaştırmamak gerekiyor.

Motto Müzik isimli internet kanalında “Noktalı Virgül” programın devam ediyor. Youtube kanalları, haberleri sansürsüz veren haber siteleri, canlı yayın uygulamaları gibi "alternatif medya" sence günün birinde, konvansiyonel medyanın ciddi bir rakibi olabilir mi?

1998 yılında, internet Türkiye’de emekleme dönemindeyken bir internet dergisi ve ardından bir internet yayınevi kurduk. O zamanlarda bizimle söyleşiler yapıldı. Sorulan soru şuydu: İnternet kağıdı öldürecek mi? Artık kitaplar-gazeteler olmayacak mı? O zaman derdim ki “Neden bir gelişmeyi bir diğeriyle yarıştırmak ve birini, diğerinin ‘yerine’ koymak zorundayız? Neden ‘birlikte’ düşünmüyoruz?” Aradan neredeyse 20 yıl geçti ve hâlâ aynı şeyi söylüyorum. Bu 20 yılda insanların birini öldürüp, yerine öbürünü koymak arzusunda azalma olmadı ama değişen şeyler oldu. Öncelikle dünya daha baskıcı ve tutucu bir yüzyıla girdi. Özgür ve bağımsız seslerin önemi daha da belirginleşti. Yine bu geçen sürede küresel sermayenin makyajı aktı gitti. Özgür ve hızlı bilgi paylaşımı, kandırmayı-aldatmayı ve yalan söylemeyi zorlaştırdı. Gerçi yalancılar için bunun önemi yok ama o ayrı konu. En önemlisi de teknolojik gelişim, tahminlerin ötesinden bir süratle hayatımıza girdi. Bu sonuncunun önemi şu; teknoloji sözünü ettiğiniz “yeni medya” kanallarının çoğalması yönünde gelişiyor. Bu süreçte bir kakofoni yaşanacağı kesin. Sonuçta güzel bir melodi duyar mıyız bilmiyorum ama çoksesli bir şarkı duyacağımız kesin gibi. Youtube’da program yapmayı kısaca bu nedenlerle önemsiyorum. Hatta, klasik bir alandan gelip Youtube’da olmayı öncülük açısından da önemsiyorum. Çok uzun bir konu bu. Az önce sorduğun vasatlaşma meselesi gibi, uzunca konuşmamız gereken bir konu. Zaten ikisi birbirinden kopuk konular değil. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri