22
Ağustos

Ağlamayın, acınız azalmasın...

22 Ağustos 2016 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

“Bir Arap şairi şöyle demiş,

Savaşta yenilen halkına,

Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Didem Madak

Yazar: Orhan Gökdemir

Ve bir düğünde patladı bomba. Kana bulandı çocuk sevinçleri, kadın sevinçleri, insan sevinçleri. Kim olduğuna, neye inandığına bakmadan ayrımsız öldürdüler bir sokakta toplanmış insanları. Din adına öldürdüler, inanç için parçaladılar. Öldürdükleri de aynı dinden aynı inançtandı hâlbuki. Öldürdüler. Öte dünyanın bu dünyadan daha gerçek, daha iyi, daha kutsal olduğuna inanarak çektiler bombanın pimini.

Kanlı bir ülkede kanlı bir düğün sürüyor şimdi. Damat parçalanmış bir yanda, gelinin gülüşü asılı öbür yanda. Çocukların cesetlerinden ayrılan parçalar, annelerin, teyzelerin cesetleri ile karışmış, bir bütün olmuş. Bu hayattan koparıp, inancın meçhul evrenine taşıdılar onlarca günahsızı.

Neden peki bu kanlı ülke, neden bu kanlı düğün? Nasıl oldu da peşinden gittiğiniz inanç, böylesine vahşi bir yargıya dönüştü? Nasıl oldu da tanrınız göz yumdu bu alçaklığa? Eyy Antepliler, nasıl oldu da bu yamyamları aranızda barındırdınız din kardeşiyiz diye? Var mı cevabınız?

“Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

 “Bir Arap şairi şöyle demiş,

Savaşta yenilen halkına,

Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

Ödünç aldım bunu Didem Madak’tan. İnancımızın peşinden gittiğimizi sanırken yenildik biz. Paramparça ettik insanlığımızı, paraladık, diktatöre yaranacağız diye koşarken. Diyorum ki şimdi size, ey halk ağlama. Sakın, azalmasın acınız. İçinizin ta derinliklerinde duyun bu yenilginin utancını.

Sizin inancınızdan olduğunu söyleyen biri veya birileri, sarıp inancını beline, patlattı bir düğünün orta yerinde. Çoluk çocuk kim varsa paramparça etti. Ve güçlü bir şekilde inanıyordu bu eyleminin onu cennete götüreceğine. Soruyorum, o cennete mi gideceksiniz siz de? Sakın ağlamayın, sakın, acınız azalmasın. Ağlarsanız düşünmezsiniz inancınızın nasıl bu kadar vahşi ellere düştüğünü. Ağlamayın, sakın, düğünü kanlı düğüne çeviren o yaratıkla nasıl olup da aynı inancı paylaştığınızı düşünün, içiniz burkulsun, paslı bir bıçağın yarasını hissedin sırtınızda.

"Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan."

O Arap şairini düşünün, halkına adanmış ömürler gelsin aklınıza. Neden şairlerin peşinden değil de katillerin peşinden gittiğinizi düşünün.

Didem Madak genç yaşta göçtü aramızdan. Şairler kırılgandır hep. Nilgün Marmara intihar etti 29 yaşında. Sergei Yesenin bir otel odasında astı kendini. Cesedinin yanında, bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu. Şöyle diyordu; “Hoşça kal dostum, hoşça kal. Aşkım, kalbimdesin. Ayrılmamız da bir kader. Çok geçmeden bir araya gelecek olmamız da. Hoşça kal, el sıkışmaya gücüm yok. Üzülmek, kaş çatmak yok. Şu anda ölmek yeni bir şey değil. Çünkü yaşamak da yeni değil.” Dedim ya kırılgandır şairler çünkü duygu işidir şiir. Haliyle bir parça yalnızlıktır, bir parça ahlar ağacıdır geride bırakılmış. Acıdır meyvesi, şair olmalıdır tatmak için. Demem o ki, beline bomba bağlayıp masumları öldürmekten daha güç iştir şiir. Savaşta yenilen halkına, “ağlamayın, acınız azalır” demektir.

Kanlı bir ülkede, kanlı bir düğün. Ne ölmek yeni, ne hayat. Didem Madak’ın bize bıraktığı ahlar ağacından acılı bir meyvedir yani sürekli tattığımız. Bir parça yalnızlıktır, bir parça ağıttır, bir parça parçalanmış çocuk gülümsemesidir. Diyor ki Didem Madak bize,

“Güçlü bir el silkeledi beni sonra

Sanırım Tanrı’nın eliydi.

Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.

Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,

Çok şey görmüşüm gibi,

Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,

Ah...dedim sonra

Ah!”

Hiçbir şair intihar ederken yanında başkasını götürmeyi düşünmez. Ama bir intihar notu bırakır arkasında. Okuyan ölür!

“Adanma, kendini kurban etmeye vardığında, bu bilimsel olarak bir intihardır” diyor Emile Durkheim. Şairlerin geride bıraktığı intihar notlarını bilerek okumak da bir intihardır öyleyse. Yanında kimseyi götürmeden ama. Çocuk sevinçlerini parçalamak ne şiire yakışır çünkü, ne de şaire.

“ölüm asude bahar ülkesi değildir o zaman”

Ağlamayın sakın, ağlamayın, azalmasın acınız. Çünkü başkası için ölenleri düşman ilan edip, başkalarını öldürenleri siz kutsadınız. Ve yaşam lanetledi hepinizi, ölümün gölgesi çöktü üzerinize. Ağlamayın sakın, utandırmayın karanlığınızı.

Hatırlıyor musunuz A. Kadir’i? Nerden hatırlayacaksınız?

Diyordu ki size,

“Yaşamın vişne rengi dudakları vardır sevgilim

öpüşün kadar sıcak ve tatlı

özgürlük türküleri de söylenir bu dudaklarla

sevda türküleri de

vişne rengi dudakları vardır sevdanın

gülümser dudakların gibi titrek ve dokunaklı

okyanus olur sarar dünyayı

ölümün vişne rengi dudakları kimi kez

dudaklarınca içten ve inançlı

ölüm asude bahar ülkesi değildir o zaman

 

ölüm:

yiğit ve sevecen bir yaşamın mutlu günlere

sunulmasıdır

canlı bir gül gibi somut

ayrılık yoktur artık zaman içinden

yaşamın ve sevdanın, ölümün kimi kez de

öpüşün kadar sıcak ve tatlı

vişne rengi dudakları vardır sevgilim...”

Öyleyse hatırlayın ölümün vişne rengi dudaklarını. Yiğit ve sevecen yaşamların ancak mutlu günlere sunulduğu o aydınlık geçmişi hatırlayın. Sizin yüzünüzden bu kan, bu karanlık. Ağlamayın sakın, sakın!

 

 


Fotoğraflar: AFP & Reuters(son fotoğraf)

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri