08
Kasım

Sanal Sahte Hakikatle...

08 Kasım 2016 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

...makinelerimiz de aslında bizleriz, bizler’den iz’leriz… Oluşlarımızı birbirinden ayıran yalnızca telefon seslerimizin tınıları, indirilen uygulamalarımız ve duvar kâğıtlarımız oluyor. Bunlar bizi biz olarak belirlerken, aynı bizi ifadesiz bir’diğerlilik haline de sürüklüyor.

 

AYKIRI AKADEMİ - Neslihan YALMAN

İçinde yaşadığımız çağ, varlığımızı giderek tahakküm altına alıyor. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, bilimkurgunun hayatımıza girmesi, teknolojik aygıtların insan ilişkilerindeki etkisi, ‘Tinder’ vb. tanışma programlarının yüz yüze görüşmeyi ortadan kaldırması, kontrolsüz hızın arttığı ve insanların birbirlerine tahammül katsayılarının azaldığı zamanlara doğru evriliyor. Fakat, öyle bir çağ ki, adım atsan niye yere bastın denilecek ve yaratımın bastırıldığı bir ülkede, internet aynı zamanda kişinin kendini ifade etmesi ve özgür bir birey olarak imza taşıması adına işe de yarıyor. Çelişkilerle dolu, çoğu yerde birbirimize yüzeysel ve sahtekâr davranmamız gereken bir çağ bu! Bunun iyi mi, kötü mü olduğunu net şekilde kestiremesem de, yorgunluk, dikkat dağınıklığı, huzursuzluk, kime nasıl davranacağını bilememe, güvensizlik, değer yargılarının görecelik kazanması, güç dengeleri gibi konular baskın geldikleri için, artık güzel anların ve anıların yerini hayatın amaçsızca koşturmacası kaplıyor. Örneğin; aklınızda ‘Sil Baştan’ filminin modern bir ‘Romeo & Juliet’ hikâyesi olduğu fikri varken, yüzünüze bıkkınlıkla karışık bir hüzün çökmüşken, aynı zamanda trafiği, metro güzergâhını, saati, telefonu, interneti, hesap ekstrenizi, sokağı takip etmek zorunda kalıyorsunuz. İnsan başını cama yasladığında ya da bir insanın göğsüne yattığında ne hisseder? Açıkçası artık tanımlayamıyorum.

Çünkü, her türlü duygu durumunu anlık geçişlerle yaşadığımız kronometreler, hadi geleneksele atıfta bulunacaksak kum saatleri gibiyiz. Pusulamızın ibresi de durmuş. Bir yandan ayakta kalma çabası, bir yandan fiziksel ihtiyaçlar, bir yandan da zihnimizin ve yüreğimizin sıkışması… Hepsi aynı anda bir insanın üstüne çullanınca, insan doğası gereği hemen dış dünyadaki rolüne sarılıp, yazdıklarıyla, eğitimiyle, meslekî yıllarıyla, ‘Prof. Orof Morof’ cart curt titR’leriyle, kadın-erkek iliştirilİŞleriyle, aptal SaFtal fotoğraf oyunlarıyla dimdik bir varlıkmış edasıyla ortalarda dolanıyor. Ardından, gelsin ortamlardaki sonsuz yalakalıklar, internetteki aşırı yorumlar, hiç olmadı tamamen içe kapanmalar… Bu ağın içinde, bir de haykıramadıklarınızın biriktiğini ve haykırsanız da bir şeylerin değişmeyeceğini fark ettiğinizi düşünün. En uygun çiftler ayrılıyorlar, en uygun çiftleri oluşturacak potansiyeldeki insanlar birbirlerine uzaklar; çocuk doğursan bir dert ki, çocuklar tehlike altındalar ve çocukların kimileri de artık evsiz yaşıyorlar. Büyük ve beyaz ziyafetlere vakit yok, gürültülü ortamlarda içilen biralara katık muhabbetler saçma geliyor, siyasi hiçbir mesele nihayete ulaşmıyor.

Neden insan seçmediği bir bedene, etnik kimliğe, ülkeye, cinsiyete tıkılıp kalıyor? İnsan neyi aslında gerçekten seçebiliyor? Bizi kendimizden esirgeyen nedir? YAPI!

Yapının değişmeyeceğini, evrenin ‘Big Bang’ ile başladığını, o toz ortamından kaosa (!) geçildiğini, üstüne bir de entropi yasaları neticesinde düzensizliklerin düzeniyle yaşadığımızı düşünürsek, ben büyük bir dehşete kapılıyorum. Sanal lenslerin, daha küçük telefonların etrafı kaplayacağı, çipli günlerin geleceği o ilerleyen süreci görmek istemem. Lakin, onu merak edip, kafamda kurgulayabilirim. Bu yüzden, sanata sığınmaktan başka çarem yokmuş gibi geliyor. Sanatçılar ne olursa olsun, üsluplarıyla dış dünyaya yeniden anlam veriyorlar. Anlamsız dünyaya…

Bu noktada, bir de Türkiye’de yaşıyorsanız (diğer ülkelerde yaşarken ne olur onu bilemiyorum ama) bedeniniz bir yerlere sürüklenirken zihniniz bambaşka sonsuzluklara açılıyor. Geçenlerde dünya saatleri bir saat geri alırken, ülkemizde alınmaması acayip bir algı yarattı mesela. O sırada, ‘Art Academy İzmir’de öğrenci arkadaşlarla gerçekleştirdiğim aylık toplantıya gidiyordum. Elimde 1921’de yazılmış, yaklaşık doksan beş yıllık bir oyun vardı. ‘‘RUR: Rossum’un Evrensel Robotları’’ oyununda ilk kez robot sözcüğü geçiyordu. Düşünsenize, bugün kullandığımız bir sözcüğün, hatta kavramın diyelim artık, ismi ilk kez bir oyunla ortaya çıkmıştı. Üstelik, konuştuğum kimi doğa bilimciler bu konuda fikir sahibiyken, tiyatrocuların aynı konuya uzak olmaları -ki, özellikle Türkiye’dekileri kastediyorum- beni hiç şaşırtmıyordu. Ülkenin en aydın insanları bile zaman bir yöne giderken, hangi gerontokrat çevreyle hangi çağı yakalayacaklardı ya da bir şeyleri yakalasalar ne değişecekti? Üstüne, hicri takvime geçilmesine az kalınmış bir toplumda, insanla robot arasındaki etkileşimi ya da farkları düşünmek kimi artık nereye götürebilirdi?

Metro gelmiyordu, çünkü istasyondaki saatler de durmuştu. Dolayısıyla, yol boyunca politikaları, üniversiteleri, okulları, adliyeleri çöken bir toplumda hangi özgün yazarın değer görebileceğini düşündüm. O yazar ki, yurtdışından teklif alsa ve orada yaşasa, bu sefer de vatanını terk edip gitmiş bir hain olacaktı. O halde, Karel Capek’e soralım; bir sanatçının uyruğu olsa da birebir ait olduğu bir vatanı olmak zorunda mıydı? Üstelik, yüzlerce evrensel konunun peşine takılırken… Tek bir noktadan bakmaya zorlanabilir miydi?

Metro istasyona yanaştı. Elimde kitabım, kitabımda çizdiğim bölümler, heyecanla ‘Art Academy İzmir’e doğru yürürken, artık böyle nitelikli akademilerden, derneklerden başka yerlerin bizleri dönüştüremeyeceğini düşündüm. Türkiye’ye ‘hafif bir Rönesans esintisi’ gelecekse bile, tıpkı halkevleri, köy enstitüleri, sanat köyleri, sanat merkezleri/kurumları gibi ara yüzeylerle gelecekti. Ülkenin çoğunluğu sanatı ve hayatın ara yüzeylerini alımlamak konusunda yetersizdi, çünkü. Neye elinizi atsanız anında -sanat üniversiteleri de dahil- siyasileşiyordu, devletleşiyordu, tekelleşiyordu. Evreni, sanatın biricikliğini, cesaretini ve deneyselliğini, velhasıl kendisini tam anlamıyla hissedebilenlerin sayısı azdı, giderek de azalıyordu. Artık, alanında yetkin bir hocadan müzik, yaratıcı drama, resim dersi almayan çocuk, okulda odun olmaya daha fazla mahkûm kılınacaktı. Birileri legolarla, oyun aracılığıyla çocuklara robot yapmayı öğretirken, çoğunluğun robot sözcüğünün muhtevasını bile tarif edememesi, zaten yıllar önce -1921’de, bir yüzyıl önce- yazılmış esere de yapılmış temel saygısızlıktı. Ne çok şeye geç kalınıyordu, ne kadar çok yarım insan vardı. Bu insanlar nasıl bu kadar uyuşarak, ruhlarını nasıl bu kadar çorak tutarak, evlere, meyhanelere ya da kafelere nasıl böyle kendilerini sürekli atarak varlıklarını sürdürebiliyorlardı? Nasıl şu repliğin üstüne düşünülmezdi?

‘‘… Yabancı makinelerin başında hiçbir ruh aptallaşmasın istedim, bu lanet olasıca sosyal dükkândan bir şey, hiçbir şey kalmasın istedim.’’

Sanatla uğraşıyorsanız, tek umudunuz sizin gibi sanata ilgi duyan insanlarla bir araya gelip, hakikate vurgu yapmak oluyor. Toplantıda her yaş ve cinsiyetten farklı arkadaşlarla ‘‘RUR’’ üstüne konuştuğumuzda, dünyanın distopyaya doğru gittiğini, apokaliptik, post-apokaliptik önermelerle insanın artık bir canlı değil de, bir otomat olacağını vurguladık. Yine, oyunun sonunda Primus ve Robot Helena arasında aşkın filizlenmesiyle de, artık bu kavramın bile çağa vurgu yapılarak yapay zekâ aracılığıyla dönüştüğünü ekledik. Yani, dememiz o ki, yeni Âdem ve Havva mitleri robotların hissettikleriyle (!) oluşacak. Eskiden düşman ailelerin çocukları evlenemezlerken, bugün düşmanlar makinelerimize, bizzat kendi zihinlerimize dönüştü. Nitekim, makinelerimiz de aslında bizleriz, bizler’den iz’leriz… Oluşlarımızı birbirinden ayıran yalnızca telefon seslerimizin tınıları, indirilen uygulamalarımız ve duvar kâğıtlarımız oluyor. Bunlar bizi biz olarak belirlerken, aynı bizi ifadesiz bir’diğerlilik haline de sürüklüyor. Sevdiğini söylersen incitileceksin, küçük bir hediye alsan basit bulacaklar ve beğenmeyecekler, kendini asla açık şekilde ifade edemeyeceksin. Sevmediğini söylesen de olmuyor. ‘‘Beni kimse anlamayacak adam, seni de’’ demiştim, yıllar önce bir şiirimde. Öyle (bir) aradalık hali!.. Vicdan, taşlaşma, duygu iniş çıkışları ve egolar… Yapıya kafa atmadan ilerlenemiyor, atılan kafaysa travma geçiriyor, zonkluyor, kanıyor, çalışmıyor. Ama, insan yapıya kafa da geçirmek istiyor.

Saatler ileri alındıkça, beden bir tahta gibi yerinde donarak sinyal veriyor, akrep onu yüreğinden sokuyor. Umut ise kuş çırpınışıyla manyetiği bozulan bir gökyüzünde çırpınıyor. Kendinizi düşünerek, oyundan şu bölümün altını çiziyorsunuz:

‘‘RADIUS: (Barikatın üstüne çıkar.) ‘‘Dünya robotları! İnsanoğlunun egemenliği çöktü. Fabrikanın fethi ile evrenin efendileri olduk. İnsan etabı bitti. Robotların egemenliğinde yeni bir dünya kuruluyor!

ALQUIST: Öldüler!’’

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri