30
Ekim

Gülriz Sururi: “Anı yazmak, ruhen de olsa soyunmaktır.”

30 Ekim 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

                                                                                                                                                Kudretten çekmiş bir sülüs hattat

         Gülriz gözlerimi

                                                                        ben doğmadan bin yıllar önce

                                                                                                                              eski Mısır’da İsis, Kleopatra, Nefertiti

                                                                                                                              papirüslere resmetmişler

                                                                                                                              yontmuşlar porfir granitlere

                                                                                          bin bin yıllar önce beni.

                                                                                                            (Güngör Dilmen’in Keçiler Türküsü kitabından…)

O, tiyatromuzun tanrıçası… Gerçek bir Cumhuriyet kadını… Küçük bir çocukken adım attığı tiyatro sahnesinde harikalar yaratmış, sesi ve stiliyle unutulmaz rollere imza atmış, ödüller almış, insan ve aydın olmanın erdemine inanmış, bu uğurda yılmadan mücadele etmiş bir yıldız... Zamansız sanatçılarımızdan Gülriz Sururi, kendi doğumundan önce anlatılanlardan başlayarak bugüne kadar yaşadıklarını anı kitaplarına dönüştürürken bizleri de o ebedi gençlik rüzgârıyla sarıyor, sarmalıyor… Zindeliği ve üretkenliğiyle, yaşamöyküsünün izini süren okurda tarifsiz bir hayranlık uyandırıyor. Ayaspaşa’daki güzel evinde ziyaret ettiğimiz Gülriz Sururi, güler yüzü ve tatlı sohbetiyle gönlümüzü bir kere daha işte böyle fethediyor.

 

SÖYLEŞİ – Işıl GEREK

Kıldan İnce Kılıçtan Keskince ve Bir An Gelir kitaplarınızın ardından üçüncü anı kitabınız Zefiros’u okurla buluşturdunuz. Kitaplarınızda sizin yaşamınıza dair anıların yanı sıra ülkenin, tiyatronun içinden geçtiği süreçlere dair de çok önemli bilgiler var. Bu kitabın kapsamını biraz sizden dinleyelim mi?

Bu kitaplara bir sanatçının doğumundan önceden başlayarak ölümüne kadarki yaşam hikâyesi, ülkesine bakışı, küçük hesaplaşmaları diyebiliriz. Son sözü kendim koyma gibi bir huyum olduğundan, başkalarına yazacak bir şey kalmasın diye, noktayı kendim koymak istedim. (Gülüşmeler) Zefiros, bu anlamdaki son kitabım. Bildiğiniz gibi birinci kitabımı, ben doğmadan önce bana anlatılanlardan yola çıkarak yazmıştım. Ailem, çocukluğum, tiyatroya adım atışım… Bunları anlatmıştım, çok uzun oldu, roman gibi nitelendirildi, çok övgü de aldı. O kitabı 40’lı yaşlarımda yazmıştım. Olgunluk dönemimde yazdığım halde o geri dönüş, çocukluğumdan söz edişlerim beni müthiş etkiledi. Benim için mükemmel bir terapi oldu. Ben böyle terapilere, terapistlere inanan biri değilim. (Gülüşmeler) Ama gerçekten bana çok iyi gelmişti. İlk gençliğim, tiyatroya başlayışım, vazgeçişim, sonunda tekrar bunu yapmam gerektiğine karar verişim, Engin ile yaşadığımız aşkı evliliğe dönüştürmemiz, başarılar, ödüller, batışlar, ihtilaller -ki her ihtilalde battık- sonra küllerimizden yeniden doğuşumuz… Yani o ilk kitap benim için gerçekten çok değerli. Ben hayatımda çok değerli isimlerle yaşamak, tanışmak fırsatını buldum -onlar benim için bir hazinedir- işte çok önemli yazarlarımız, ressamlarımız, onlarla ilgili anılarım da var birinci kitapta. İkinci kitaba gelince daha bir olgunluk dönemim, onun içine bir boşanma ve yeniden evlenme sığdırdık. (Gülüşmeler) İkincisi biraz politik yanımın ağır bastığı bir kitap, Selimiye’de sorgulandığım zamanlar falan var. Ve tabii yine ülkeme bakışımı, sanatın ve tiyatronun içinde bulunduğu durumları, yaşadığım kayıpları anlatıyorum. Ve son olarak da Zefiros… Dediğim gibi bence bu üç kitap ülkemizde bir sanatçının doğumundan öncesinden ölümüne kadar yaşadıklarını kapsaması bakımından bir ilk.

Hayatınızı bir nehir söyleşiyle anlatmak yerine bizzat kaleme almanız herhalde sizin tercihinizdi…

Hayır, aslına bakarsanız. Belki bana en başta böyle bir teklifle gelinseydi razı olurdum. Ama bu kadar rahat anlatamazdım sanıyorum. İnsanın eline kâğıdı kalemi alması başka… Benim yazmama Ülkü Tamer neden olmuştur. O zaman Milliyet Yayınları’nın başındaydı. Arkadaşlarımın aşk mektuplarını falan ben yazardım ama öyle ciddi ciddi yazabileceğimi düşünmüyordum. (Gülüşmeler) O zaman öyle nehir söyleşi falan da yoktu, belki olsa seve seve kabul ederdim. İşte Ülkü Tamer o sırada Milliyet Çocuk diye bir dergi çıkarıyordu. “O zaman çocuklar için bir hikâye yaz.” dedi bana. Ben de hiç unutmuyorum, yılbaşından bir gün önceydi, dedemle aramızdaki ilişkiden yola çıkarak bir hikâye yazmaya niyetlendim ama bir oturuşta 3 sayfa yazınca hemen Ülkü’yü aradım ve ben kitaba başladım dedim. Ve o 460 sayfayı neredeyse masadan kalkmadan yazdım.

Yani yazmak size çok iyi geldi…

Kesinlikle. Bir defa kendimle barışmama -hiçbir zaman dargın değildim, hep pozitif bir insan olmuşumdur ama- kendimi tanımama olanak verdi. Kişiliğimin gelişmesine çok yardımcı oldu. Hani hep tiyatro için suya yazılmış yazıdır deriz ya… Öyle gerçekten de… Eğer dizi, sinema yapmıyorsanız, sizi merak eden gençlik soruyor… “Sizi sahnede göremeyecek miyiz?” diyorlar, sizi merak ediyorlar… İşte bu kitaplar bu ihtiyacı bir nebze dindirecektir diye düşünüyorum.

Peki, tiyatro… Aileden gelen bir meslek olması dolayısıyla en başından alınmış bir karar mıydı sizin için?

Yok, aksine ben hiç istemezdim. Evet, tiyatrocu bir ailenin çocuğu olarak kuliste büyüdüm falan ama hiç istemiyordum. Bana ne olacaksın diye sorduklarında, gelin olacağım diyormuşum. (Gülüşmeler) Sonra Muhsin Ertuğrul Bey, babama “Annesi gibi yetenekliyse yolla Gülriz’i tiyatrocu yapalım, çocuk tiyatrosundan başlatalım.” diyor. Babam da hiç istemediği halde kıramıyor. Tabii Muhsin Hoca’ya kim hayır diyebilir… Ben de babamı kırmamak için gidiyorum ama hiç mutlu değilim. Provalara keyifsiz keyifsiz ama söylenenleri yaparak katılıyorken başrolü oynayan kız oyuncu ailesiyle birlikte başka bir yere taşındığı için o rol bana verildi. Yönetmenimiz Ferih Egemen, bu rolü benim oynamamı istedi. İşte o gün hayatım değişti. Mavi Kuş diye klasik bir oyundu, dünya tiyatrosunun tanınan ve çok sevilen piyeslerinden… O ilk alkışın sesini, o sahne tozunu bir kez alınca zaten devamı geldi… Ama dönem dönem mimarlık, terzilik, muhabirlik gibi bir sürü farklı meslek de geçmişti aklımdan.  (Gülüşmeler)

Kitapta çok samimi ve açık sözlü bir Gülriz Sururi görüyoruz. Anılarınızda iyisiyle kötüsüyle bahsettiğiniz insanlardan ve genel olarak okurdan nasıl dönüşler aldınız?  

Vallahi çok güzel tepkiler alıyorum, özellikle internette, Twitter’da, Facebook’ta… Ben bir dokununca hepsine bulaştım, Instagram’a falan. (Gülüşmeler) Hakkında güzel yazılar ve eleştiriler de çıktı. Anlatır gibi yazmam samimi geliyor sanırım. Kimi esprilerime gülüyor, kimi anlattıklarınız çok hüzünlendirdi, duygulandırdı diyor. Tabii tüm bunlar beni de çok mutlu ediyor. Ben şuna inanıyorum: Anı yazmak, ruhen de olsa soyunmaktır. O nedenle ben yaşadığım iyi ve kötü her şeyi açıkça yazdım. Bizim ülkemizde genelde kişiler kendilerine otosansür uyguladığı için cesur bulanlar da oldu tabii…

Sizin okuyup da çok etkilendiğiniz biyografiler var mı?

Şimdi ben ilk bu kitap yazma işine koyulduğumda bir telaş edip hemen anı kitapları, biyografiler okumalıyım falan demiştim. Ama Ülkü Tamer beni hemen engelledi, “sakın” dedi. Çünkü insan etki altında kalabilir, öykünebilir. Nitekim gençliğimde de çok komik ama öğretici bir şey yaşadım. Cahide Sonku, Şehir Tiyatrosu’ndaydı. Ben de hem konservatuvardayım hem de arkadaşlarımla korolara, küçük figürasyonlara katılıyordum. O dönemde âşık oldum ben Cahide Hanım’a, benim idolümdü. Sonra bu karşılaşmadan yıllar sonra bir Ankara turnesine çıkmıştık. O zaman çok değerli eleştirmenimiz Lütfi Ay benim için “çok gelecek vaat eden bir kızımız, oyuncumuz, bir de Cahide Sonku’nun etkisinde kalmasa” demişti. Yani demek ki tonlamalarım, konuşmalarım öyle hissettirdi. O eleştiri, bana en büyük dersi vermiş oldu. Ondan sonra hiç kimseye benzememeye çalıştım. Ve kendi stilimi oluşturdum.

Bu kitapla birlikte Gülriz Sururi’nin hem bir oyuncu hem de bir yönetmen olarak çok disiplinli ve titiz olduğuna bir kez daha şahit oluyoruz. Enerjiniz ve üretkenliğinizin yanı sıra muazzam bir özeleştiri alışkanlığınız var sizin…

Tabii, olmaz olur mu… Şöyle söyleyeyim, ben 30 yaşına kadar çok huyumu törpülemişimdir. 30 yaş itibarıyla elektrik düğmesi çevrilmişçesine bir olgunluk başlıyor. Aynı şeyi ben genç dostlarımda, arkadaşlarımda da gözlemliyorum. Ve ben de 30 yaşımda kendi kendime bazı sözler verdim, bazı prensiplerden vazgeçmeme kararı aldım. Onun sonrasında da hayatım çok mutlu geçti.

Gerçi siz hayatın her anından tat almayı bilenlerdensiniz ama hayatınızın en güzel yıllarını sorsam…

Evet, en güzel yıllar diye bir şey olduğuna inanmıyorum ben. Ömür içinde çok mutlu anlar var. Ama hayatın inişleri ve çıkışları vardır. Gün içinde bile bunu yaşadığımız olur. Yıllar içinde de aynı şekilde… Ve ben hayatın bu özelliğini 30 yaşımda keşfedip bir yere koydum. Başarılı olduğumuz gibi batabiliriz de… Önemli olan çıkmak gücünü kendimizde bulabilmek… Yani pes etmemek…

“Sevdiklerimi, yakınlarımı, dostum dediğim insanların çoğunu uğurladım.” demişsiniz. Üstelik aralarında Abdi İpekçi, Uğur Mumcu gibi katledilen aydınlarımız, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi yeri doldurulamayacak yazarlarımız var. Bu kayıplarla nasıl baş ediyorsunuz?

Ben, bütün bu yeri doldurulamayacak insanlarla beraber olma fırsatını buldum. Onlarla birlikte yaşama, hayatı paylaşma imkânım oldu. Bu benim şansımdı. Bulunduğum çevre çok değerli insanlardan oluşuyordu. Bu kitapta sadece bir kısmını anabildim. Bu muhteşem bir duygu. Fakat ben ölümü çok rahat kabul eden biriyim. Şöyle düşünüyorum her zaman... Ölüm, yaşamın bir parçasıdır. Yani doğuş gibi… Ölümü hepimiz yaşayacağız, yaşayarak öleceğiz. Çok genç ölümlere çok çok üzülürüm ama hayatını güzel yaşamış, imzasını bırakabilmiş, ölümsüzleşmiş insanların ölümü tabii ki yine çok üzer ama bunun kaçınılmaz olduğunu bildiğim için rahat kabul ederim.

İlk kitabınızın tanıtım yazısını Haldun Taner, ikinci kitabınızınkini ise Yaşar Kemal yazıyor, değil mi…

Evet. “Bir An Gelir” kitabını yazdım, arka kapak yazısını da Yaşar’dan yazmasını rica ettim. “Ooo, Gülriz başımı kaşıyacak zamanım yok, mümkün değil.” falan dedi. (Gülüşmeler) Ertesi gün sabah 9’da kapı çaldı, bir baktım Yaşar yazıyla gelmiş. Tabii benim için çok değerli… Harikulade bir insandı. İnce Memed’i ilk okuduğumda inanılmaz etkilenmiştim. O müthiş bir yazardı evet, ama benim dostumdu. Dostluğumuz 50’li yıllarda başladı. O zaman Tilda ile evliydi. Ben, Engin, Yaşar ve Tilda çok hoş bir dörtlü olmuştuk. Çin lokantalarına giderdik beraber, küçük yolculuklara çıkardık. Yazarlar Mahallesi’ndeki evine giderdik. Çetin Altan da orada otururdu. Beraber yemekler hazırlardık, yani çok güzel dönemlerimiz oldu. Ve sonunda da işte, Yaşar’ın Teneke öyküsünü Engin oyunlaştırmak istedi. Bu fikir benim de çok hoşuma gitti. Yaşar’ın başına gittik, kabul etmesi için onu epey uğraştırdık. (Gülüşmeler) Tilda da çok desteklemişti ve ortaya müthiş bir iş çıktı. Yaşar Kemal, ilk oyunu ile Yılın Yazarı seçildi. Ve ben de oradaki Zeyno Bacı rolü ile unutulmaz oldum. Kürt şivesini de bana Yaşar öğretmişti, çok güzel günlerdi. Üçüncü kitap için de eğer Aziz Nesin sağ olsaydı ona yazdırırdım…

“60’larda, 70’lerde, 80’lerde o korkunç ihtilallere rağmen umudumu yitirmemiştim. Ama ülkem düze çıkmadan bu dünyadan gitmek de varmış.” diyorsunuz. Hiç umut yok mu gerçekten?

Hiç umut yok diyemem, hele ben umutsuz hiç yaşayamam. Ama ülkem adına çok üzülüyorum. Bizler şanslıydık, çok güzel yetiştirildik, okuduk, anladık. Fakat benim “katiyen böyle bir şey olmaz” dediğim ne varsa yıllar içinde hepsi oldu. Şu geldiğimiz noktaya bakın. Cumhuriyet’i korumak için el ele veremiyoruz bile, bir araya gelemiyoruz. Gönlümüzce coşkuyla bayram kutlayamıyoruz. Eskiden Cumhuriyet Bayramı’nda Anadolu’nun her vilayetinde balolar yapılıyordu… Çok yazık… Ben bu yaşımda elimde bayrağımla, marşlar söyleyerek, gençlerle bir arada bunu kutlamak istiyorum ama meydanlarda toplanmak yasak, yürümek yasak! Bütün bu isteklerimizin önünü kapatanlar, nereye kadar bu duygularımızın önüne geçebilecek merak ediyorum.

Kötü yönetimler, ihtilaller, yanlış politikalar, pasif muhalefet partileri bir türlü yakamızı bırakmıyor… Mustafa Kemal’in kurucu değerlerinden, devrimlerinden taviz verdikçe geldiğimiz nokta ortada… Siz bu anlamda CHP’nin politikalarını da eleştiriyorsunuz…

Bu ülkenin Atatürk’ün ilkelerinden ayrılması ölümü olmuştur. Eğer CHP, altı okun söylediklerine hizmet etmeye devam etseydi çok daha başka bir yerde olurduk. Ama yok işte ılımlı İslam, sağdan da oy alma düşüncesi – ki bunların iyi niyetle yapıldığına inanıyorum, kötü bir niyetleri yoktu- bizi buralara getirdi. Soldaki bu fraksiyon ayrışması, birleşememe bizi bugünlere getirdi. “Biz” demedikçe millet olamazsın ki…

Laik, çağdaş, özgür bir Türkiye için eğitimin temel gereksinim olduğuna inanıyor ve 2009 yılında ÇYDD’ ye destek olmak üzere tiyatrocular olarak bir araya gelmeye karar veriyorsunuz ama bu fikir hayata geçmeden son buluyor. O zamanki Ergenekon davaları, baskınlar, haksız tutuklamalar, sahte deliller… Tedirginlik duyup geri duranlar oluyor sanırım… Sizce o gün korkup sustuğumuz için bugün bunları yaşıyor olabilir miyiz?

Çok güzel söyledin, kesinlikle. Bizler o dönem o Cumhuriyet yürüyüşlerini yaptığımız zaman herkesin yüreği aynı şekilde, aynı amaç için atıyordu ve herkes umutluydu. Tiyatrocular olarak ilk kez bir eylem yapıyorduk, Galatasaray’dan Taksim’e kadar yürümüştük. Esnaf falan da coşkuyla karşılamıştı caddede. Bildirimizi de okumuştuk, muhteşem bir atmosfer vardı. Hukuksuzluk, eğitim, Türkan Saylan’a yapılanlar gibi sorunları vurgulamıştık. Bizim işte o noktadan devam etmemiz lazımdı. Ama işte ondan sonra ne olduysa oldu. Bence o Ergenekon olaylarıyla ülke çığırından çıkmaya başladı. Susanlar belki çoğunlukta ama elbette fikirlerini başka yerlerde cesurca paylaşan meslektaşlarım da oldu. Ama biz işte o noktada bile birlikte olmayı başaramadık.

“Medeniyetlerin beşiği Anadolu’nun benzersiz ülkesi Türkiye’m, nedense kendimi bildim bileli hep bir geçiş döneminin içindedir. Bu, benim düze varacağımız günü beklemekle geçip giden gençliğimdir aslında…” diyor ve yaşamın hakkını vererek yaşamaktan bahsediyorsunuz… Ülkenin içinde bulunduğu bu korkunç duruma rağmen yaşamın hakkını vererek yaşamak nasıl olur?

Çok haklısın… Bir defa birey olarak birinci vazifemiz hayatta kalmak. Her gün bir sürü ölüm haberi alırken artık bu çok daha zor… Hele şehitlerimiz varken ki onlar şehit değil; kurban. Dört yanımız ateş hattı, her koldan savaş içindeyiz. Birtakım politikalar, kirli oyunlar nedeniyle hayatımız her an tehlikede. Söylediğin hakikaten çok doğru. İnsan tüm bunlar olurken yaşamın hakkını nasıl verebilir… Ama yine de ümitvar olmak zorundayız.

Bir yandan da öyle korkunç şeyler yaşıyoruz ki… Çocuk istismarları, tacizler, şiddet, hukuksuzluklar…

Bütün bunlar eğitimsizlikten. Bir de etrafa korku salmak için, ürkütmek için. Bugün Atatürk’e, Cumhuriyet değerlerine, çağdaşlığa inanmış insanlar hepiniz kalkın, ellerinizi kaldırın desek… %70’in kaldırmayacağını düşünüyorum. Böyle düşünenlerin fikirlerini açıkça paylaşamaması çok acı. Korku ve sindirilmişlik var… Maalesef… Ama diğer taraf boş durmadı, durmuyor… Sistemli bir şekilde senelerdir kendi fikirleri ve projeleri doğrultusunda insanları yetiştirdiler. Bugün yaşadıklarımızın senaryosu yıllar önce yazıldı. Mesela köy enstitüleri, halkevleri kapatıldı. Bunun hikâyesini kitapta anlatıyorum. Oy uğruna Anadolu’ya eğitim götürülmesinden vazgeçildi. İnsanlar kasıtlı olarak eğitimsizleştirildi ve fakirleştirildi. Çünkü eğitimli, kalkınmış insanlardan oy alamayacakları kesindi. 

Zamanında Beyoğlu’nda sanatçı mahalleleri oluşturmak gibi bir projeniz varmış, hayal etmesi bile güzel… Fazla bir rant sağlanacağı düşünülmedi ki hayata geçirilemedi bu güzel fikir… Ne dersiniz?

Bak ilk defa sen söz ediyorsun bundan. Hayata geçebilseydi muhteşem bir fikirdi o, evet. Yani aklım almıyor… Kadir Bey buna o kadar samimiyetle yaklaşmıştı ki, ya da ben öyle olduğuna inanmıştım diyeyim. O zaman Beyoğlu için bugünkü türden projeleri olduğunu bilmiyorduk, tabii! Bakın bu süreçte sanat da çok darbe aldı. Heykeller kırıldı, sahneler kapatıldı… Çünkü akıl aldıkları adamlar sanatı caiz görmüyordu. Kitapta bunları anlatıyorum işte…

Son olarak bunca yılın deneyimi ve birikimiyle biz gençler için ne söylersiniz?

Vallahi gençlerle olmayı çok seviyorum, benim çok genç arkadaşlarım vardır. Ama bir yanım da çok üzülüyor… Bizler onlara göre çok iyi bir dönemde yaşadık. Ve daha iyi günler hep ileride diye düşünerek yaşadık. Ama çok büyük bir hayal kırıklığına dönüştü bu düşüncelerimiz. Bazen belki de kıyamet yakındır diye düşünüyorum. Çünkü yalnız bizim ülkemiz değil, dünya çığırından çıktı artık. Bütün dünya bir cehenneme dönüşmekle meşgul, tüm dengeleriyle oynandı. Ama ben şu açıdan mutlu ve umutluyum. Benim etrafımdaki gençler, hepsi benim gibi düşünüyor. İnsan olmanın değerlerinin farkında olan gençler hiç de az değil… Zaten böyle insanların birbirini bulduğuna inanıyorum.

Fotoğraflar – Mert GEREK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri