17
Kasım

Atatürk’ün Hayatı Ama, Nasıl?

17 Kasım 2016 Yazar: Aytuna Tosunoğlu | Köşe adı: ..
Tüm Yazılar

İyi bir biyografik film (yaşamöyküsü filmi) tıpkı kaynağı olan biyografik çalışma gibi metinsellik de taşıyabilen bir eserdir. Film yönetmeninden beklenen, film kişisinin yönetmeni teslim alması değil, önüne geçebilmesidir. Yönetmen yaratıcı yeteneğini anlatım yeteneği ile birlikte sergileyebilmeli... Geçmiş hatırlanırken  bir ideolojiye hizmet etme durumu ile beraber ortaya çıkar. Oysa geçmişin kişileri, nesneleri ve olayları izleyicinin önüne konmuş sabit ve değişmez veriler olmanın ötesine geçmeli...

 

AYKIRI AKADEMİ - Aytuna TOSUNOĞLU *

Ne güzel demiş, Marcel Proust; “Yaşananlar geçmişte kaldığında, insanlar öldükten, her şey kırıldıktan ve parçalara ayrıldıktan sonra yine de yalnız, daha kırılgan ancak daha canlı, daha gerçek dışı, daha inatçı, daha inançlı; nesnelerin kokusu ve tadı uzun bir süre boyunca dengede kalır, tıpkı geride kalan her şeyin yıkıntıları arasında hatırlanacakları o anın gelmesini bekleyen ve uman ve yeniden bir araya gelmenin sonsuz mabedinde varlıklarının en küçük ve neredeyse tutulamayacak damlasında bile kendinden emin olan ruhlar gibi…”

İyi bir biyografik film (yaşamöyküsü filmi) tıpkı kaynağı olan biyografik çalışma gibi metinsellik de taşıyabilen bir eserdir. Film yönetmeninden beklenen, film kişisinin yönetmeni teslim alması değil, önüne geçebilmesidir. Yönetmen yaratıcı yeteneğini anlatım yeteneği ile birlikte sergileyebilmeli... Geçmiş hatırlanırken  bir ideolojiye hizmet etme durumu ile beraber ortaya çıkar. Oysa geçmişin kişileri, nesneleri ve olayları izleyicinin önüne konmuş sabit ve değişmez veriler olmanın ötesine geçmeli...

Bizim kuşak (1960’larda doğanlar) iyi hatırlar: İlkokul çağına gelindiğinde hediye edilen (ve) ilk roman olma özelliğini koruyan Kemalettin Tuğcu’nun, belden aşağısı tutmayan bir yazar olduğunu, bu rahatsızlığına sebep olan babasını yaşadığı sürece affetmeyen (Nemika Tuğcu öyle yazar) Tuğcu’nun romanlarına konu olan baba/üvey baba/dede karakterlerinin kendi babasının bir uzantısı olduğunu keşfetmek onu ve yazdıklarını anlamak yolunda önemli bir adımdır. 1950’li yıllarda lüks yatıyla, Akdeniz’in seçkin koylarını her yaz mevsimi geldiğinde turlayan iki yolcu: Aristotle Onassis ve Winston Churchill... Güvertede ikisi karşılıklı soğuk içeceklerini yudumlarlarken kapitalizmin, elinde para ve güç olanlarca nasıl şekillendirildiğine tanıklık etmek ilginçtir, bu konularda düşünene kendini onaylatır.

Günde 40 ila 50 adet sigara, 10 ila 15 bardak Türk kahvesi içen Mustafa Kemal Atatürk’ün akciğer kanserinden değil de sirozdan ölmesi günümüz sigara sansürü mania’sı göz önünde tutulduğunda düşündürücüdür. İsmet İnönü, Salih Bozok, Kılıç Ali, Refet Bele, Nuri Conker, Kazım Karabekir, Yakup Kadri, Fahrettin Kerim, Rauf Orbay, Halide Edip ve daha birçokları uzun yıllar Mustafa Kemal’in ve sonra Atatürk’ün sofrasında sigara (da) içtiler. İçmeyenler de masada yerlerini aldılar. Kaç tanesinin akciğer kanserinden ölmüş olabileceğini araştırmak ilginç olabilir! Doktorlar boşuna, ‘hastalık yoktur, hasta vardır’ demiyorlar.

Öte yandan, ergenlik yıllarından itibaren uyku problemi yaşayan Atatürk’ün uyuyabilmek için içkiye başlamış olabileceği el yordamıyla bulunmuş değildir. O dönemin Cumhurbaşkanlığı Sekreteri Hasan Rıza Soyak, Atatürk’e içkiyi azaltması için zorlayıcı bir konuşma yapınca kendisini şöyle yanıtlamış; “Fakat ne yapayım ki içmeye mecburum; kafam çok ama beni mustarip edecek kadar çok ve hızlı çalışıyor; vakit vakit onu uyuşturup biraz dinlenmek ihtiyacını duyuyorum. Harbiye ve Erkanıharbiye mekteplerinde iken sabahları beni ekseriya koğuş arkadaşlarım uyandırırdı… Çünkü akşam zihnim herhangi bir meseleye takılırdı; onu düşüne düşüne kafam şişer, uykum kaçardı. Bütün gece, yatağın içinde dönüp dururdum; ancak sabaha karşı, yorgun, bitkin uyuyakalırdım ve tabii kalk borusunu duymazdım… Şimdi de öyle… İçmediğim zamanlar uyuyamıyorum; ıstırap içinde bunalıyorum.” (Cebesoy ve Mango kitaplarında belirtiyor). Uykusuzluğunun nedeni iddialı, hırslı, mükemmeliyetçi oluşu ve çevresini –bir noktada hayatın kendisini- kontrol altına alma tutkusu ile açıklanabilir mi? Hayatta seyretmek yerine, eyleme geçen, soran ve cevap arayan yapıda olanlar heyecanları ile, hayal kırıklıkları ile nasıl baş ederler? Bir başka yaklaşım: Birinci Dünya Savaşı’ndan ve hemen ardından Kurtuluş Savaşı’ndan sağ çıkmayı başarmış olanlar eve döndüklerinde ruhsal açıdan hayatlarına kaldıkları yerden devam edebildiler mi?

Batı medeniyetinin, doğuyu nasıl okuduğunu kuramsallaştırmış bilim adamı ve akademisyen Edward Said’in doğu ve Batı arasında kalmış bir çocukluk ve gençlik yaşamış olduğunu bilmek onun araştırmalarının, bulgularının altını sağlamlaştıran bir olgudur ve ilginçtir; Mustafa Kemal Atatürk’ün de ayağı doğuda, yüzü Batı’da duruşunun nedenleri üzerinde düşünülmesine yardımcı olabilir.

Yukarıda söz konusu edilen kişiler ve hayatlarındaki birtakım özellikler/alışkanlıklar yazılı biyografik eserlerden alınmıştır. Geçmişte yaşamış, kamuya mal olmuş kişiler söz konusu olduğunda biyografi, bir insana nufuz etmenin en iyi yollarından biridir. Eskilerin hayattaki seçimleri biyografileri sayesinde bilinebilir. Bir yazarsa söz konusu olan, onun bir kitabı nasıl yazdığı, yazmadığı zamanları nasıl geçirdiği bilinmiyorsa onu ve yazdıklarını tam olarak anlamış sayabilir miyiz kendimizi? Biyografi aynı zamanda, devlet adamlarının hayat deneyimleri ile yaptıkları arasında bağlantı kurulabilecegini gösterir.

Burada bir yanılsamaya düşmemek gerek; sıradan sanılan bir hayatın içinde de güzel, tiksindirici ya da benzersiz hikâyeler olabilir. Bu nedenle biyografinin bir sınırı yoktur ve olmamalıdır da. Herkesin hayatı ilginç olmayabilir ama biyografik eseri okumadan, filmini izlemeden üzerinde fikir yürütmek zordur. Bir devlet adamının, bir yazarın, bir müzisyenin, bir ressamın, bir felsefecinin aynı zamanda sahici biri olduğunu görmek, zaaflarını öğrenmek eserlerinin değerini düşürmeyecektir. Tam tersi olarak, empati (eşduyum) kurulabileceği için daha iyi anlaşılabilme olanağı doğacaktır.

Batı ve daha ziyade Hollywood sineması için tarihe mal olmuş kişilerin hayatlarını önemli/heyecanlı/seyirlik noktaları üzerinden yeniden kurgulamak verimli bir alandır. Hem egemen ideolojinin söylemini yaymak hem de çerçevesi çizilmiş din ve ahlakın insanları bir araya getirme gücünü göstermesi açısından bu filmler önemli mecralara işaret ederler. Batı kaynaklı biyografik eserleri yazanlar sonra da bu yazılanları senaryolaştırıp filme çekenler, anlattıkları kişiye karşı yansız bir tutum izliyorlarmış gibi görünseler de bu yazar ve yönetmenlerin yansızlıkları olaylar, kavramlar söz konusu olduğunda net bir taraf tutma hali sergileyebilmiştir. Bir örnek olarak; Sylvia Plath’ın hayatının bir bölümünü anlatan sinema filminde, Plath’in intihar etmesi ahlaki açıdan eleştirilecek bir unsur olarak gösterilir. Oysa onun baş edemediği hayattan kendi kararıyla vazgeçmiş olması, üstelik bunu kısa sürede gelişen bir delilik hali olarak değil, sekiz yaşından beri onunla beraber büyüyen varlık olarak görmek, Plath’ın bir gün -ama günü geldiğinde- kendi canına kıyma kararını onaylatır bize.

Bizde biyografik sinema filmi sayısı bir elin parmaklarından az (belgesellerden bahsetmiyorum). Batı 115 yıldır biyografik sinema filmi çeker, bizse biyografik eser oluşturmada başvurulacak arşivlerin politik bir unutturma çabasının uzantısı olarak yok edilmesine seyirci kalırız. Mektuplar, belgeler ailenin ününü zedeler gerekçesiyle ortadan kaldırılır. Aynı işlemin devlet eliyle de yapıldığını/yapılageldiğini söylemek mümkün.

Atatürk’ün ilk biyografik sinema filmi “Veda”yı Zülfü Livaneli 2010 yılında gösterime sokmuştu. Can Dündar’ın 2008’de çektiği “Mustafa”, bir biyografik sinema filmi değildir, onun adına Batılılar docudrama diyorlar. Maalesef Livaneli usta da Atatürk’ün hayatını perdeye (ya da beyaz cama) yansıtan diğerleri gibi bir uçuruma düşmüştü: Artık olmayan, yaşamayan birini, Mustafa Kemal Atatürk’ü bulunduğu alanda/uzamda yakalayıp ödünç alamamıştı. Yaveri Salih Bozok’un anılarında yazdıklarını temel alarak bu filmi gerçekleştirdiğini söylerken, Salih Bozok’u da ödünç alamadığını belirtmeliyim. Bellek her zaman ve her koşulda seçici olduğu için çarpıtır. Bir görme biçimi aynı zamanda bir görmeme biçimidir, bir hatırlama biçimi de aynı zamanda bir unutma biçimidir. Detaylar yitirilir. Anılar daha belirsiz, silik bir hale gelir. Zaman içinde genellikle duygusal yoğunluk kaybı yaşanır. Acılar, sevinçler her defasında aynı yoğunlukta hatırlanmaz. Zamanın geçişiyle birlikte yoğunluğu azalan anının silikleşmesini engelleyen güçlü etmenlerden biri de travma ve travma sonrası stres sendromunun çeşitli belirtileridir. Cathy Caruth şöyle diyor;

“Travma geçiren kişiler, imkânsız bir tarihi içlerinde taşırlar ya da bizzat kendileri, bütünüyle sahip olamayacakları bir tarihin semptomları haline gelirler.”

Veda filmine kaynak teşkil eden Salih Bozok’un anıları, travmatik fiziksel ve ruhsal deneyim yaşamış kendisi için hafızasında kendi kendini yineleme kapasitesine sahiptir. Filmde Salih Bozok’un kendisini vurma sürecini en az Salih Bozok kadar kararlı bir şekilde planlayan/görselleştiren yönetmen, Salih Bozok’un travmasını hem irdelemekten kaçarak yok saymıştır hem de değinmemek suretiyle travmaya sahip çıkarak onun anlattığı tarihi imkânsızlaştırmıştır. Lord Kinross’un kaleme aldığı Atatürk biyografisinde Salih Bozok’un intihar teşebbüsü sadece bir cümle ile yer alır, o da dipnot olarak;

“Salih Bozok, Atatürk’süz yaşamaya dayanamayacağı için, onun öldüğü gün kalbine bir kurşun sıkarak ihtihara teşebbüs etmiştir.”

Yazar Andrew Mango’nun yazdığı Atatürk biyografisinde, Kazım Karabekir’in anılarını yazdığı “İstiklal Harbimiz”den de alıntılayarak; biraz daha açıklayıcı bir yorum görülür;

“Atatürk’ün ölümünden birkaç dakika sonra odaya dalan arkadaşı Salih Bozok, onun cansız bedenini görünce tekrar dışarı çıktı ve tabancasını çekip kendini göğsünden vurdu. Kurşun kalbini sıyırıp geçti ve Bozok 1941 yılına kadar yaşamını sürdürdü. Cumhurbaşkanı sekretaryasında çalışan Haldun Derin, alaycı bir ifadeyle “Mutat zevat’tan harakiriye başkaca iltifat eden olmadı,” diye yazdı.

Bozok’un Atatürk sevgisi olaylara yansız bakmasına bir engeldir. Hele ki liderinin ölümünden sonra kendisinde yaşam hakkı görmeme hali, imkansız bir tarihi içinde barındırdığının bir delili olarak karşımıza çıkar. Yönetmenin “Veda” filminde, Salih Bozok’un intihar teşebbüsü, yine yönetmen tarafından “yönetmenin de lideri olanı” yüceltmek üzere kullanılmıştır. Burada farklı bir yaklaşıma yer vermek gereklidir. Sadık Öke, “Teyzem Latife” isimli nehir söyleşi kitabında Fatih Bayhan’a, Latife Hanım’ın düzenli günlük tutma alışkanlığını vurguladıktan sonra diyor ki;

“Salih Bozok da bütün her şeyi tutmuş, kaldı ki Salih Bozok hemen intihar girişiminde bulunmuştur; Mustafa Kemal’in ölümünden sonra yaşayamam ben, diye. Çok enteresan bir intihardır, ölmemiştir, öldürmeyen Allah öldürmez. Bir şanstır ölmemiş olmak ama askeri okuldan mezun ve yaver konumunda olan birinin intihar etmek isteyip ölmemesi ilginçtir. Üstelik bir doktora, bir insanın nereden vurulursa daha kesin öleceğini sormasına rağmen. Ama çok ağırlıklı bir şey, çok etkili bir şey, etkileyici bir şey Paşa (Mustafa Kemal Atatürk) için kendini öldürmek, intihar etmek. (...) Savaş esnasında bir tepeyi geç aldığı için Paşa’nın emrini yerine getiremediğini düşünüp intihar eden Reşat Çiğiltepe’nin bu yaptığına Paşa’nın, intihar kötü bir örnektir, diye intihara kötü bakmasına rağmen Salih Bey’in intihar girişiminde bulunması da ilginçtir.”

Bir Atatürk biyografisi olan Veda filminin yönetmeni, Bozok’un anılarını merkeze oturtarak bir anlatım yolu oluşturmakla, ağır bir travma geçiren bir insanın söylediklerini esas olarak almıştır. Travmanın yoğurduğu anıların silik, belirsiz ve çerçevesiz oluşu çarpıtmanın bir dinamiği olan marjinalize etmekten (Türkçesi uzaklaştırma) başka bir şey değildir.

Bir malzeme bolluğu karşısında yönetmen taraf tutarak kolay olanı seçmek yerine, içinde izleyen herkesin kendisinden, çevresinde olan-bitenden öğrenebileceği, hayatı hep daha iyi bir yere doğru evirme endişesini taşıyarak boş alanlar yaratmak zorundadır. Paul Klee’nin dediği gibi; “Boşluk yaratmak en önemli edimdir. Üstelik bu, gerçek yaratımdır çünkü bu boşluk pozitiftir.”

Bir sanatçı beğendiği, takdir ettiği bir tarih kişisinin hayatını konu eden biyografik sinema filmi çekip ardından bunu bir görevin yerine getirilmesi olarak gördüğünü ifade ediyorsa (Livaneli demişti), politik bir amaca hizmet ediyor demektir. Oysa, Türkiye toplumunun, insanı insana yanaştıran, lider de olsa -eğrisi/doğrusuyla- bu toplumun içinden çıkmış, içten gelen, elle tutulur ve anlaşılabilir biyografik sinema eserlerine ihtiyacı var. Günümüz Türkiyesi’nde bölünmüşlüğü ortadan kaldırma noktalarından biri, boş alan bırakılarak çekilecek olan Atatürk, İnönü, Enver Paşa, Latife Hanım, Ali Çetinkaya ve çeşitli dinsel kimliklerin biyografik sinema filmleri...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Reis isimli biyografik sinema filmi Aralık 2016’da vizyona girecekmiş. Henüz hayatta ve görevde olan bir devlet büyüğünün hayatını filme çekmek propaganda amaçlı değilse, cesaret ister. Bizim yaşamadığımız başka bir hayat bir gizemi ortaya koyar, bu aynı zamanda biyografi türünün de tanımıdır. Merakla beklemekteyim;  acaba bu film izleyicisine perdede gördüklerinin ne denli Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan  ile özdeş olduğunu bilememeyi, ölçememeyi gösterebilecek mi? İzleyicisinin yaşadığı hayata uyan noktaları hissettirebilecek mi? Uymayanları ise sorgulatabilecek mi?

Bu konuda yazarım, yine.

 

 

 

 


* Yazar, Sinemacı, İletişim Bilimleri Felsefe Doktorası

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri