20
Eylül

Arabın Şemsiyesi

20 Eylül 2016 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

Ben meylimi üç güzele düşürdüm

Biri Şemsi, biri Kamer, İll'Elif

Karacoğlan

AYKIRI AKADEMİ - Yazan: Orhan Gökdemir

Kara taşın kutsal sayılmadığı bir din var mıdır? Peki, taşın “semavi dinler” tarafından kutsal sayılmasını bir taşlaşma vakası mı saymalıyız? Dinde bir taşlaşma varsa bu kara taştır; çünkü hiç değişmemektedir. İslam’dan önce kutsal olan, İslam’dan sonra da kutsal olmakta, “putlar” yıkılmakta, ancak taş yerinde kalmaktadır. Profesör Hikmet Tanyu, “Türklerde Taşla İlgili İnançlar” adlı çalışmasında hemen bütün dinlerde kutsal bir kara taş olduğunu not etmektedir. Demek ki taş, dinlerin taşlaşmış yanıdır.

 

Değişmeyen Ev

Bir taşlaşma söz konusu olduğuna göre, başlangıçta taş olmaması gerekir. Mekke, Beytullah, Hacer el-Esved tamlamasında, tamamlayanın kara taş olmadığı biliniyor. Taş zaman zaman, Beytullah’tan ayrılabiliyor ve bunun bir fark yaratmadığını biliyoruz. Ali Mazaheri’nin Bahriye Üçok çevirisi, “Ortaçağda Müslüman Yaşayışları” adlı kitabında şöyle anlatılıyor: “929’da büyük Karmat generali Ebu Tahir altı yüz süvari ve dokuz yüz piyadesinin başında, Mekke’yi zapt etti ve Kâbe’nin hazinesini gasp etti, müminlerce Allah’ın sağ eli gibi sayılıp saygı gösterilen Kara Taşı (Hacer el-Esved) alıp götürdü!” Mazaheri, kara taşın bir parçasının ancak 951’de yerine konduğu bilgisini de veriyor. Taş taşındığında haç yapılmış mıdır? Yapıldıysa haçın haç olup olmadığı konusunda bir tartışma olmuş mudur? Ve asıl önemlisi Karmatilerin geri getirdiği taşın aynı taş olduğuna nasıl karar verilmiştir?

Hac’da bir kesinti olduğu yönünde işaret bulamıyoruz. Demek ki, önemli olan taş değil, haçtır. Bütün dinlerde kutsal mekânlar da bulunuyor ve bir “tanrı evi” taşla birlikte dinlerin ortak paydası olarak ortaya çıkıyor.

Taşın düştüğü yer, evdir. Evin içinde taş var ve taşa dokunmak, bazen yüz sürmek, öpmek dinde tamamlayıcı bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Hacer el-Esved’in yalnızca bu nedenle çok “yıprandığını” biliyoruz. Taş olma vasfını kaybediyor ve tersine dinde bir taşlaşma ortaya çıkıyor. Bu yüzden tanrının evi değişmeden de tanrının değişebileceği bilgisi, bilgi olmuyor. Kâbe, değişmeyen evdir ve tarihi Arap tektanrıcılığından çok daha geriye gitmektedir.

Peki, evin anlamı ne? Ev ile taş ve gök cisimleri arasında nasıl bir ilişki var?

Gökte güneş hep var, Şems veya Şamaş, bir tanrı olarak göğün yaratıcılığına da işaret ediyor. Peygamber Muhammed’in aile büyükleri arasında olan Abd-el-şems veya Abdülşems, sonraları Şems-i Tebrizi, tıpkı “şemsiye” gibi Güneşten türüyorlar. Abdülşems adının işaret ettiği gibi kulu varsa, kuşkusuz Şems’in bir tanrı sayıldığını kabul etmek gerekiyor. Yalnızca, Abdülşems değil, Hammurabi de, yasalarını yaptığı sırada Şamaş’ın bir kuludur ve herhalde Şamaş’ın kişiliğinde “eşitlik ve adalet”e de tapınılmaktadır. Çünkü Şamaş, güneş olmakla, adalet ve eşitliği de aydınlatmaktadır; Şamaş eşitlik ve adalet tanrısıdır.

Şamaş, Sümerceye geçerken Utu olmaktadır bu. Daha uzaklarda, Hindistan’da eski Hint mitolojisi, dünyanın yaratılışını güneşle açıklamaktadır; dünya güneşin içindeki yaşama isteğinin ürünüdür ki, tezini bugün için de doğru sayabiliriz. Vedizm’in büyük tanrı üçlüsü güneşin izdüşümleridir. Amerikan Kızılderilileri, Mayalar, güneş merkezli inançlıdırlar. Buda güneş soyludur, Apollon güneş tanrıdır, Helios düpedüz güneştir. Mısır inancında Ra ya da Phra güneş tanrıdır. Piramitlerin (Kıptice “mere”, yukarıya çıkış yeri) yıldızları ve elbette güneşi temsil ettiği bilinmektedir. Güneş tapınağının koruyucusu bir aslandır. Kefren piramidinin kapısını bir aslan (Büyük Sfenks) beklemektedir. Mısır mitolojisinde aslan kutsal mekânları koruyan bir varlık olarak betimlenir. Heliopolis (Güneş kenti) rahipleri, yeraltı dünyasının doğu ve batı sınır kapılarını koruduğuna inanıyorlardı. Güneş, Mısır’da hep vardı, ama sonra bir rüzgâr çıktı. Rüzgâr tanrısı Amon, baş tanrı olmayı başardı; ancak bu durumda adını “Amon-Ra” olarak değiştirmek zorunda kaldı ki, bu baş olmak için güneşe sığınmak gerektiğini gösteriyordu.

Hıristiyanlığı uzun süre uğraştırmış olan Işık-tanrı Mithra, büyük güneş tanrıyla insanlar arasında aracılık eden ve insanların ruhlarını kurtarmaya çalışan bir peygamberdir. Konstantinus’un Hıristiyanlığı benimsemesiyle birlikte Mithraizm bu dine yenik düşmüştür. Fransız tarihçi Renan’ın bu yenilgi olmasaydı, dünyanın bugün Mithras dininden olacağı iddiası sık tekrarlanır ki, doğrudur.

 

Arapların putları hangi tanrıların izdüşümüdür?

Abdülşems bir yana, Arapların putları hangi tanrıların izdüşümüdür? Ya da daha doğrusu bütün Mezopotamya halkalarını ışıtmış olan Güneş-tanrı Arapları ışıtmamış mıdır?

“Hani İbrahim, babası Azer’e demişti ki: “Sen putları Tanrı mı sayıyorsun? Ben seni de, kavmini de sapıklık içinde görüyorum.” Biz böylece İbrahim’e gerçeğe ermesi için göklerin ve yerin ülkelerini de gösterdik. Gece onu örtünce bir yıldız gördü: ‘Bu benim tanrım mı?’ dedi. O yıldız sönüp gidince: ‘Ben böyle sönüp batanları sevmem’ dedi. Sonra doğan Ay’ı gördü: ‘Bu benim Tanrım mı?’ dedi; yalnız o da batıp gidince; ‘Eğer Tanrım bana yol göstermemiş olsaydı ben de sapan insanlardan olurdum,’ dedi. Sonra doğan Güneşi gördü: ‘Bu mu benim Tanrım? Bu hepsinden de büyük,’ dedi. Güneşte batınca dedi ki; ‘Ey milletim! Ben Allah’a eş koştuğunuz şeylerin hepsinden uzağım.”( En’am 74-75-76-78.) Pek güzel ama herhalde bunu aynı zamanda Muhammed’in zamanında kısa dinler tarihi saymamız da mümkündür.

Ancak, Arapların bunlardan uzak kaldığı, yalnızca tanrısız putlara taptığı ya da putları tanrı saydığını söyleyemeyiz. Şinasi Gündüz’ün “Mitoloji ile İnanç Arasında” adlı kitabında Arapları etkileyen rüzgârı şöyle not ediyor: “Hz. İbrahim’in yaşadığı dönemde, başta Mezopotamya olmak üzere Ortadoğu’nun birçok bölgesinde temelde göksel cisimlerin tanrılaştırılmasına dayalı bir politeizmin ve paganizmin oldukça yaygın olduğunu göz önünde bulundurmamız gerekir.” Demek ki puta bakmak, taşa takılıp kalmak budalalıktır, putun veya taşın işaret ettiği bir yer var ve güneş olması ihtimali yüksektir.

Muhammed Heykel’in “Hazreti Muhammed Mustafa” kitabından izlemeyi sürdürelim: “Her kabilenin taptığı bir put vardı. Bu cahiliyet mabutları Sanem, Vesen, Nusup adlarıyla anılmaktaydı. Sanem, maden veya tahtadan insan şeklinde yapılan putlardı. Vasen, inan şeklinde olup taştan yontulan puttu... Hubal, Arap putlarının başıydı ve Kâbe’de muhafaza olunuyordu. Bütün Araplar en uzak yerlerden dahi onu ziyarete gelirlerdi” Putlar Allah’a ulaşmada bir aracıydı, görünüşe göre bunlar inanları tanrıya yaklaştırıyordu. Demek, put ya da heykel tanrı değildir. Fakat uzun vadede put hep tanrının yerine geçer, araç amaç olur. Araplarda sorun putlar değil, putların tanrı yerine geçmiş olmasıydı. Bozulma var ve fakat bunun puta taparlıkla bir ilişkisinin olmadığı görülüyor. İkonalar var ve Hıristiyanlar da onlar aracılığıyla tanrıya yaklaşmayı ummaya devam etmektedir.

Arapların taş konusunda oldukça geniş görüşlü olduğunu biliyoruz; Şinasi Gündüz, çöldeki Arapların topladıkları taşların bir kısmını yemek yapmak için ocak yapmakta kullanırken, buldukları bir düz taşı da tapınmak için ayırdıklarını not etmektedir. Bu taşlardan birinin etrafına ev (Beyt) yapılmışsa, kısa sürede buranın bir hac yeri haline geldiği de anlaşılmaktadır. Beyt-el-ilah ya da Beytullah bu evlerin en önemlilerinden biridir ve cahiliye döneminde de Hicaz paganizmin merkezi olmuştur. Peygamber Mekke’ye girdiğinde Kâbe civarında 360 put olduğuna işaret edilmektedir ki, 365’ten 5 eksiği budur. Herhalde ortak noktalarını yıl ve giderek Güneş saymalıyız. Bu durumda El Lat, Uzza, Menat da birer gök cismi olmalıdırlar.

Lat’ın putu dört köşeli düz bir kaya parçasıydı. Putun etrafında bir de ev vardı ve Profesör Gündüz buranın Taif Kabesi olarak bilindiğini not etmektedir. İslam Ansiklopedisi’nde El Lat ile ilgili daha ilginç bilgiler verilmektedir ki buna göre Al-Lat güneşin has ismidir. Buradaki bilgilere göre Abu Süfyan Al-Lat ile Al-Uzza’yı Uhud savaşına götürmüş ve herhalde savaşta yardım edeceklerini ummuştur. İslam Ansiklopedisi’nde bu üç El’in zamanımızda da hastalıklara deva bulmak için ziyaret edildiğini not etmektedir. Gündüz’ün çalışmasına göre, Uzza sonraki dönemlerde Atargatis ve Afrodit’le özdeşleştirilir. Uzza, Venüs’tür. Dolayısıyla Uzza-Azizos, Athar, Atar, İştar, Astarte, Atargatis, Tar-ata ile başlayan ve eninde sonunda bir ana tanrıçaya dönüştürülen Mariam arasında bir bağ ve süreklilik görüyoruz.

Kesin olan Şems ve Kamer’in, bu din içindeki yerini ritüellerde sürdürmesidir.

Peki, İslam taşın egemenliğine son verebilmiş midir? Kutsal kara taş, Hacer el-Esved’in “Âdem’in tahtı” addedilmesi sonradır; öncesi hakkında İslam Ansiklopedisi’nde şu notlar düşülüyor: “Takdimeler arasında altın güneşler ve aylar tekrar tekrar zikrediliyor. Mas’üdi’ye göre, bazı çevrelerde Ka’be güreşe, aya ve 5 seyyareye vakfedilmiş bir mabed telakki edilmiştir. Bir de Ka’be’nin etrafına konulmuş olan 360 put da bu bakımdan bir delil teşkil edebilir.” Artık Hubal’i biliyoruz; başta Al Lat olmak üzere başka tanrılar da var. Bilmediğimiz, bu “el”lerin yanında “Allah”ın nerede durduğudur. Şu açık; Hubal ve diğerleri Muhammed tarafından tahtından indirilmiştir, “kırılmıştır” da diyebiliriz.

Demek ki, burada bir “tekleşme”den değil, hiyerarşide bir değişmeden söz edebiliyoruz. El ilah, bizden çok güneşe yakındır, o yüzden duada eller, El’e açılmaktadır. Kâbe, kıble ise, Müslümanlar da yüzünü güneşe dönmektedir. Tahsin Mayatepek’in iddia ettiği gibi, secdede güneş ışınlarını öpme de olabilir. Kesin olan Şems ve Kamer’in, bu din içindeki yerini ritüellerde sürdürmesidir. Kabul kabildir, ancak bunun için kıble’den kabala’ya olan yolu yürümek gerekmektedir.

Sabilikten biliyoruz, güneş tapınakları dörtgendir. Dörtgen bir kutsal yer etrafında dönmek İslam’ın da şartıdır. Namaz ve oruç güneşe göredir; İsa göğe çekilir, Musa ve Muhammed peygamberliği göğe yakın dağda alır, zigurratlar, piramitler, kuleler ve minareler göğe yükselmek içindir. Pazar, güneş tanrının günüdür, İseviler için kilise vaktidir. Cumartesi Zühal-Satürn tanrısına ayrılmıştır, sept günüdür. Cuma, Zühre-Venüs’e ayrılmıştır, tanrıların kızlarına aşina bir kültürde uygun seçimdir. Bütün hepsi yedinin-heft-içindedir. Yedi Güneş, ay ve beş gezegen demektir.

Sabilikten kaynaklandığını biliyoruz; Sabiiler, eski Mısır’la kendileri arasında bir ilişki kurmakta ve onların Sabii dininden olduklarını varsaymaktadır. Mısır’da Yahudilerin lideri olan Musa Sabilere karşı bir savaş başlatınca, Sabilerin Mısır’dan çıkarılması konusunda yüce ışık tanrısından (Malka d Nhura) bir vahiy alan Ardban yola düşer ve Kızıldeniz kıyısına dayanır. Bu sırada Kızıldeniz yarılır ve Sabiler karşıya geçer. Bunlar da Gündüz’ün “Sabiler-Son Gnostikler” kitabından. Gündüz, Sabilerin İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed’i kötülük güçleri olarak nitelerken Vaftizci Yahya’yı kutsal bir şahsiyet saydıklarını not etmektedir. Yahya-Yuhanna da İseviliğin kökenindeki güneş inancıdır.

Demek ki taşlaşmanın kıyısında akan bir ırmağın çağıltısını sezebiliyoruz. Gerçeği arayana ise Mevlana’dan çok Şems-i Tebrizi’ye bakmasını öneriyoruz.

“Şems-i Tebrizilerin baş ve yüzleri tıraşlı idi. Düz tepeli keçe başlıklar takar, kara ve beyaz keçe cübbe giyinir ve yalınayak olurlardı. Sık sık şarapla sarhoş olur, davul ve def çalar, raks eder ve şarkı söyleyerek Tanrı’ya dua ederlerdi. Sevgi ile birlik’i başardıklarını iddia eder, saçlarını da ‘vuslat kılıcının’ kestiğini söylerlerdi. Gezici ve dilenci olup, erkek kadın herkesin kendi gerçek özünü görebileceği ayna işlevi gördüklerine inanırlardı. Böylece dünyayı güneş gibi aydınlatıyorlardı.” Ahmet. T. Karamustafa, “Tanrının Kuraltanımaz Kulları. İslam Dünyasında Derviş Toplulukları” adlı çalışmasında bambaşka bir tablo çiziyor.

Din, bugün de aniden patlayan beşeri bir volkanın külleri altında yeniden taşlaşıyor. Anlamak için ise taşa hep Güneş ışığında bakmak gerekiyor!

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri