23
Eylül

Drakula'nın Sırrı

23 Eylül 2016 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

 

“Yazarlarla Kitap Turları” projesinin ilk yolculuğu Gülşah Elikbank’ın “Yalancılar Ve Sevgililer” kitabının fonu olan Romanya’ya yapıldı. Tur sonrasında Gülşah Elikbank ve Ülkü Burhan izlenimlerini Aykırı Akademi okurlarıyla paylaştılar...

 

ÜLKÜ BURHAN:

Üniversitede, son sınıfta ‘Eski Türk Edebiyatı’ hocasının hışmına uğrayıp, bütünlemeye kalan güruhun arasındaydım. Herkes hummalı bir çalışmanın içindeyken ben bir köşede o sarı, fersiz, okumaya muhalefet ışığın altında Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına”sıyla tek başımaydım. Son sayfayı derin bir nefes alarak kapattığımda sabahın ilk ışıkları sınava birkaç saat kaldığını söylüyordu. Ama benim daha önemli bir işim vardı. Sınavdan çıkar çıkmaz otogara gidip, İstanbul’a giden ilk otobüse atladım. Kimin umurundaydı Eski Türk’ün akıbeti? Benim derdim Vedat Türkali’nin kitapta bahsettiği mekanlarda soluk alabilmek, oralarda dolaşmaktı. Bab-ı Âli Yokuşu, Gar Lokantası…

Bir kitabın peşinden gitmenin zevkine o zamanlarda varmış biri olarak, Prontotour’un “Yazarlarla Kitap Turları” projesini görünce çok heyecanlandım. İlk yolculuk Gülşah Elikbank’ın “Yalancılar Ve Sevgililer” kitabının fonu Romanya’ya yapıldı.

Ekibimiz Bükreş’e indiğinde rehberimiz karşıladı bizi. İlk dolaşacağımız yer romanda da vücut bulan diktatör sarayıydı. Saraya doğru yol alırken otobüs bir caddenin üzerinde durdu, ne göreceğimizden bihaber indik. Yüzlerimizde tebessüm… Karşımızda, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu” yazısıyla Atatürk büstü duruyordu. Hemen deklanşörlere basıldı.

Kendimizi yabancı hissetmeyeceğimiz topraklardaydık.

Çavuşesku’nun sarayındaki görkeme baktığınızda ülkenin fakirliğine inanmak güç geliyor. Ülkenin mermeri ve Karpatların kerestesi karın tokluğunun emeğiyle buluşunca ortaya çıkan ihtişam aslında etkileyici gelmiyor. Sinir bile bozuyor. Neyse ki bir diktatörün sonunu görmek, her anlamda umut veriyor insana. En komiği de bunca azap vermeyi kendine hak sayan birinin sarayında neden havalandırma olmadığını öğrenmek oluyor. Çünkü…. Çünkü Çavuşesku üşütmekten, hasta olmaktan çok korkarmış…

Ülkenin güzelliklerine dalalım diyeceğimiz anda rehberin anlattıkları boğazımızda düğüm oluyor. Ülkenin hali (ki bu nispeten iyi hali) üzücü. Emekli bir insanın açlığından, asgari ücretin 170 Euro olmasından, uzman bir doktor maaşının 350 Euro olup 200 ünün kiraya gitmesinden, evi olmayanın yaşam mücadelesinin acımasızlığından, benzin parası olmadan lüks otomobil sevdasına düşen halktan, zengin ve fakir arasındaki uçurumun büyüklüğünden dem vuruyor.

Bükreş’te dolaştıktan sonra otelin olduğu, Braşov’a geliyoruz. Otelin adıyla artık gezinin ana temasına daha da yaklaşıp havaya giriyoruz. Otelin adı; Dracula Hotel… Ormanın koynunda, serin havanın bedeninizi tül gibi sarmasının keyfine yöresel yemekler ve o güzelim şaraplar ekleniyor.                          

Brasov

Bu kanla içli dışlı olan cenah (Drakula, Çavuşesku) mefta olduktan sonra neyse ki bir işe yarayıp turizmi hareketlendirmiş. Saraya girerken ödediğiniz parayı, Drakula için de ödüyorsunuz.

Belki gözden kaçmıştır diye belirtmek lazım ki Drakula ve Kazıklı Voyvoda aynı kişi. Gülşah Elikbank bunu kitabında anlatıyor zaten. Tarih derslerinden aşina olduğumuz Vlad Tepeş, nam-ı diğer Kazıklı Voyvoda vakti zamanında Osmanlı sarayında kardeşi Güzel Radu ile büyümüş, Fatih Sultan Mehmet’le sarayın bahçesinde oyunlar oynamış biri. Fatih Sultan Mehmet’i en büyük düşmanı ilan edip, askerleri kazığa geçirme mevzuu biraz derin ve tam bir psikolojik vaka. Zira kardeşi Güzel Radu’nun sarayda iç oğlan olması bunu kısmen açıklıyor.

Gülşah Elikbank ve romanının rehberliğinde Drakula’nın şatosunu gezmek çok keyifliydi. Ancak, o işkence aletlerini görmek, cadı terazisinin varlığına şahit olmak, en çok da dehlizi andıran merdivenlerde tırmanmak iç karartıcıydı.   Korku her zaman itaat etmekle paraleldi. Ne kadar korkutucu olursan o kadar boyun eğenin olurdu. Tarih bunun en büyük ispatıydı. Buna karşın yine tarih boyun eğmeyenlerin hürmetine yazılıyordu. Hem Çavuşesku hem de Vlad Tepeş korkuyla kurdukları hakimiyetin kendi sonları olduğunu görememişti. Hem romanda, hem de gezdiğimiz mekanlarda, yazar, tarih ve günümüzün sağlam bir karşılaştırmasını da yapıyordu.

En etkileyici yerin Peleş Kalesi olduğunu söylesem yalan olmaz. Muhteşemdi. Kaleye girdiğimiz noktadan, çıkışımıza kadar gözünüzün her değdiği yer bir mimarlık harikasıydı. Aslında mimar da ortaya ne çıkardığından emin olacak ki kendi büstünü yüksekçe bir yere ustalıkla gizlemişti. Kral ve Kraliçe’nin kütüphanesinden çıkmak istemedim. Hatta burada beni bıraksalar ölünceye kadar kalabilirim diye düşündüm. Hala yaşanabilir, hala canlı bir atmosferdi. Kütüphaneden sarayın başka odalarına giden gizli geçit sahte olduğu zor anlaşılan kitaplarla korunmuştu. Kraliçenin çocuk kitapları yazdığını ve kitaplardaki karakterleri sarayın camlarına vitray tarzında resimletmiş olması ayrı bir güzellikti.

Gelelim diğer güzelliklere;

Orman havası, bol oksijen cildi güzelleştiriyor, ekip sağlamsa gezi beş kat daha güzelleşiyor, çok okuyan mı çok gezen mi bilir sorusu “hem okuyan hem gezen” şeklinde güzelleşiyor ve siyasi acıdan ise diktatörlerin sonuna dair umut ruhu güzelleştiriyor…

Romanın izini sürmek bir nevi zamanda yolculuk demekti. Gülşah Elikbank’ın Kara Kilise’de başlayan yolcuğuna eşlik etmek çok farklı bir deneyimdi. Bizde iz bırakan yerlerde, biz de izimizi bırakarak dolaştık.

Drakula'nın kalesinde (Bras Kalesi) romandan bölümler okundu.

 

GÜLŞAH ELİKBANK:

Coetzee, şiir ya ilk bakışta konuşur sizinle ya da hiç konuşmaz. Yıldırım gibi, aşk gibi, demişti. Şehirler de biraz böyledir. İlk ayak bastığınızda ya alıp içine çeker sizi ya da bir an önce uzaklaştırmak için türlü yollar dener. Üstelik şehirlerin de kaderi ve ruhları vardır, tıpkı biz insanlar gibi. Ruhlarına dokunacak elleri seçmek yoktur yazgılarında ve hepsi Paris kadar şanslı değildir. Bazen onları yıkıp yeniden kurmaya cüret edenler çıkar; altında yatan mirasa, dokuya aldırmadan. Çünkü bir şehrin ruhu, onun içinde soluk alıp veren herkese bulaşır. İnsanları değiştirmek istiyorsanız, şehirlerini değiştirerek, şehir bilincini, belleğini yok ederek başlarsınız işe. Çavuşesku, bunun peşindeydi. Bükreş’in en güzel caddesini boydan boya kaplayan o devasa sarayı ve çevresindeki gri, kocaman binaları oraya kondururken, bir ruhu, geçmişi, o güçlü bağları yok etmek niyetindeydi. Fakat insan, insanı bilmez; tuhaftır. İnsanların tahammül sınırlarını kestirmek güçtür. Romanya halkı uzun yıllar katlandığı hatta destek verdiği diktatörlerine ansızın başkaldırmıştı. Belki de o isyanın başarısı buradaydı; umulmadıktı.

2004 yılında Romanya’ya bir iş kadını olarak ayak bastığımda, diktatörlükten, komünizmden çıkmış ama henüz kendine, özüne dönememiş bir ülke bulmuştum karşımda. İyi ama özü neydi bu insanların? Rotamızı Bükreş’ten Transilvanya’ya kırdığımızda, aradığım yanıtla birlikte bulmayı asla ummadığım o adam; Drakula, beni bekliyordu.

Yalancılar ve Sevgililer romanının başladığı Kara Kilise önünde

Belki babasız geçen yıllarımdan, belki de içimdeki tuhaflıktan, hiçbir zaman bir yere veya bir kişiye ait hissetmedim kendimi. Oysa Transilvanya’nın tekinsiz sokaklarını gezerken ve Drakula’nın meşhur şatosunun merdivenlerini tırmanırken hiç yabancılık çekmedim. İnsan yarası yarasına denk düşeni sever, demişti şair. Vlad Tepeş’in, nam-ı diğer Drakula’nın o anlaşılmamış, yaralı, kanayan çocukluğu mu dokunmuştu kalbime? Onca zalimliğin, dökülen kanın ardında, akıtılmış sahici bir gözyaşı saklı olamaz mıydı? Anlatılanlar kimin doğrusuydu? İşte bu sorunun ardından yazmaya başladım; Yalancılar ve Sevgililer romanımı.

Oysa insan aradığı yanıtları değilse de; yeni soruları bulabiliyor böyle sorgulamalarda. Ama sorular değerlidir. Çünkü o yeni soruların peşine takılan başka hayalperestler her zaman olacaktır. Yolculuklar ne kadar uzağa yapılırsa yapılsın, aslında insanın kendi kalbindeki çıkmaz sokakta son bulur. Benim kalbimin çıkmaz sokağı, çocukluğumdu. Drakula’nın ve Fatih Sultan Mehmet’in de öyle. 6 yıl aynı sarayda büyümüş, aynı eğitimi almış, yalnız, sevgisiz çocuklardı. Belki de çocukluğun o el değmemiş masumiyeti içinde, birbirlerinin ruhunun her yönünü görmüş, tanımış ve sevmişlerdi. Ama büyümek bir büyü bozumudur. Onlar için de öyle olmuştu. Kardeş olmak, kan bağıyla mı sınırlıydı peki? Birinin kalbindeki en büyük zehri ya da hayali bilmek bizi onun karşısında farklı kılmaz mıydı?

Drakula'nın şatosunda Vlad Tepeş ile...

Yıllarca zihnimde sorup durduğum bu soruların yanıtları için yolum defalarca Romanya’ya düştü. Orada birçok dost edindim. Ülkenin edebiyatını, sanatını ve siyasetini tanıdım. Sonrasında kaleme aldığım Yalancılar ve Sevgililer belki de bu nedenle Rumenlerin de bir yanıyla sahiplendiği bir roman oldu. Prontotour’un Yazarlarla Kitap Turları kapsamında, elimizde bir harita gibi tuttuğumuz romanımla gittiğimiz Romanya’da bizi gezdiren yerel rehber, neler yazdığımı anlayınca bana sımsıkı sarıldı. Demek bizi iyi tanıyorsun, diye sırtımı sıvazladı, bir palinka ikram etti. Şiirden, aşktan ve umuttan söz ettik.

Direniş ve değişim sanatla başlıyorsa, insan önce kendi devrimini yapmalı. Sonrasında içindeki o devinimin gücüyle kendi benliğine dokunan bir coğrafya, onun geçmişteki soluğu gibi kendine benzeyen bir yürek aramalı. Gerçeğin rüzgarı başka türlü eser, bir kere kalbinizi hareketlendirirse, aynı yerde kalamazsınız. Hep ilerlemeniz, hep aramanız gerekir. Çünkü ne gerçekler aramakla son bulur ne de gidilecek yollar biter. Yaşadığımız çağda iyilik bir lütufa dönüşmüşse, bunun nedenini yüzyıllık günahlarımızda aramalıyız belki de. Bir insan ancak bir başkasının yarasını anlayıp sardığında kendi yarasına dokunmaya cesaret ediyor. Freud, geçmişi yeniden yaşamaya, hatalarımızı tekrarlamaya yönelik duyduğumuz güçlü tutkudan, saplantıdan söz eder. O saplantıdan kurtulmanın en iyi yolu ise hatanın nedenini, taraf tutmadan, anlamaya gayret etmek. Vlad Tepeş’in, Çavuşesku’nun ve benzerlerinin en büyük hatası, insanın içindeki iyi yanı küçümsemekti. Belki güç insanı sarhoş eder ama bu sarhoşluk içten bir gülüş, zihne sızan tatlı bir melodi ile uçup gidebilir. İnsan kendine geldiğinde, hayatla ve kötülükle, içindeki o eski mirası yani bilgeliğini kullanarak savaşabilir. Hiç bitmeyen o savaşlara rağmen, dünyanın tüm ihtişamıyla dönmeye devam etmesi belki de bu nedenledir. Yalancılar ve Sevgililer romanımın bu sonsuz savaşta tarafı bellidir.

 

 

 

Prontotour’un “Yazarlarla Kitap Turları” 2017'de devam edecek; Ayşe Kulin ( Sevdalinka) ile Saraybosna, Tuna Kiremitçi ile Selanik,  Yekta Kopan ile Prag ve Gülşah Elikbank ile İngiltere turları gerçekleştirilecek.

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri