16
Ekim

Moda sahnesinin yeni kara komedisi: Torun İstiyorum

16 Ekim 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

Eylülün toparlanıp gitmesinin en güzel yanı tiyatroların kapılarını birer birer açıyor olmasıdır belki de. Kadıköy’ün kıymetlisi Moda Sahnesi de bu sezona yepyeni bir oyunla “merhaba” dedi. Çağdaş Alman yazar Thomas Jonigk’in kaleme aldığı “Torun İstiyorum”, Kemal Aydoğan’ın rejisiyle perde açtı. Toplumsal baskının ve iktidar savaşlarının gölgesinde bir aile düşünün... Faşist ideolojiyi temsil eden, erkeği üstün gören, soyunun devamlılığı için çocuklarını kendi kalıplarına sokmaya çalışan bir anne (Nazan Kesal); annesinin evlilik ve torun baskısına direnen gay bir oğul (Münircan Cindoruk); gerçek duygularını “erkek” olduğunu hatırlatan tavırlarla bastırmaya çalışan bir ağabey (Caner Cindoruk); Tanrı’nın sözlerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyen bir rahip (Bülent Çolak); sistemi eleştirirken sistemin bir parçası olmaktan kendini alıkoyamayan ve değerini doğurganlığıyla taçlandırabileceğine inanan genç bir kız (Aslı Samat) ve dişiliğiyle göz dolduran, gençlerin arasını bulmaya çalışırken Anne ile kıyasıya bir düelloya tutuşan Norma (Hülya Gülşen)…  Birbirinden renkli karakterlere getirdikleri oyunculukla, metnin dinamizmini bir dakika olsun düşürmeyen ekipten, matine-suare arası sağ kalanlarla [oyunu seyredenler, ne demek istediğimi anlayacaklardır] Sevgili Caner Cindoruk ve Hülya Gülşen ile Aykırı Akademi için söyleştik.

 

SÖYLEŞİ – Işıl GEREK

Ekim, tiyatroseverlerin iple çektiği bir ay. Sizler bu sezon hangi ruh hali içinde “perde” dediniz?

Caner Cindoruk:  Ben iki yıldır Köpek Kadın Erkek oyunundaydım Moda Sahnesi’nde. Sezona yeni oyunla giriyor olmak çok heyecan verici tabii. Bir yandan da bu devlet tiyatrolarında, şehir tiyatrolarında yaşananlar var. Meslektaşlarımızın bir gerekçe dahi sunulmadan işlerinden uzaklaştırılması çok vahim ve üzücü… Yani tiyatro bence görsel sanatların en özeli, en eskisi, en çabuk ulaşanı… Anında etki eden bir sanat dalı… Dolayısıyla tiyatro ve sanat, politikacıların sevdiği bir alan değil, maalesef, bunu çok iyi biliyoruz. Bizi sevmek zorunda da değiller aslında. Beklediğimiz tek şey saygı duyulması… Yoksa şahsım adına ben de siyasetçileri sevmiyorum.

Hülya Gülşen: Biz çok büyük bir heyecanla ve bir sözümüz var diye “perde” dedik açıkçası… Çünkü tiyatronun her zaman söyleyecek bir sözü olması gerektiğine inananlardanım. Tiyatronun politik bir yanı olması gerektiğine de inanıyorum.  Çünkü bu ortamda söyleyemediğimiz, içimize attığımız her şeyi sahneden söylemek çok daha etkili diye düşünüyorum. O nedenle bu sezonu gerçekten çok heyecanla açtık. Çok zor bir tekst ile karşı karşıyaydık. Tekstin anlattığı her şey, şu anda yaşadığımız şeylerle öyle güzel örtüşüyor ki bence çok iyi bir zamanlama…

Çağdaş Alman yazarların sistemi eleştiren oyunları son dönemde tiyatroların repertuvarında çokça yer buluyor.  Thomas Jonigk bu sistem eleştirisini aile ve cinsellik kavramları üzerinden ele alıyor. Toplumun dayattığı normlar çerçevesinde herkesin kendinden farklı olanı ötekileştirdiği böylesi dönemlerde böyle metinler çok daha anlamlı, öyle değil mi?

Caner Cindoruk:  Kesinlikle. Bu oyunun yazarı Alman olabilir, olay Almanya’da geçiyor olabilir, metin oranın kültürünü yansıtıyor olabilir. Ama biz bu oyunu sahneye koyarken, yazarın anlattığı şeylerin tam da ülkemizdeki karşılığını aradık. Moda Sahnesi’nde olmaktan gurur duyuyorum. Böyle metinleri izleyiciye sunmaktan çekinmiyoruz çünkü seçtiğimiz metinlerin kendi ülkemizde bir karşılığı var. Bizde de aynı problemler yaşanmıyor mu sonuçta? Görünen o ki daha uzun yıllar da yaşanacak maalesef. Ve bunun temeli de ailede atılıyor. Özellikle burjuva ailelerdeki o yozlaşmışlık, sahtelik, aşırılık ve dikte duygusu bunu şekillendiriyor. Aslında faşizm ve diktatörlük olgusu ailede başlıyor ve bunun karşılığı bizim ülkemizde fazlasıyla var.

Hülya Gülşen: Bir de izleyiciler de özdeşleştirdiği zaman algılanması çok daha hızlı oluyor ve daha iyi etki ediyor.

Oyunda güncele göz kırpan replikler de var. Örneğin, “Büyük bütünün mutluluğu, küçük adamın doğurtabilirliğinde saklı”. Demokrasi, eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramların kabul ve karşılık görmediği, erkek egemen toplumlarda böyle bir zihniyet yayılıyor herhalde. Belki de faşist erkler bu aile yapısından ve bu ailelerin oluşturduğu çoğunluktan besleniyordur.

Caner Cindoruk:  Kesinlikle. Şöyle basit bir dille anlatmaya çalışayım: Oyunda, “Biz erkekler kadınlardan üstünüz. Kadınlara sadece temizlik yaptıkları sürece ihtiyaç vardır.” zihniyetinin olduğu bir ortam görüyoruz. Kadınlar arasında da buna karşı yeterli bir tepki yok maalesef. Kendi haklarını savunmak yerine erkeklerin yaptıklarına dayanak oluşturmaya çalışan kadınlar var. Ve gerçekte de sistem böyle kadınlar türetmekle meşgul. Erkek aklını temel alan, çoğalan, aynı zihniyeti devam ettiren kadınlar… Ve yine oyunda, kadının (Annenin) bu zihniyetin işlerliğini sağlayabildiği ölçüde kendini diğer kadınlardan üstün görmesi söz konusu. Aslında Orwell’in Hayvan Çiftliği’nde söylediklerini uyarlayacak olursak, “Bütün kadınlar eşittir ama bazı kadınlar daha eşittir.” düşüncesiyle hareket ediyor.

Hülya Gülşen: Çocukları analar yetiştiriyor. Ve bu zihniyeti kabul etmiş bir anneden de sağlıklı bireyler yetiştirmesini bekleyemeyiz. Zaten oyunda da tüm karakterler sorunlu aslına bakarsan. Torun İstiyorum bütün cinsleri eleştiren bir metin. Konu, kadının gay oğlu etrafında şekillense de aslında her bir karakter üzerinden tüm kimlikler eleştiriliyor. Yani kadının kimliği de diğer kadınlar tarafından o kadar yanlış algılanıyor ki… Biz hem Norma’da, hem Anne’de hem de Genç Kız’da bu yanlışları görüyoruz. Bir tane doğru düzgün, sağlıklı bir birey yok oyunda.

Caner Cindoruk:  Bir de şöyle bir durum var: Aslında oyunda gay çocuk dışındaki diğer erkek karakterlerde de biseksüellik, saklanmışlık, gizlenmişlik var. Her ne kadar onlar heteroseksüel hayatın savunucuları gibi davransalar da, topluma karşı sadece heteroseksüel bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar. Toplumun belirlediği normların dışındakiler, dışarıda tutuluyor böylece. Belki de modern ulus devletler heteroseksüelliği baz aldığı için diğerleri “öteki” olarak kılınıyor. O yüzden modern ulus devletlerine çok ciddi bir gönderme var. Medeniyet diyoruz, anayasa diyoruz, hukuk diyoruz ama bunun çatısı ne? Ki oyunda Rahip’in bir lafı var; “Yazılı olmayan kanunlar da var.” diyor. Maalesef topluma sirayet etmiş böyle bir algı ve “öteki” olana karşı haklı görülen bir linç kültürü var.

Hülya Gülşen: Bazen bizler de kalabalıklar içinde yalnız kalmamak için yanlış olana “evet” diyoruz, sırf “öteki” olmamak için. Bu nedenle bizler de aslında bu yanlışın bir parçasıyız. Oyunun gösterdiği konulardan biri de bu.

Caner Cindoruk:  Yazar, çok güzel karakterler bir araya getirmiş. Aslında bizler birçok normu temsil ediyoruz. Anne mesela devleti temsil ediyor. Devlet, din, sınıf, alt sınıf, burjuva, heteroseksüel toplum yapısı tüm karakterlerde karşılık buluyor. Yazar sistemin çarklarını bize çok iyi sunuyor. Biz de onları güzel işleyip ete kemiğe büründürmeye çalışıyoruz.

Oyunun çok dikkat çeken ritmik bir yapısı var. Yazar da kelime oyunları, karakterlerin abartılı tepkileri, arka arkaya sıraladıkları cümlelerle metnin dinamizmini arttırıyor. Bu noktada oyunun çevirmeni Sibel Arslan Yeşilay’ı da tebrik etmek lazım. Metni komik ve eğlenceli hale getiren bu kendine özgü dili aslında… 

Hülya Gülşen: Kesinlikle tebrik etmek lazım. Oyunun dilini bizim sindirip aktarabilmemiz de çok uzun bir zaman aldı aslına bakarsan. Hâlâ daha da anlamaya çalışıyoruz. İçselleştirmek çok zor çünkü yapay bir dil. Hatta daha biraz önce konuşuyorduk; reklam jingle’larıyla dolu. Yani inanılmaz benzetmeler var, biraz kapitalizme hizmet eden bir dil var. Hatta nasyonal sosyalizmin dilini de yansıtan yerler var. Yani Hitler’in oluşturduğu LTI’yi yazar, oyunda özellikle kullanıyor.

Caner Cindoruk:  Ve biliyor musun şunu fark ettik: İnsanlar bir süre sonra bu dile alışıyor. Bizi de prova süreçlerinde en çok kaygılandıran bu durumdu. Shakespearevari bir metin var elimizde, vodvil hızında bir oyun oynuyoruz ama altyapısı çok politik olan bir komedi.

Hülya Gülşen: İronisi çok fazla, her cümlenin altındaki anlam çok katmanlı. Bunların altından kalkmak gerçekten oyuncular için zordu ama bunu başarabilmek için öncesinde çok fazla hazırlandık.

Prova notlarınızı okudum. Metin ya da oyunculuklar üzerine çalışmaların yanı sıra Nazi dönemine ait kitap, belgesel, film, müzik kaynaklarını okuyup izleyerek, dinleyerek haklarında tartışmışsınız. Oyuna da yansıyan müthiş özenli bir hazırlık dönemi var. O prova sürecini anlatır mısınız?

Caner Cindoruk: Aslında biz provalardan da önce, hemen hemen iki ay önce okumalar yaparak başladık senin de söylediğin gibi. Kemal Ağabey’in, yönetmenimiz Kemal Aydoğan’ın oyunu irdelememiz açısından bize verdiği kitaplar vardı. İşte siyaset tarihi, Nazizm konulu kitaplardı bunlar; çünkü bu oyunun hakkını verebilmek için nasyonal sosyalizmin dilini öğrenmemiz gerekiyordu. Bu arada tabii ötekileştirme, eşcinsellik, queer üzerine sohbetlerimiz, tartışmalarımız oldu. Böylece oyunu çözümlemek çok daha rahat oldu. Hareketli ve hızlı bir prova süreciydi. Alt metni çok kuvvetli bir oyunun üst dilinin komedi oluşu,  ironik ve grotesk bir metin oluşu seyircide nasıl bir his yaratacak merak ediyorduk. Gerçi biz böyle eğleniyorsak seyirci de eğlenecektir diye geçiyordu hep aklımızdan.

Hülya Gülşen: Yani biz provalara Ağustos ayında başlamadık, biz Mayıs ayında başladık. Ağustos ayına gelene kadar ödevlerimizi yaptık. Okumamız, izlememiz gereken bir liste vardı. Ardından buraya gelince yaptığımız beyin fırtınalarıyla bir şeyleri çözmeye başladık. Ama Moda Sahnesi’nde provalar hep böyle olur zaten. Önce beden açılır, sonra beyin açılır. Ondan sonra provalara güzel beslenmiş olarak başlarız.

Peki, sizce yazar bu hikâyeyi neden fars-vodvil formuyla anlatma yolunu seçmiş?

Caner Cindoruk: Yani gerçekçi anlatım içeriği zayıflatırdı belki de. Çünkü yaşadığımız şeyler o kadar gerçek ve acı ki… Çok ağır bir trajedi olabilirdi. Ama o zaman da hem söylem hem o trajedi bizi çok yorabilirdi, biraz ağır gelirdi diye düşünüyorum.

Hülya Gülşen: Bu arada yazarımız gay. Aslında öteki olarak yaşayan biri. Gay’lerin çok duyarlı ve neşeli insanlar olduğunu biliriz. Bu durum bizim oyunumuza da yansıyor. Zaten komedi daha çok nüfuz eder aslına bakarsan. Ağlanacak haline gülmek diye bir laf vardır ya hani… Gerçekten bu oyunun yaptığı da o.  Kendi kendine güldürtüyor. Ben yazarı bu anlamda çok başarılı buluyorum, beni çok heyecanlandırıyor. Çok güzel bir matematiği var. Bir tek parantez içini yapmazsanız oyun çökebiliyor.

Caner Cindoruk: Şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım. Hitler’i izlediğimizde hiçbirimiz gülmeyiz. Onun tavırları, bakışı, ürkütücülüğü bizi rahatsız eder. Ama onu Charlie Chaplin Büyük Diktatör olarak oynarsa o zaman güleriz ve bambaşka bir algı geliştiririz. Çünkü Charlie Chaplin onu ciddiye almaz, boş bir balondur Hitler. Aslında yazarın da yapmak istediği bu bence.

Bir yandan da baktığımızda karakterler arasında birbirlerini ikna etmeye yönelik bir çaba var. Ama işler bir anda düelloya dönüşüyor ve müthiş bir iletişimsizlik doğuyor. Bu durum epey tanıdık geldi. Bizim ülkemizdeki iletişimsizliğin boyutlarını nasıl değerlendirirsiniz? Bu iletişimsizlik neden kaynaklanıyor?

Hülya Gülşen: Korkaklık, cehalet, bencillik, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık… O kadar çok şey var ki… Artık her şeye o kadar çok alıştık ve tepkisizleştik ki… Basit olmayan her şey çok basit gelmeye başladı. Benim 18 yaşında bir kızım var, onda gözlemliyorum korkuları, isyanları… Özellikle Gezi’den şu zamana kadar olan süreçte. Onların endişelerini gördükçe tüylerim diken diken oluyor çünkü bu geldiğimiz nokta beni de çok korkutuyor.

Caner Cindoruk: İnsana dair birçok duyguyu kaybettiğimize ve birbirimizi dinlemediğimize inanıyorum. Etik değerleri kaybettiğimizi ve yozlaştığımızı düşünüyorum. Bizler bu coğrafyada onlarca kültür bir arada yaşadık, yaşıyoruz. Hep söylüyorum, ben Adanalıyım ve benim coğrafyamda sana Türk, Kürt, Ermeni, Yörük, Arap, Rum on tane ırk sayabilirim. Biz hep bir aradaydık ve benim çocukluğumda böyle bir ayrışma, çatışma yoktu. Kimse kendini kimseden üstün görmezdi. Kimse kimseyi ötekileştirmezdi. Bu son yıllarda körüklenen bir yaklaşım, bu denli bir milliyetçilik bizi yıkıma götürür. Asıl sorun herkes kendisi gibi olanı sevmeye başladı ve bu, saygı duyma kavramını yok etti. Biz sadece bizim gibi olanları seviyoruz ve başka hiç kimseyi sevmiyoruz.

Murathan Mungan, Harita Metod Defteri’nde söylüyordu… “Vicdanı yalnızca kendinden olanlara sızlayanlara, merhameti yalnızca kendisine benzeyenlere duyanların insanlığına hep kuşkuyla baktım.” diye. Maalesef böyle insanların çoğunluk olmaya başladığı bir toplum haline geliyoruz…

Yine prova notlarınızda dikkatimi çekmişti: Kemal Aydoğan “Birbirimizi sevmeden olmaz. Sevmeden buradan taksiyle Bostancı’ya bile gidemeyiz” diyor.  Ama sahnede birbirini çok sevdiği ve yaptığı işten keyif aldığı her halinden belli olan bir ekip var. Ben prömiyerin hemen ertesi günü izledim sizi, çok yeni olmasına rağmen bunu hissedebildim.

Hülya Gülşen: Aslında ilk defa birbirimizle oynuyoruz. Bir defa Kemal Aydoğan çok iyi cast yapıyor. Bizler onunla çalışmıştık ama arkadaşlarımla ilk kez birlikte oynuyoruz. Bu etkiyi yaratan yine Kemal Aydoğan. Ekibine o kadar iyi liderlik ediyor ki… Enerjisi bize de geçiyor. E, bizler zaten oynamayı seven, iyi niyetli insanlarız. Bir buçuk ayımızı sabah on buçuk-akşam yedi beraber geçirdik. Bu çalışmaların içerisinde iyi ekip olabilmek için yapılan çalışmalar da vardı. Bizim kendi temrinlerimiz, Yeşim Hoca ile yaptıklarımız falan…

Caner Cindoruk: Bir defa kurumsal tiyatrolardaki zorunluluk yok bizde. Biz burada tiyatro yapıyorsak gerçekten içimizde büyük bir aşk olduğu için yapıyoruz. Ve buradaki herkes böyle düşündüğü için seyirciye de yansıyor. Aklımızda hep ‘daha iyisini nasıl yapabiliriz’ cümlesi var. Daha çok yeni, 7. oyunumuz ama çok güzel dönüşler alıyoruz. Bu bizi çok motive etti. Ama biz şunun çok farkındayız: Moda Sahnesi’nde oyun, çıkınca bitmez. 100. oyunu oynasak bile yaklaşım böyledir ki ben bunu Köpek, Kadın, Erkek oyununda deneyimledim. 100. oyunu oynarken de not okuyorduk, oyun bittikten sonra yanlışlarımızı ya da eksiklerimizi konuşuyorduk. Böyle olunca da motivasyonumuz ve heyecanımız hep diri kalıyor.

Peki, ağabey- kardeş aynı sahnede olmak nasıl?

Hülya Gülşen: Ya çok tatlılar, inanılmaz… (Gülüşmeler)

Caner Cindoruk: Münircan çok yetenekli bir çocuk bence. İyi ki benim kardeşim ve iyi ki böyle bir şansımız oldu. Beraber sahnede olmak çok enteresan bir duygu, çok rahatlatıcı bir unsur. Hele de bu oyunda, biliyorsun işte sahneleri… (Gülüşmeler) Şaka bir yana kardeşlerin paylaşımları özeldir ya hani, sanırım bu oyuna da yansıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri