20
Ekim

Reddeden Bedenler

20 Ekim 2016 Yazar: Aytuna Tosunoğlu | Köşe adı: ..
Tüm Yazılar

Bir sanatçıdan bahis açarak reddetmenin, karşı durmanın evrenselliğini vurgulamak arzusundayım...

Sanatçının yarattığı bu kadın kent bireyciliğinin de bir sembolüdür. Korumacı ve isyankâr duruşları ile kent insanının kırılgan bedenini sarar, sarmalar ve eylem içindedir. Onun insan bedeni içindeki hareketi, akış ve değişim ihtiyaçlarına yeni, kolektif bir anlam verir. Erk’in oluşturduğu baskıcı güçler karşısında direnen tüm bedenler akışkan ve serbesttirler. İster adam, ister madam olsunlar...

 

AYKIRI AKADEMİ: Aytuna TOSUNOĞLU *

Bu günlerde Amerika İmparatorluğu’nun (kendi toprakları dışında oturan çeşitli milletlerden oluşan insanları egemenliği altına aldığı için bu terimi kullanmak yanlış olmuyor!) kurduğu oyunlarla insanların harcanmasına, yaşadıkları yerlerden zorla kopartılmalarına şahit olurken Amerikalı bir sanatçıdan bahis açarak reddetmenin, karşı durmanın evrenselliğini vurgulamak arzusundayım. Eric Drooker genç bir adam. Kendi söylemiyle üçüncü nesil bir New Yorklu. Ülkesinde tanınmış bir resim sanatçısı, bir illustratör.

Hayata bakışını şair Allen Ginsberg ile birlikte oluşturduğu (şair ölmeden önce tabii) Illustrated Howl isimli çizgi romanda kara mizahın içerdiği bir şiir/öykü etrafında anlatıyor. Para kazanma zorunluluğu, mutlu/ayrıcalıklı okur kitlesine sahip New Yorker dergisi için kapak çizmesine neden olmuş. İyi de olmuş zira onun hazırladığı kapak çizimleri bir sanat eseri olmanın da ötesinde siyasi hareket ve sanatı birlikte harmanlaması ile göz dolduruyor. 1994 yılından beri orada çiziyor, Drooker. Siyasi inançlarını içselleştirmiş; sanatı direkt olarak bunu yansıtıyor. Ancak bunu yaparken didaktik olmaması takdiri hak ediyor.

Bu yazının konusu Drooker’ın yaşam öyküsü üzerinden oluşmayacak. Çizgileri üzerine teknik söylemler yerine bu sayfada yer alan resimlerini sosyolojik ve kültürel bakış açısı ile değerlendirmeyi hedefledim. Ve bu değerlendirmeyi insan bedeni üzerinden yapmaya çalıştım. Zira Drooker’ın siyasi duruşunu da belli eden resimlerinde yer alan insan bedeniyle, Sennett’in sosyolojik açılımla ve kentteki yaşam içinde devinen insan bedeni için söylediklerinden bir paralellik kurma ve ilerletme imkanı görünüyor.

Drooker’ın dünya çapında protesto hareketlerinin bir sembolü haline gelen Colossus[1] Poster’ine Barthes’ın iki düzeyli kuramı çerçevesinde ele alınarak bakıldığında görünen, dev uyluklara sahip çıplak bir kadının, gecenin karanlığında kent caddesinin ortasında hiddetle durması ve bakmasıdır. Kadının elleri kalçalarındadır. Altında yanan protesto ateşinin etrafında kent insanları... Kadının önünde düzen içinde duran güvenlik görevlilerinin (ya da isterseniz polisin)  arasından bir tehdit oluşturan ve gaddar duruşu ile tank görülür. Namlusunu kadının üzerine çevirmiştir. Görünen o ki, bu tank ve bu polis bu kadın ile baş edemeyecektir. Düzenlerini bozmadan beklerler. Kadın da bekler.

Bu kadın figürünün yine Drooker’ın diğer kadın figürleriyle benzerliği temsil ettikleri üzerindendir: Bedensel olarak güçlü, dirayetlidirler. Bizden hemen hatırlanan bir örnekleme yapmak gerekirse; Nuri İyem, Anadolu kadınlarını tuvale yansıtırken onların gösterdiği güç ve dirayeti gözlerden okumamızı ister. Süleyman Saim Tekcan’ın erken dönem çizgilerindeki Anadolu kadınları ise toprağa sağlam basan iri ayaklı, iri kemikli, geniş omuzludur. Anadolu topraklarının bütün yükü onların omuzlarında, kararlı bakışlarında taşınır; yalnızdırlar; isyan etmezler, baş kaldırmazlar ama bildiklerini okurlar. Düzenin kurucuları oldukları bellidir. Drooker’ın çizgilerindeki kadınlar da doğurgan bir gücü temsil eder ancak edilgen değildir. Korumacı ve isyankâr duruşları ile kent insanının kırılgan bedenini sarar, sarmalar ve eylem içindedir. Sanatçının yarattığı bu kadın kent bireyciliğinin de bir sembolüdür. Onun insan bedeni içindeki hareketi, akış ve değişim ihtiyaçlarına yeni, kolektif bir anlam verir. Erk’in oluşturduğu baskıcı güçler karşısında direnen tüm bedenler akışkan ve serbesttirler. İster adam, ister madam olsunlar...

Drooker’ın bir kadın bedeni üzerinden sisteme başkaldırmayı resmetmesi ister istemez 1789’daki yiyecek ayaklanması ile topluma ilk kıvılcımı atmış olan kadınların Fransız Devrimi’ne öncülük etmiş olmalarını hatırlatıyor. Devrim bir günde gerçekleşmemişti ve ayaklanmalar/protestolar 1792’ye kadar sürmüştü. Böylelikle de geniş kitlelere ulaştı. Sonuçta orada yapılmak istenen, altı çizili olarak belirlenmemesine rağmen, tarihçi Furet’in mealen betimlediği gibi,  paramparça haldeki bir toplumu bir hayalin dürtüsüyle yeniden bir bütün olarak yapılandırmaya çalışmak idi. Fransız Devrimi “bir yurttaşın” nasıl görüneceğini icat etmek zorundaydı. Sennett’a göre bu evrensel bir figür icat etme ihtiyacı, dönemin kadınının akla ve gerçeğe uygun olmayışı (!) ile ilgili önyargılar gözönünde tutulduğunda, herkesin tanımını kavrayacak/barındıracak bu yurttaşın bir erkek olacağı anlamına geliyordu. Devrimcilerin bu özne arayışı ideal gereklerin erkek bedeninde olduğu üzerinde yoğunlaşır. Oysa 1789’da kıvılcımı çakan ilk ayaklanma, kadınların o gün satışta olan ekmek fiyatını ödemeyi reddetmeleri ile başlayacaktır. Derken, 1792 yılının Paris’inde devrim ortamını süsleyen bütün devrimci göstergelerin, Herkül’ün, Cicero’nun ve Cato’nun büstleri arasında “Marianne” adı verilen ideal yurttaş suretini[2] bulurlar. O, bir kadındır. Onun cömert, akıcı ve bereketli dişi bedeni her şeyden önce devrimi eski rejimin kötülüklerinden ayırma işlevini görür. Aynı zamanda toplumun birbirine benzemeyen, geniş çeşitlilikteki insanları kendi çerçevesi içinde birleştiren siyasi bir metafordur da...

Drooker resimlerinde gördüğümüz kadın figürü son yedi/sekiz yılda, dünyanın çeşitli ülkelerinde patlak veren ayaklanmaların/direnmelerin kucaklayıcı bir figürü haline gelir mi, bugünden yargıya varmak yanıltabilir.   Diğer taraftan kent ortasında, caddede, sokakta ellerinde sapan, gitar, çeşitli müzik aletleriyle devletin güvenlik güçlerinin hegamonyasına, son model silahlarına karşı koyan ve kendi içinde bir düzeni olduğunu bize fısıldayan eylemcilerin yaşadıkları apartman dairelerinden, varoşlardan, iş kulelerinden çıkıp sokağa dökülmeleri  biz kentlilerin 1700’lerin sonundaki dünyadaşlarımızın yaptıkları, eyledikleri ile benzerlikler gösteriyor. Buradaki benzerlik şekilsel değil, baskı altında inletilen insanoğlunun taşıyacağından fazlası karşısında aldığı ortak bir tavır...

“Marianne” ile Drooker’ın kadınları acıları yumuşatması bakımından ortaklık gösterebilir. Emirlere uymanın, itaat etmenin artık zorla talep edildiği kapitalizm sonrası bu dönemde, çıplak ve/veya kırmızı elbise içinde bile olsa cinsellik içermeyen, hareket halinde, akışkan, kararlı ve korumacı bu kadın figürü “Marianne” gibi koşulsuz bir sevginin ve inanmanın ürünü olmayı başarır mı...  Drooker’ın bunu hedeflediğini iddia edemeyiz. Ancak, sezgisel anlamda buna aracı kılmanın ipuçlarını kendisi ile yapılan bir röportajda[3]  bulmak mümkün.

Şöyle diyor, Drooker;

“Sanat ve aktivizm. Buna her zaman son çare olarak başvurabilirim. Asıl soru, “hangisi siyasal değildir” olmalıdır. Yaptığınız her şey soyut olsa bile, siyasidir. Bunun farkında olmasanız bile siyasi bir açıklama yapıyorsunuzdur. Ben aşırı sanatın bilinçsiz olduğunu düşünüyorum, sanatçı bunu neden yaptığının gerçek nedenini bilmiyor. Onlar sadece sezgisel olarak buna aracı oluyorlar. Sanatsal sokak afişini yapmak - ya da bilinçli bir sosyal eleştiri ile - bir şey yapmak konusunda sıra dışı olan şey, sanatçının az da olsa kontrol altında olduğunu düşünmesi, belirli bir noktaya odaklanması ve bunu yapmaya çalışmasıdır. Bütün bunlara rağmen bir kaç yıl sonra baktığınızda o zamanlarda içinde bulunduğunuz olağan bir kaç duygu üzerinde çalışmış olduğunuzu fark edersiniz. Yirmili yaşlarımın başlarında - kira grevleri gibi, özellikle kendi oturduğum apartmanın kiracı örgütlenmeleriyle ilgileniyordum. Sanırım bu poster sanatına nasıl başladığımdır. Çok az kişinin kiracı toplantılarına geldiklerini fark ettim, apartmanın lobisine bir ilan astım: "Kiracı Toplantısı, Perşembe Gecesi, Daire 14." Çoğu kiracının "Neden bir başkasının dairesine gitmek istiyorum ki?" diye düşündüğünü bariz hissettim. Fakat sonra keşfettim ki eğer lobide asılı Perşembe gecesi toplantı ilanının üzerine bir kaç resim, bir kaç sanatsal çizim yaparsam, daha fazla insan gelecekti. Sanat sadece insanları çekmek için bir yoldu, yani "Hım, belki de kiracı toplantısında havalı bir şey vardır, belki bir bakarım neymiş." Sanırım tüm sanatım gerçekten bundan sonra gelişti. Sanat insanları gözbebeklerinden yakalıyor, onları baştan çıkarıyor. Özellikle resim çok güzel veya sadece gerçekten garip ise, gerçek dışı bazı öğeler var ise... Bu, insanların bir daha bakmasını sağlıyor ve sonra, eğer resme bakıyorlarsa, belki de, altında yazan "Savaş Karşıtı Buluşma Cuma günü, Union Meydanı'na gel" yazısını okuyacaklardır. O zamandan beri bu şekilde çalışıyorum - sanat, kendi içinde basit bir amaçtan çok amaca ulaşmak için bir araçtır. Sanat okulunda bize hep sanatın kendisinin amacı olduğu öğretildi - sanat sanat içindir, kendini ifade etmek... Hepsi bu.”

A.K. Thompson, Skop Dergi’de yayınlanan Drooker ile ilgili makalesinde[4], “Başka bir dünyanın mümkün olduğunu” ilan edecek kadar taşkın bir biraradalık, neden hayal gücünü canlandırmak için, (kendisi de mitsel alıntılardan oluşan) romantik geçmişin arşivine geri dönmüştür?” diye soruyor.  Oysa onun geç kapitalizm dediği, bu yazıda kapitalizm sonrası olarak nitelendirdiğimiz dönemin gerçekliklerini tarihsel bir süreç, karşıtlarını ekonomik temelli toplumsal oluşumların varlığında üreten ve bu karşıtların giderek çatışmasıyla ortaya çıkan bir unsur olarak görmek gereklidir.    Aksi takdirde 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar ekonomik nedenler yüzünden fiziksel anlamda da gittikçe daralan Paris sokaklarından binlerce insanın birbirine eklemlenerek, artarak meydana ulaşmasını, oradan saraya yürümesini anlamak mümkün değildir. Paris’te Cumhuriyetin ilanından sonra erk, meydanın insanları biraraya getirmesinden ve tek ses olmasından rahatsızlık duyduğu için bu alanları –şimdi de yabancısı olmadığımız bir söylemle- “şehrin akciğerleri” olarak düzenleyecek, ağaçlandıracak ve etrafını tel ile çevirmek suretiyle yalıtacaktır. Bu parklara girme ayrıcalığı kralın akrabalarına, bürokratlarına ve burjuvaya mensup ailelere verilmiştir. Aradan geçen 2000 sene sonunda Taksim Meydanı’nın toplanmak için halka kapatılması mitsel bir geçmişin ürünü değildir.  18inci yüzyıldan itibaren meydanlar, kamusal olmaktan çıkmış bedenlerin doldurduğu, rant kaynağı haline dönüşmüş kamusal alanlardır. Kapitalizmin hız kazandığı modern zamanlarda  kentte beden imgesi kopuk, dışlanmış, sempatiden yoksundur; kabuğuna çekilmiştir ve yorgundur. Drooker’ın resimlerindeki eylemciler Walter Benjamin’in mealen ifadesiyle, tarihin ve mitin gerçekleşmemiş unsurlarını hatırlayıp şimdi, bu zamanda tekrar devinmeye başlamazlar. Tam tersine, geçtiğimiz senelerde İstanbul’da yani çok kültürlü bir metropolde olduğu gibi öteki konumundakilere empati (eşduyum) uyandırma güçlüğünün bir faz ötesine geçerek biraraya gelip, kapitalizm sonrası dönemin dayatıcılığı, baskısı karşısında sapanla direndiler. Şimdi yeni bir baskı dönemi yaşıyoruz. Herkes evlerinde ve sessiz... Bu sessizlik bir boyun eymeyi işaretlemiyor.

Drooker’ın resimlerinde arka planda yer alan kent imi kapitalizmin sattığı inşaat mucizesi olmaktan çıkmış tüm im mucizelerini eleştirir. Sapanla direnenler, yanında kendisiyle birlikte hareket eden insanın acısına, sokakta/caddede hep bir arada bulunan acılara duyarlı bir yurttaş bedeni haline gelmeye hazırdır.

Ve aslına bakarsanız, gerçek güç budur.

Bu yazı bizi de içine alan Ortadoğu’da yeni yüzyıl imparatorluklarının oyunlarına kanmayarak şimdilik duran, canice planlar sonucu ölen yüzbinlerin acısına empati (eşduyum) gösteren bu sessizliğin yaydığı ışıkta yazıldı.

 

 

DROOKER'IN ÇALIŞMALARINDAN ÖRNEKLER;

 

 

FAYDALI OKUMALAR:

Farthing, S. (2012). Sanatın Tüm Öyküsü. Çev. Gizem Aldoğan, Firdevs Çulcu. İstanbul: Hayalperest Yayınevi

Furet, F. (1990) Fransız Devrimini Yorumlamak. Çev.Ahmet Kuyaş. İstanbul: Alan Yayıncılık

Habermas, J. (2000) Kamusallığın Yapısal Dönüşümü. İstanbul: İletişim Yayınları

Horkheimer, M. (2000) Akıl Tutulması. Çeviren: Tanıl Bora ve Mithat Sancar.İstanbul: Metis Yayınları

Sennett, R. (2002) Ten ve Taş. Çeviren: Tuncay Birkan. İstanbul: Metis Yayıncılık

Sennett, R. (2010) Kamusal İnsanın Çöküşü. Çeviren: Serpil Durak ve Abdullah Yılmaz. İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Thompson, A.K. (2013, Ekim). Eylemci Sanat ve Burjuva Hayat Deneyiminin Sınırları. Çeviren: Elçin Gen. Skop Dergi, sayı 5.

Tosunoğlu, A. (2013, Ağustos) Bir Temas Noktası: Meydan. Evrensel Kültür Dergisi, 260, 4-6.

Woyczuk, T. (2012,Temmuz).  Street Art and the New Bohemian: A Conversation with Eric Drooker and Molly Crabapple. Çeviri (kısa bir bölümü): A.Tosunoğlu. Guernica/A magazine of art & politics, 73, 19-26.

 

 


* Yazar, Sinemacı, İletişim Bilimleri Felsefe Doktorası

[1] Collosus: Her şeye muktedir, büyük öneme haiz, dev insan ya da nesne heykeli anlamında (y.n.)

[2] “Marianne” bugün hala Fransız demokrasisinin sembolüdür. Bu kadın figürünün devlet tarafından onaylanmış resmi bir modeli yoktur. “Marianne”in sembolleri köleliğe başkaldırı, politik güç, halkın gücü ve cesareti, zekâ, sosyal eşitlik, kardeşlik, özgürlük, adalet, çalışma ve umut olarak okunuyor. (y.n.)

[3] Röportajı Tana Woyczuk gerçekleştirmiş. Yukarıya kısaltarak alan ve İngilizce’den çeviren: A.Tosunoğlu.

Kaynak: http://www.guernicamag.com/interviews/street-art-and-the-new-bohemian-a-conversation-with-eric-drooker-and-molly-crabapple/

[4] Makalenin İngilizce’den çevirisi Elçin Gen tarafından yapılmış.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri