01
Aralık

Peyk 25 yıldır hep bildiğimiz gibi: Abi bizim kitle var ya, bombaya kafa atıyor

01 Aralık 2016 Yazar: Serdar Nâzım Yüce | Köşe adı: CEZA SAHASI
Tüm Yazılar

Her toplumsal olaydan sonra ilk iş “Müzik sussun, eğlencenin zamanı mı?” diye feveran edenlerin Türkiye’sinde müzikal üretim elbette durmadı ama oldukça kurak bir yıl geçirdi. Bombaların patladığı günlerde bakanlar düğünlerde boy gösterdi ama insanlığın direnişinin en büyük kazanımlarından olan, insanın mutluluğunun, sevgisinin olduğu kadar acısının, yokluğunun ve direnişinin de temsilcisi olan müzik susturulmaya çalışıldı. Biz de kendimizi eksik saymaya başlamıştık ki birileri yetişti imdada, o birilerinden biri de Peyk’ti.

Peyk, Türkiye’de Indie müziğin en çıplak temsilcisi. Indie, İngilizce’de “bağımsız” anlamına gelen “Independent” kelimesinden geliyor. Yani Indie müzik, büyük şirketlerin bulaşmadığı, el yordamıyla, imeceyle; en genel anlatımıyla direnerek yapılan müzik türü. Her ne kadar taht, saray, efendi gibi kavramlara karşı net bir tavır içinde olsa da müziğiyle gönüllerde taht kuran Peyk 25 yaşına çok hızlı girdi, taahhüt ettiği 3 şarkıdan 2’sini dinleyicilerle buluşturdu. 2 şarkı da TürkiIndie’yi ve de Peyk’i sıkı takip edenlerin beğenisini topladı. İkinci şarkı “Halim Yok”, yayımlanışının ilk haftasında uzun yıllardır görülmeyen bir dayanışmayla internet üzerindeki satışlarda rekor kırdı. Yayımlanan iki şarkıda da enstrüman çeşitliliğini arttırması, kayıt kalitesini yükseltmesi, bir de üzerine klip gibi klip eklemiş olması gruptan beklentiyi epey yukarıları taşımamıza neden oldu.

Yeni şarkılarını yayımlayacaklarını haber alır almaz Peyk’in solisti İrfan Alış’ın yanında soluğu almıştım, bir röportaj yapmıştık. Röportajın yayımlanması zaman aldı, biz de özür mahiyetinde röportajla birlikte şarkılara yer verelim dedik.

Grubun solisti, şarkılarının söz yazarı İrfan Alış’la yapım aşamasındaki şarkıları dinledik, uzun uzun söyleştik:

 

AYKIRI AKADEMİ – SÖYLEŞİ: Serdar Nâzım Yüce

Şuradan başlayayım, Peyk nasıl kuruldu?

Biliyorsun, hep aynı hikaye. Yıllar yıllar önce (gülüyor) üniversitede buluşur iki kişi. Sonra kantinde kurulur genelde grup. Biz de tiyatro kulübündeydik o zaman. Serdal’la (Serdal Ersoy - gitar) biz karşılaşıyoruz, sonra iş yavaş yavaş diğer grup elemanlarıyla rastlaşmaya doğru gidiyor. Yıl 91. Grubun elemanlarındaki tek ortak şey hiçbirimizin bir ortak noktası olmaması. Anladın mı, çok büyük rastlantılar. Serdal’la ben üniversite kampüsündeyiz ama diğerleri yok mesela. Özgür (Özgür Ulusoy - Klavye) başka yerde, Ertan (Ertan Çalışkan - Davul) başka bir yerde, Barış (Barış Tokgöz – Bas Gitar) bambaşka bir yerde falan. Ama onların tabii daha önce bir çalışmışlıkları var. O sıralar biri çıkıyor biri giriyor gruba. Peyk kadrosu artık netleşiyor 1995’te ve asıl kadro oluşuyor.

Bu 90’ların genetiğinde var herhalde. Değişen kadrolar, dağılıp toparlanan gruplar vesaire. Siz çabuk oluşturmuşsunuz ve dağıtmamışsınız aslında.

Nedenleri var ama. Bu furyada değiliz o zamanlar. Bizim kadromuz var ama biz piyasada faal olarak sahne amaçlı, sahneye giden müziğin içinde yokuz. Albüm de yapmıyoruz. Sadece kayıt yapıyoruz. Kaydı da bildiğin çift kasetçalarda yapıyoruz. Kesinlikle müziği kendimizi iyi etmek için yapıyoruz. Kaldı ki şimdi de öyle, değişen bir şey yok. Baktık işler çok bunaltıyor, yine çekiliyoruz.

‘O HEP HİKAYE GİBİ DEVAM EDER, TA Kİ MÜZİSYEN ÖLENE KADAR’

O günden bugüne neler değişti gibi sorularım vardı, onları siliyorum o zaman.

(Gülüşmeler) Yok yok, istesen de istemesen de bir kitlen oluşuyor haliyle. Sana saygı duyan ya da seni başka bir yere koyan, sana hayatında bir yer açan; adam mesela seninle gençliğini yaşayıp büyüyor, böyle insanlar var. O adama anlatacak bir şeyinin olması lazım, devam etmek zorundasın. O ilişki çok saçmadır, bende de var biraz. Grup yaşlanır ama ben onu hiçbir zaman değerlendiremem. O hep benim için hikaye gibi devam eder, ta ki müzisyen ölene kadar. Mesela Eric Clapton artık gitar çalmıyor ve birçok insan bunun yasını tutuyor şu an.

Ya da burasını görmezden geliyorlar…

Ya da evet, düşünmek istemiyorlar. Kıyamıyorlar yani.

Ben de halen Barış Manço gitmemiş gibi takılıyorum ya hani.

Senin zaten sorunların var (gülüşmeler).

 

‘MÜZİKTEN KAZANDIĞIMIZ PARA MÜZİĞE HARCADIĞIMIZIN YANINDA ÇOK KOMİK’

Biraz girdik gerçi ama açalım. 90’ların başında kurulmuş gruplar benzer zorlu süreçler geçiriyor; dağılıyorlar, toplanamıyorlar, şekil, isim ve hatta tarz değiştiriyorlar. Etrafınızda yüzlerce grup dağılırken Peyk nasıl ayakta ya da grup olarak kaldı?

Biz öyle bir grup değildik çünkü. Bizim parayla ilgimiz yok. Peyk’in olayı, dışarıdan para geldiğinde içinde zarfı dolaştırmasında. Kimse dağıtmak istemez bile o parayı, dokunmak istemez yani. Kimin ihtiyacı varsa alır. Atıyorum, ben hastaneye kaldırılsam herifler bana verir parayı ya da birinin sigorta ödemesi vardır, o alır. Ya da kimse almaz, o para stüdyoya gönderilir. Biz zaten müzikten para kazanmıyoruz. Kazanıyoruz ama o müziğe harcadığımız şeyin karşısında komik rakamlar.

Zorlasanız bu tarzla kazanır mıydınız?

Zorlasak… Neyse (gülüşmeler). Parayla ilgili hiçbir sorunumuz yok, yani paranın nasıl harcanacağını biliyoruz ama paranın içinde, onun varoluşuyla ilgili sorularımız var. Ne için çalışıyorsun, insanlar bazen bu soruyu kaybedebiliyor. Adam yapmış işte, binanın ortasında bilmem ne reklamı var, ayı gibi reklam koymuş. Reklamdaki grubun adı yok sanı yok. Bize de geldi bu teklif. Neden Indie grubuz? Indie grupsan onu yapmaman gerekir. Ha onu yapıyorsan sana kızmam. Mesela düğün müziği yapan müzisyenlere her şekilde saygı duyuyorum. Çünkü o başka bir şey. Zor bir şey yapıyorlar ama onları da bizden ayrı görmüyorum ki. Hepimiz müzisyeniz sonuçta, bir yere gittiğimizde çalıyoruz, millet de onu bekliyor zaten. ‘Hadi biraz muhabbet edelim’ dersen ‘Çal lan’ derler, onlara da düğünde öyle diyorlar.

  

 Peyk’in Eylül’ün sonunda yayınladığı klibi: Paydos

 

‘DÜŞÜNSENE ABİ, LİTRELİK KOLA KAPAĞINDA ADIN YAZIYOR’

Ama Peyk’i ayıran nokta, düğüne gidip müziği yapacak ama para kazanmayacak olması. Sadece o dostları için. Ben gideceğim bir parfüm firmasının reklam aracı olacağım, sonra ertesi gün ‘Bu parfüm çok kötü’ diyeceğim. Burada şöyle bir tehlike var. Birincisi o parfüm gerçekten çok kötü ve bunu kakalayan kişi olarak da ben adiyim. Çünkü o parfümü satmasına destek oldum. İkincisi, o parfüm çok güzeldi ama ben de gittim parfüm reklamından parayı kazandım. Seyirci iyi parfümü neden kötülediğimi sorgulayacak. Bunların hiçbirinin Indie’likle bir alakası yok. Ne oldum ben; ticari müzik yapan bir adam. Söylediğim şeyler tabii Indie açısından. Ama pop olsaydım eller havaya abi, eller havaya yani. Git istediğin parfümü sat. İşte Fanta, hadi beraber turne yapalım. Bize hiçbir zaman böyle bir teklif gelmedi ama gelseydi de o tür bir turne teklifini reddederdik. Düşünsene abi, litrelik kola kapağında adın yazıyor ve seni dinlemek için kola kapağı topluyor insanlar. İçinde on tane şeker var kolanın, onu içen çocuğun öldüğünü biliyorsun. Sigaradan daha zararlı, çoğu ülkede reklamını yapmak yasak. Ha, hiç mi sponsorluk olmaz. Mesela lahmacuncu sponsor olabilir, sponsor oluyorsa güneş enerjisiyle çalışan bir firma falan; olur yani.

Şarkıların hepsinin bir hikayesi, daha doğrusu bana hissettirdiği haliyle de macerası varmış gibi. Çok mu maceracıyız? Nedir bu sözlerin sırrı?

Bir dönem hızlı yaşadık, doğru. Yani orada ne söylüyorsak o ya da sen ne anlıyorsan o.

Günlük gibi yani?

Tabii, baya günlük gibi. Azrail bile olsa evet, aynen o, tarihi de belli. Alkemer Karakolu, 7 Temmuz baskını. Aç bak, internette var mı öyle bir haber bilmiyorum. Doğu’da olan çatışmaları o zamanlar yansıtmıyorlardı. Orada olanları hep anlatıyorum, niye anlatmayayım. 19 yaşındayım, beni sen kahraman tribine sokup gönderiyorsun. Kim kimi öldürünce cennete gidiyor? Bunları neden rahatlıkla söylüyorum. Çünkü orada 18 ay askerlik yaptım. Çünkü toplum çok ikiyüzlü. Al işte, dört yıl önce Fethullah için kurban kesen adam şimdi sokakta Fethullahçı arıyor. 140 milyar doları olduğu söyleniyor bu adamın, ben mi verdim? Ben şimdiye kadar kuruş kaptırmadım bunlara. Bir hayır yapmak istediysem kimin ihtiyacı varsa ona elimle verdim parayı.

‘İNSANLAR ÇOK ÖBÜR TÜRLÜ KONUŞUYORLAR’

Mesele dürüst olmak. Bir gün bana dandik saat kakalamışlar. Renkli renkli su saatleri var ya hani. Saati veriyorum dökülüp kırılıp geri geliyor. Satmayacağım bunları dedim. 4 bin dolarlık saatten bahsediyoruz. Millete satıp küfür yiyeceğime dedim ve çuvala koydum, bir okulun önüne götürdüm. Okuldaki çocuklara verip “Bunları herkese dağıtın” dedim. Bana malı satan adam da o malın dandik olduğunu biliyordu ama buna rağmen sattı. Ben her zaman dürüst oldum ticarette de, müzikte de. Dün de, bugün de ne söylediysem o.

Mesela ben sokak ağzı konuşurum. Biliyorsun, seninle öbür türlü de konuşurum. Ama öbür türlü konuşmaktan nefret ederim. İnsanlar çok öbür türlü konuşuyor çünkü. Entelektüellerin argodan uzaklaşması beni üzüyor. Biz çok elit takıldık aslına bakarsan. Peyk’i öyle algıladı insanlar. Şarkılarda felsefe var, edebiyat var… Git adama derdin neyse onu anlat.

Peyk bu deliliğin içinde insanlara bir ada gibi geliyor. Çünkü sen kendini buluyorsun orada. Saklanacak bir yerin yok bu ülkede. Para için çok koştum zamanında, sonra doğuya gittim, sonra geldim vergi aldılar benden. Çalış, koştur… Çevremdeki diğer iyi insanları görüyorum, bu olanlarda o insanların hiçbir suçu yok.

Baktığımızda 25 yılınızı doldurmuşsunuz. 25’inci sanat yılınız kutlu olsun.

(Gülüyor) 25’inci sanat yılımız. Sanat hem de ha!

24 olsaydı kutlamazdım, 25 yuvarlama rakam.

Tam ticaret abi. Neydi o, Scorpions. 50’nci sanat yılı! Abiler siz geçen sene de final yapıyoruz deyip geldiniz Türkiye’ye. Ne ekmeğini yediniz babacım bu sanat yılının aynı şarkılarla. Abi bunu yaz, 70 yaşına gelip de hala aynı şarkıları söylüyorsak biri bizi öldürsün. O müzisyen zaten ölmüştür yani. Yeni şarkısı var mı, yok. Müzisyenin yeni şarkıları olmalı.

 

‘O KADARA ÇALACAK OLDUKTAN SONRA DÜĞÜNCÜLÜK YAPARIM’

(Röportajı dinleyen ressam Huri Kiriş’ten gelen soru) Roger Waters The Wall’la geziyor mesela, o konuda ne düşünüyorsun?

Bence o bambaşka bir şey ama. Bazı insanlar vardır konu dışıdırlar. (gülüşmeler) Roger Waters’la Duman’ı karşılaştıralım. Duman 60-70 bin lira alıyor konserlerden, peki ne veriyor karşılığında görsel olarak? Sadece hiçbir şey. Roger Waters şimdi tek gitar gelse 350’den bilet satar mı, satar. O zaman bu adam niye 1,5 milyon dolara sahne kuruyor? Çünkü sana saygı duyuyor ve kafa yoruyor, bununla ilgili gidip çalışıyor. Sadece Duman da demeyelim, Türk grupları diyelim. Biz ne yapıyoruz abi, 60 bini kaptık, hop adam başı 10’u sal yoluna bak… Mevzu bu. Büyüğü de böyle küçüğü de böyle. Biz İstanbul’un çok ünlü bir mekanında konser yapıyoruz, görsel koyacağız diyoruz; adam bize “sen küçük bir grupsun, ne işin var görselle” diyor.

Peyk ticari olarak başarısız bir gruptur. Çok başarısız bu anlamda, ben de kabul ediyorum. Peyk’in yaptığı müzik ve sahnedeki performansıyla aldığı para arasında resmen uçurum vardır, kabul et. Menajere bunu söylüyorsun; sana “Abi yani sizin müzikler de… Biz sizi satamıyoruz” diyor, 3 bin liraya bağlamaya çalışıyor. O kadara çalacak olduktan sonra ben düğüncülük yaparım, insanlar da eğlenir ben de eğlenirim yani. İçki de veriyorlar pasta da, bahşişi de var hem (gülüşmeler).

 

‘GRUPLARI MENAJERLER DAĞITIR, MENAJERLER TOPLAR’

Arada altın takan olur belki…

(Gülüşmeler) Hem de evet yani. Şaka bir yana salon tutmak, salonlarda insan gibi konser yapmak ya da hiç yapmamak; düşüncem bu.

Epey bir yol arkanızda kaldı. Her grup bir hedefle kurulur. Sizin başlarken hedefiniz neydi ve şu zamana gelindiğinde hedefleriniz de ne değişiklikler oldu?

Hiçbir hedefimiz yoktu abi. Hiç hedefi olmayan grubun başarısı da en çok oradadır. Çünkü hedefler koyan gruplar… O hedefler yalan yani. Grupları menajerler dağıtır, menajerler toplar. Hedef koydun mu menajer girer devreye. Sonra sensin, benim muhabbeti başlar. Şimdiye kadar gruptaki elemanlarla birbirimizi kırdığımız döktüğümüz de olmuştur. Tek sebebi de şarkı daha iyi olsun. Birbirimize hiç acımadığımız zamanlar da, küstüğümüz de olmuştur ama biz hep şarkı derdindeydik. Bizim grupta parayla ilgili herhangi bir sorun olamaz. Birçok grubun hayalini bile kuramadığı teklifleri de almıştır bu grup. O teklifleri yapanlar “Sen kimsin bizi reddediyorsun” da demiştir. Ne olacak, ediyoruz işte. Biz de insanız. Bir reklam filmi teklifi geldi, hiç alakasız bir petrol firmasından. Firma bilmem ne şarkısını Peyk söylesin demiş. Biz de ne alakası var dedik. Firmadan birisi seviyor demek ki.

Şarkı yapmak, bunun için yaşamak önemlidir. Bunu yaparken de kendini bağlaman gerekiyor. Ne anlattıysan onu yapman gerekiyor. Biz dizilerle, dizi kültürüyle ilgili söz yazdık mesela. O zaman dizi film müziği yapmamamız gerekiyor. Mesela “Dol gözüm dol diziler onca / Bakıp dururlar insanlar anca” diyoruz. Ben sırf kendimi bağlamak için yazdım onu.

Bunu yapsan ünlü olursun ama…

Olursun tabii. Ama dizi ünlüsü olursun. Kaşen 10’a çıkar, sonra da 4’e iner. Çünkü o müzik o diziyle anılır, dizi kalktığında sen de kalkarsın yayından. Yapana bir şey demem ama bana göre bu doğru bir yol değil. Ama iyi bir sinema filminden bahsetmiyorum tabii ki. Hatta kısa film bile. İyi bir kısa film, iyi bir uzun metraj, iyi bir tiyatro oyunu, müzikal; bu tip şeylerde grubun kendini var etmesi gerekir. Ama bu tip gruplar yok.

(Röportajı izleyen fotoğrafçı Diren Düzgün’ün yorumu) Ama dizi müziği yapsanız da, sizi düzenli dinleyen birisi olarak benim aklıma hiçbir şekilde böyle bir yorum gelmez.

Doğru. Ama bizim de şöyle bir kaygımız var... Müziği sadece performans yapalım da oradan bir para alalım diye yapmıyoruz.

 

‘YAVUZ TURGUL DİZİ YAPMIŞ DA BİZ Mİ ÇALMADIK’

Müziğini yapacağı diziyi izleyebilir miyiz, izleyemez miyiz; bence biraz bununla da alakalı.

Kim yapmış diziyi, bir de o var. Yani Yavuz Turgul dizi yapmış da bize teklif getirmiş değil. Sinema filmi dedim, orası da yanlış anlaşılmasın. Yavuz Turgul dizi film yapsa belki tükürdüğümü yalarım (gülüşmeler) ama mesela Kutsal Damacana 8’i yapmam yani. Buradan duyurayım. Yapmam, hakaret addederim. Ha diyeceksin ki kaz kafalı mısın? Evet kaz kafalıyım. Abi bizim kitle var ya, bombaya kafa atıyor. “Ankara’da 9’da bomba patlayacak” diye Kanada Başkonsolosluğu’ndan açıklama yapıldı, Kızılay’da 100 kişi yoktu ama bizim konserde 150 kişi vardı. Hadi biz geliyoruz, manyağız; siz de mi manyaksınız dedim. Evet dediler (gülüşmeler).

 

 

 Eylül’ün son günlerinde yayınlanan ikinci klip çalışması: Halim Yok

 

‘AZİZ NESİN’İN HİÇBİR ESNAFA TAKTIĞINI GÖRDÜNÜZ MÜ?’

Çünkü diğer insanlar konserlerini iptal ediyorlar. Niye iptal ediyoruz konserlerimizi? IŞİD bunu iptal et, yapma diye korkutuyor zaten. Dizilere de bu yüzden karşıyım. Diziler ‘evde otur’ diyor. Ertesi gün de tekrarı var, sen oraya bağlıyorsun kendini. Bir de reklam koyuyorlar; 3,5 saat! E işte gece hayatı diye bir şey kalmıyor. Kültür kalmıyor, tiyatroya, sinemaya çıkmıyor insanlar. Dün Özgür’le (Ulusoy) aynı şeylerden konuştuk. Televizyonda çocuk tiyatroları vardı eskiden, hatırlar mısın? Keloğlan vardı; Rüştü Asyalı, büyük tiyatrocu. Ve o adam çocuk oyunları yapıyordu. Hem küçüklere hem büyüklere hitap eden işlerdi bunlar ve de gerçek edebiyattır. Levent Kırca’nın arkasından konuşuyorlar, dalga geçiyorlar. Yahu o adamın yaptığı şeyler… Kırca darbeyle ilgili parodi yaptı, bu herifler gerçeğini yaptı. Adam onu şaka diye yapmıştı, “Allah Allah, 20 tane kanal var, hangisini el koyacağız” demişti. Aynen de öyle oldu. Sanatçılar yaşadıkları ülke için hayatlarını mahvederler. Birçok yazar, tiyatrocu, müzisyen kimse tarafından sevilmez. Halbuki toplumun gerçekten tek dostudur onlar. Bilim adamları da öyledir, sanatçılar da. Aziz Nesin mesela. Yakacaklardı, dinsiz dediler. Ama Aziz Nesin’in hiçbir esnafa taktığını gördünüz mü, birini dolandırdığını, bilmem nerede para istiflediğini gördünüz mü? İsviçre’de hesabı çıkmadı bu adamın. Binlerce çocuk okuttu. Mesela Türkan Saylan’a dinsiz dediler yobazlar. Dinsizmiş bilmem neymiş. Yahu dinsiz olsun, öbürü Cuma’ya gitti de ne oldu yani!

Sizinle birlikte birkaç grubun açtığı yoldan özellikle son yıllarda sayısız grup yürümeye başladı. Tarz olarak diyorum… Aralarında kısa sürede ünlenenler var. Bu durum karşısında ‘piyasa’nın eskileri ne düşünüyor acaba?

Bizim ne düşündüğümüzden önce asıl olarak seyirci ne düşünüyor? Önemli olan o. Açıkça söylemek gerekirse, biz o furyanın içinde yokuz. Ha bundan nasiplenmiş miyizdir, zaman zaman evet. Çok festival olmuştur, çok grup vardır vesaire. Bunu da reddediyoruz şu an mesela. Çünkü şöyle bir karar aldık… Bağımsız Müzik Oluşumu’nda devam ettirmek istiyoruz bu dayanışmayı. Örgütlü olma çağrısına kulak vermeyen, ‘Abi takılın siz ya’ diyen gruplarla da çok fazla konser vermeyeceğiz. Bağımsız Müzik Oluşumu’nu önemsemeyenleri önemsemeyeceğiz. Indie olmanın gerekleri var. Indie müzik şu mudur; şarkı sözü mü yazılacak, kalemime güvenirim, herkese diss yazabiliriz biz. O yazabiliyorsa yazsın, ben de yazarım yani. Ama mevzu o değil. Bizim derdimiz bugünün kaydını tutup bu kaydı geleceğe haber vermek. Şarkıların zamansız olması önemli mesela. Günceli yakalayıp parsayı toplayan şarkılar peşinde değiliz. O yüzden de Peyk’in de hep böyle olmasını umut ediyorum. Biz öldüğümüzde bile insanların şarkılarımızda o günün gündemiyle ilgili bir şeyler yakalayacağına inanıyorum.

 

‘KÖLELER VE KİLİTLER’İ YAZDIĞIMIZDA DAHA AYLAN BEBEK SAHİLE VURMAMIŞTI’

Mesela Köleler ve Kilitler şarkısını bir menajerle tartışmıştım, o şarkının 70’li yıllara ait olduğunu söylemişti. “Köleler ve Kilitler yazıldığı zaman daha Suriye patlamamıştı, henüz bu göç dalgası başlamamıştı. O şarkı daha yeni yayınlanmıştı, o bebek sahilde ölmemişti, bu dünyanın en büyük olayı haline gelmemişti. Biz bu şarkıyı yaptığımızda mültecilerle ilgili hiç şarkı yazılmamıştı. Biz bunu “A gündem geldi” diye yapmadık yani. Orada kölelerin tarihiyle alakalı, tarih incelemesine dayanan bir çalışma yaptık. Din meselesi, köleliğin evrimi vesaire. Biz bunu yazdığımızda “Piyasa ne der” diye nasıl bakabiliriz ki? Piyasayla ya da senin bahsettiğin yeni elemanlarla hiçbir alakamız yok. Onlar bizimle aynı yıllardan gelmiyorlar, yazdıkları şeyleri gündemi yakalıyor, ünlü oluyor olabilir ama bizimle bir alakaları yok onların. Yazdığın şey dişe dokunuyor mu, ne anlatıyor, hesaplı kitaplı mı yazılıyor; ben buna bakarım. Kinlenen bir savcı Peyk’e istediğini yapar mesela. Çünkü Peyk öyle şeyler yazdı ki… Sadece o dediğin şekillerde ünlü olmadığımız için bizimle uğraşmıyorlar. Kare Kafa’da “Bu ülkede özgür olmak suç artık” diye yazdık. Metaforu da geçip direkt söyledik çoğunlukla. Indie olduğumuz için değil, buna inandığımız için böyle söyledik.

 

MADDE MADDE INDIE GRUPLARI BEKLEYEN TEHLİKELER

Indie grupları bekleyen tehlikeleri söyleyeyim. Bu genç arkadaşlar bunları dikkate alırlarsa… Aynı yollardan geçmemişsek bile o boku koklamışızdır yani. Bir, PR çalışmaları. PR çalışmaları, ilk olarak, maden ocaklarında ölümüne çalıştırılan işçilerin aslında iyi koşullarda çalışıyorlarmış gibi görünmesi için kurulmuş tezgahlardır. Kölelik sadece Afrika’dan kaçırılıp Amerika’da satılmakla olmadı yani. Kölelik şimdi de fabrikalarda kurulan düzende vardır ya da atölyelerde çocuk işçilere yapılan muameledir kölelik. Ben bunu kitaplardan da okumadım. 13 yaşımda alüminyum doğramacı çırağıydım. Güvenliği olmayan şartlarda, sigortasız bir şekilde çalıştırılıyordum. PR çalışmaları kolayı gülümseyerek satar. Ha bu işe girmek istiyorsan sen bilirsin, hayırlı işler. Dolayısıyla PR çalışmalarına dikkat etsinler, bir bu. Indie grubun Indie grup olarak kalabilmesi için buna dikkat etmesi gerekir.

İki, örgütlenmek zorundayız. Bunu başaramazsalar onları bekleyen son da o Köleler ve Kilitler’de anlattığımız insanlardan farklı olmayacak. Bunu bilmedikleri sürece hiçbir yere varamayacağız. Hepimiz varamayacağız. Zavallı, bar köşelerinde çalıp barın sahiplerine yakalık yapan, menajerlerin kurup dağıttığı gruplar haline gelecekler, gerçek olamayacaklar hiçbir zaman.

Üç, yazdıklarının arkasında dursunlar. Senin de bildiğin piyasadan birçok adamla ilişki içindeyiz ama sevilmeyiz pek.

Serdar, Özgür falan daha sevecenler de sen biraz köyün delisisin.

Hiç de umurumda değil. Bunları söylemesem rahat edemem. Çünkü onlar bizi itecekler, biz de onları iteceğiz. Konserimizde bize kötü davranan bir bar sahibiyle ilgili yazdığımız bir yazı var. Saygı yok bir şey yok.

Bir kısmına girdik gerçi ama… Son dönemde her şeyden şikayet eder hale gelindi. Gün geçmiyor ki bir müzisyen arkadaş şunu yaşadım, bunu yaşadım diye feveran etmesin. Konser mekanlarından, yapımcı şirketlerden vesaire… Sahnesizlik biraz, biraz müzisyenlerin yalnızlaşması…

Niye yalnızız abi! Biz bir oluşum kurduk, 300 tane pırıl pırıl genç müzisyen geldi. Bir konuşmaya başladılar, çocuklar derya yani. Ben de bir şeyi bildiğimi sanıyorum. Soru neydi? (Gülüşmeler)

Ben genel olarak söyleyeni, dinleyeni ve ortamı hazırlayanıyla bir kültürün bütünlüklü bir şekilde köreldiğini düşünüyorum. Sen de böyle düşünüyorsan şayet, ne olup ne bitti de bu noktaya gelindi?

Turnede ben hep şoförlerle konuşurum. Şu grup kim, en gereksizi hangisi vesaire diye sorarım. Grupları taşıyan şoför en doğrusunu söyler; bunlar efendi, şunlar adi gibi… Gerçektir de bu. Nedir kriteri?

‘BEN MÜZİSYENİM KARDEŞ, BANA SAYGI GÖSTERECEKSİN’

Kendisine saygılı yaklaşılması.

Evet. Bara gittiğinde de bunu isteyeceksin. Sen bunu istemiyorsan şikayet de etmeyeceksin. Biz bir yere gittik, ismi önemli değil firma kendini bilir, bize kart vermeye kalktılar. Üçer tane bira içeceksiniz falan. 20’nci yıla girmişiz. Adama dedim ki, al bunları genç çocuklara ver, biz istemiyoruz içki miçki. Su ver sahneye yeter, ben senin içkini içmem. Biz buraya bomba patlama ihtimaline rağmen geldik, kahramanlar gibi çıkıyoruz sahneye para umrumuzda olmadan ve sen karşıma geçmiş içki hesabı yapıyorsun, bize içki fişi uzatıyorsun. Kaşe yok, garanti yok bir de, kapıya çalıyorum çünkü. 5 kişi gelse benim gelirim odur, kahraman gibi çıkıyoruz oraya. Şimdi bu ona göre ayıp değilse, müzisyenin o adama “Ben o sandığın müzisyenlerden değilim” demesi lazım. Biz müzisyeniz kardeş, bize saygı göstereceksin. Burayı biz var ediyoruz. Çünkü burası müzikhol. Müziği çıkarttığında hol burası, hiçbir şey.

Gerektiğinde, korksak da o korkuları yenebiliyoruz. Burada müziğimiz bize yardım ediyor. Çünkü bir bu araçla geleceğe haber veriyoruz, tıpkı Köroğlu gibi. Kim hatırlıyor ki Köroğlu'na zulmeden Bolu Beyi’ni?

Benim inandığım insanlar, idollerim var. Marlon Brando var, Muhammed Ali var. Indie müzik yapanlara söyleyeceğim tek şey Muhammed Ali’nin 8’inci raundda George Foreman’ı indirdikten sonra söylediklerine baksınlar. Orada inandıklarını söylüyor adam, ona buna yaranma derdi olmadan. Ama ben orada daha büyük bir şey görüyorum. İnandığı idealler için bağıran, Amerika’nın ona, zenci halkına yaptığı baskılara karşı bağıran Kara Panterler’in duruşunu görüyorsun gözlerinde. Foreman ki hayatında bir daha nakavt olmadı. En iyi çağında Foreman’ı indirdi Muhammed Ali. Ama bunu yaparken 8 raund dayak yedi. Ben o maçı baştan sonra defalarca seyrettim ve o kısmı Don Kafa’nın klibinde de kullandım. Orada Amerikan emperyalizmiyle dalga geçti. Muhammed Ali’den çok daha iyileri, bir yumrukta karşısındaki adamı dağıtan boksörler vardı. Ama Muhammed Ali hafızalarda, onlardan hiçbiri tarihe miras kalmadı. Sadece Muhammed Ali kaldı, neden? Çünkü arkasındaki düşünceler yumruklardan daha güçlüdür bazen.

 

‘ÖNCE ROCKSTAR OLMADIĞINI GÖR, EMEKÇİ OLDUĞUNU BİL’

Marlon Brando da öyle. Oscar ödüllerine bir Kızılderili yolladı, “Bu ödülü Kızılderililere veriyorum” dedi. Yani aslında Amerikalılara dedi ki “Kendi ödülünüzü alın…” Bunu yapan adamın sanatı da muhteşemdi, hiçbir eksiği yoktu. Kendilerine güvenmeli Indie gruplar, yazdıklarına güvenmeli. Çünkü onları diğerlerinden farklı kılan, menajerden falan farklı kılan şey bu. Biz 7 kişilik grubuz, adam 3 tane sandalye koymuş kulise. Bana “Ayna masasının üzerine oturma” diyor. “O zaman 7 tane sandalye koy” dedi Ertan da. Bu arada haklıysa konuşacak ama. “Biz bohemiz, aynaları falan kıralım” demiyorum. Bu da şuradan geçiyor. Öncelikle Rockstar olmadığını bilmeli, kendisinin şarkı söyleyen-yapan bir emekçi olduğunu düşünmeli. Bunun bir saçmalık olduğunu, bunların imajmeykırların oyunu olduğunu, topunun saçmalıktan ibaret olduğunu; gerçek sanatçılarınsa bu engelleri rahatlıkla aşacaklarını öğrenmeli.

Sırası gelmişken benim de toplantılarına katıldığım Bağımsız Müzik Oluşumu’na uzatalım mikrofonu. Biraz daha detaylandıralım bence…

Bir sürü şey konuşuyoruz. Benim müzik hayatım bununla geçti, inandıklarımı söyleyip, “Hadi yapalım” demekle. Yaparken elden geldiğince de yardımcı olmak. Biz oraya soyunup geldik, sen de soyundun. Herkes buraya soyunup gelsin, bu iş olsun; örgütlenelim. Oyuncu sendikası var, niye müzisyen sendikası yok. O toplantıya bazıları da panikleyip ne yaptığımızı görmeye geldi, “Bunlar bize tehlike mi” falan diye.

Arka sıralara kurulup “Ben yapımcıyım” demeler falan…

Bazısı da ona geldi tabii. Oysa o toplantıda da söyledim, demek istediğim şey çok küçük bir şeydi… 8’inci raund’da Muhammed Ali Foreman’ı dövdü ve ona boksu yasaklayan, onu Vietnam’a malzeme olmadığı için Amerika’dan sürenleri de dövdü o gün. Anlattıklarından ziyade o gözlerindeki kararlılığa baktım.

Bak, sınıf bilincinden konuşmaya başlayınca bu ülkede insanları afakanlar basar. Ama gerçek de odur. Sen bir işçisin, sınıfını bil, ona göre örgütlen, bununla ilgili kitapları oku, haklarını öğren, neyin karşısında ne demen gerektiğini bil. Neden örgütlenmen gerekir; en basiti seni götürmeye kalktılar mı avukatın gelir “Hayırdır, sen kimi alıyorsun” der.

‘YARIN ÖRGÜTLÜ OLMADIĞIN İÇİN SANA İSTEDİĞİNİ YAPACAK BU DÜZEN’

İşte bu noktada Bağımsız Müzik Oluşumu diye bir şey yapmaya kalktık. Orada tasarladığımızın üzerinde bir beklenti oluştu. Tanışma gibi bir şey oldu şimdiye kadar aslında, bitmiş, tamamlanmış bir şey yok. Gelmeyenler oldu. Rockstar tribinde olanlar var, “Aman menajerle sorun yaşamayayım” diyeni var ya da “Benim hiçbir şey umurumda değil” diyen de oldu. Öylelerine bir şey demiyorum. Saygı duymuyorum ama. Yarın sıra sana gelince örgütlü olmadığın için sana istediği şeyi yapacak bu düzen, o zaman göreceksin Rockstarlığı. Bak çok basit… Örgütlenelim, ben seni koruyayım, sen de beni koru. Kimin sigortası var bu sektörde, sigorta haklarımızı savunalım. Kültür yapıyoruz biz ya! Hayatımı halka müzik yapmaya harcıyorum, devlet benden kira alıyor salon için. Bana bir halt da vermiyor. Avrupa’da turne yapmak istersen belediyeden 10 bin Euro ödenek çıkartırsın, sonra da dolaşırsın Fransa’yı, bilmem neyi. Biz de nasıl oluyor? Uğur Işıldak bile kültürcü işte.

Müzikten para kazanmak meselesi de büyük bir tartışma. Burada çok büyük adaletsizliklerin olduğunu duyuyorum sürekli…

Para kazanmak da bir problem yok. Bir bara gidiyorum. Bu adaletsizlikleri direkt bar sahibiyle de tartışırım, tartıştım da… “Seni mainstream (ana) gruplar ayakta tutmuyor, sen parayı bizden kazanıyorsun” dedim. Bize 300 lira 500 lira para veriyorsun, biz o kadar insan dolduruyoruz oralara en ölü günlerde. Biz Perşembe günü o insanları o mekanlara sokan kişileriz, Salı günlerini yaratan ve yaşatan biziz. Cuma günü A grubuna veriyorsun belki 40 bin lirayı, sonra beni festivale 2 bin liraya çıkartmaya çalışıyorsun. Birine 40 bin diğerine 2 bin; çok adaletsiz. Yaptığımız müziklerde böyle herhangi bir fark yok. Mesela Zeytinli Rock Festivali. Oraya keşif sahnesine gelenler yol paraları bile verilmiyor. Her sene 30 tane grubu bedavaya çaldırıyorlar. Gencecik müzisyenler orada aç karnına çalıyorlar, 1 lira bile kazanamıyorlar. Bunu açıkça söyleyen başka bir müzisyen var mı? Haberi olduğu halde bu sömürüye dur diyen var mı? Yok!

Mainstream gruplara da ayrı bir sözüm var, kendilerine dikkat etsinler. Şu dakikadan sonra karşılarında genç gruplar var ve yaptıkları müzik bir halta benzemiyor. Bunu da açıktan söylüyorum. O ‘mainstream’ denilen gruplar kendilerini geliştirmiyorlar. Kazandıkları parayı müziğe harcamıyorlar ve insanlara yardım etmiyorlar. Direnişe katılmıyorlar! Öyle “Ben gittim abi, Gezi Parkı’ndaydım, onun için şarkı da yazdım”la olmuyor. Biz yazmadık çünkü Gezi Parkı’ndaydık. Gaz yemekle şarkı yazmak aynı şey değil abi, bunları yazın! Benle kavga edebilirsin, beni sevmeyebilirsin de. Ama ben gerçeği senin yüzüne haykırıyorum, arkandan konuşmuyorum. Bizim yapacağımız şey, ‘mainstream’ler de dahil olmak üzere Oluşum’a sahip çıkmak. Oyuncular Sendikası nasıl kurulduysa biz de bunu kendimiz için yapmalıyız. Kendi plak şirketi olan, kendi üreten, kendi sitesi, kendi tanıtımı, kendi medyası olan, yeri geldiğinde devlete bile lafını çekinmeden söyleyecek kadar güçlü bireylerden oluşmuş binlerce üyeli bir sendikaya koşmak. Bunun önüne menajerler de atlayabilir, mekan sahipleri de atlayabilir…

 

‘VER AKP’Lİ AMCAYA RADİOHEAD’İ, AMCA KENDİNİ KAYBEDER’

Önüne atlar ama…

Önüne atlarlar tabii, engel olmak için. Onlara da söylüyorum, pislik yapıyorsunuz yapmayın. Bu gemide hepimiz birden batıyoruz çünkü. Müzisyenlerden size bir kötülük gelmedi. Şu ana kadar her şeyden çaldınız, müzisyen emeklerinden hep çaldınız ama o müzisyenler yine gelip müziklerini yaptı yani.

O mekanlardan yüz tane, bin tane daha olsun; bir şey değişmez ki. Biz gündüz konserleri dedik, çocuklara, gençlere ulaşmak dedik. Asgari ücretin bin 300 lira olduğu bir ülkede ucuz konserler dedik, 10 liraya, 5 liraya festival dedik. Gidip devlete, belediyelere salonlarımızı istemek dedik. Devlet kültür-sanata destek vermeli çünkü. Çünkü o salonlar muhtarlar toplansın, eyleşsin diye yapılmadı. Erdoğan’a, Kılıçdaroğlu’na “O salonlar bizim, verin salonlarımızı” demek dedik. O salonların elektriğini, suyunu da beleş yapacaksın. Senin bu insanlara, halka kültürü bedava vermen gerekiyor zaten. Aç bak AKP’nin mitinglerini, 3 tane şarkı çalıyor toplamda. Müziğe kulakları açık değil. Ver o adama Radiohead’i, amca kendini kaybeder. Darbeyi asıl o zaman yaparsın yani (gülüşmeler). Sıkıcılar, anlamıyorlar. İşte Don Kafa’yı bize yaptıran şey bu. O şarkının sonundaki bağırışım bu toplumda deliren bir insanın hikayesi işte. Sen mesela neden Peyk’e saygı duyuyorsun biliyor musun? Sen kendine saygı duyuyorsun aslında.

 

‘İNANIYORUM, 2050’DE DE BİZİ DİNLEYECEKLER’

Müzisyenin tek kalesi var: müzik. Menajerler, bilmem neler onun satıcısıdır. Saygı duyuyorum, bir meslektir. Ama Türkiye’deki anlamı ve icra ediliş haliyle saygı duymuyorum. Çünkü onlar kendilerini “Biz bu piyasanın sahibiyiz” gibi görüyorlar, kendilerini müzisyenden önce görüyorlar. Peyk’in burada “hepinizin”le başlayan bir lafı var ama yer müsait değil. Peki bunu neden diyoruz? Çünkü biz müziğimize güveniyoruz. Biz varız ya, 2050’de de bizi dinleyecekler; inanıyorum buna. Bir şarkı yapacağım, biz öleceğiz ama o ölmeyecek. Bu kadar, bizim motivasyonumuz bu.

 

FOTOĞRAFLAR: Diren Düzgün, Arşiv

 

KENDİMCE BİR PEYK SEÇKİSİ

İrfan Alış’ın mitinglerde söyleriz belki bir gün dediği, Muhammed Ali’li Don Kafa:

 

Röportaj sırasında bolca değindiğimiz Köleler ve Kilitler:

 

Gamsız Öküz yalamışım kasabımın bıçağını:

                                              

Hayli yalın bir İstanbul yorumu:

 

 

Oğul nettin sen / Kendin kazıp mezarını / Kendin gömdün sen

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri