19
Ağustos

Bir idamın kara safrası

19 Ağustos 2016 Yazar: Sebla Kutsal | Köşe adı: NÖBETÇİ MEDYA
Tüm Yazılar

 “M.A. kendisini giyotine götüren basamakları, görgü tanıklarının aktardığına göre, hızlı ve çevik bir biçimde çıkıyor. Elleri arkadan bağlı olmasına rağmen ona destek olan biri yok. Ardına bakıyor, ayakkabısının tekini fark ediyor. Fetişistleri heyecan içinde. Dengesini kaybeder gibi olunca celladının ayağına çarpıp, özür diliyor: Bayım, beni affedin, kasten yapmadım. (…) Bile isteye ya da bilinçsizce, M.A. ayakkabısının tekini ardında bırakıyor. Bir ayağın çıplak kalışı özgürlüğü mü simgeliyor?”

 

Yazar: Sebla Kutsal

Son aylarda Fransa’daki kitapçıların ‘en çok satanlar’ listesinde yer alan bir biyografi; kadının başka bir kadına, yazarın idam mahkûmuna tanıklığı. Ünlü romancı Christine Orban’ın kendinden ve kadın olmanın ortak yazgısından süzerek yazdığı bambaşka bir Marie Antoinette.

Orban, ‘Charmer, s’égarer et mourir’(*) isimli kitabında M.A. diye anıyor, tarihin nefretle yazdığı kraliçeyi. Hemen M.M. (Marilyn Monroe) geliyor insanın aklına. Biyografi ilerledikçe, bu çağrışımın oldukça isabetli olduğunu anlıyorsunuz. Hayatını gözler önünde yaşayan, “özel”i olamayan, çocuksu, baştan çıkarıcı iki kadın, iki kurban…

Avusturyalı yazar Stefan Zweig’in 1932’de kaleme aldığı Marie Antoinette biyografisi de dâhil olmak üzere onlarca kitaplık, yıllarca süren bir okuma-araştırma sürecinin sonunda kitabı yazmaya koyulan Christine Orban, önyargılarını zor da olsa yenerek Kraliçe’nin hakkında çıkan söylentilere, yakışıksız yakıştırmalara, rivayetlere tıkıyor kulaklarını. “Dinlemek istediğim Marie Antoinette idi. Onu, sırdaşıymışım gibi dinlemek…” diye ifade ediyor yola çıkış niyetini.

Hiçbir delil olmaksızın kendisine atfedilen “Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” sözünün gölgesinde yaşamış, tahta çıkar çıkmaz Fransa halkı tarafından “L’Autrichienne” (Avusturyalı) diye ötekileştirilen, envaiçeşit ritüeller, gereksiz insanlar ve bitip tükenmeyen dedikodularla boğucu hale gelen Versailles Sarayı’nda tek bir dakikası bile yalnız geçirilemeyen bir yaşam. Tüm bu kasvete, zorunlu yapmacıklıklara inat; hiç büyümek istemeyen bir kız çocuğu… Bahçede köpekleriyle oynayan, şımarık, tutumsuz, itaat etmeyen, Kral XVI. Louis’nin gösterdiği müsamaha sayesinde saray kurallarını sonuna dek esneten, okuyup yazmak yerine günlerini eğlenceyle geçiren bir çocuk.

Kraliçe değil “Vasat bir karakter”

M.A.’nın kişiliğini psikolojik analize tabi tutan Stefan Zweig, onu “Fransa’nın başına gelen tüm felaketlerin müsebbibi” konumundan azat eder. Hiç tanımadığı bir adamın eşi ve Fransa’ya kraliçe olmak için 14 yaşında tüm sevdiklerinden ve ülkesinden ayrılan bu kadının biyografisi için “Marie Antoinette: Vasat Bir Karakter” ismini uygun görür.

Orban’ın kaleme aldığı M.A. biyografisi de aynı izlenimi veriyor, demek yanlış olmayacaktır. Zweig ve Orban’ın Kraliçe için kullandıkları sıfatlar da oldukça benzer: Savurgan, maymun iştahlı, havai, cazibeli ve baştan çıkarıcı. Başına buyruktur genç Kraliçe; çimlere yatması yasaklanınca eşeğe biner. Saray’ın geleneklerini ters yüz etmeye ant içmiş gibi davranır.

Versailles Sarayı’nda başlayan aşk

Saray’ın kurallarını hem de öyle alt üst eder ki M.A. nefret nesnesi olması işten değildir. Eşi, Kral XVI. Louis’ye kadar her kralın gözdeleri olmuştur. Ancak XVI. Louis’nin tek kadını olarak kalır M.A. çünkü ondan başkasını istemez Kral. Bu durum, diğer kadınlar için yeterli bir hınç nedeniyken, Saray’a bir yenilik daha getirir M.A.; bu sefer Kraliçe’nin gözdesi vardır.

1774’te Versailles’daki bir maskeli baloda çekiciliği ve çapkınlığıyla ünlü Hans Axel von Fersen’e tutulur M.A. Saray’da gizlice buluşup baş başa kalan sevgililer dedikoduları umursamaz. Kraliçe bir mektubunda şöyle anlatır aşkını: “Yaşıyorsam sevgilim, bu size tapabilmek içindir”.

Eşiyle yedi yıl gerçek anlamda karı-koca olamamış bir kadının cümlesidir bu. Veliaht doğurabilmek için görev gibi sevişen, ama eşi tarafından sevilen, hayran olunan bir kadın… Kral kulaklarını tıkar yasak aşka, hiçbir tepki vermeden susar. Marie Antoinette XVI. Louis’ye vicdan borcunu, son bir kararla öder. Henüz devrimcilerin elinden yani giyotinden kaçma şansı varken bunu reddeder; “Kral’ın dizi dibinde öleceğini” bildirir, onu kaçırmayı teklif eden Buzancy Markisi’ne.

Hangisi gerçek Marie Antoinette?

Kraliçe’nin portresini yapmak için Saray’a gidip gelen Mme. Vigée-Lebrun fırçalarını yere düşürdüğünde, “Siz eğilmeyin, hamilesiniz” diyerek fırçaları kendisi toplayıp ressamına veren Marie Antoinette mi gerçektir, yoksa halkın kin güttüğü, kibir ve ahlaksızlık abidesi olarak gördüğü kadın mı? Fransa halkı onun için, Kral’a veliaht veremediği dönemde “firijit” demiştir, daha sonrasında da pornografik çizimlerini yaparak aşağılamış, onu neredeyse nemfoman gibi tasvir etmiştir.

Kadın: Her çağda iftiranın kolay hedefi

Christine Orban’ın, “Kadınlar, görünüşün trajedisine erkeklere kıyasla çok daha fazla kurban gider” sözü, yazarın M.A.’ya yaklaşımı kadar, tarihi bir gerçekliği de yansıtmaktadır. Felsefenin başlıca tartışma konularından olan “görünüş” kavramına Montesquieu: “Başkalarını hep, olmadıkları kadar mutlu sanırız” cümlesiyle gönderme yapar. M.A.’nın görünüşü de böyle aldatıcıdır. Orban, mektuplarında sürekli olarak kendisine çeki düzen vermesini yazan annesine inat, çocuksu bir bencilliği ve umursamazlığı kalkan edinen Marie Antoinette için, “Daha az nefret edilmek için kendi gerçeğini daha çok ifşa etse iyi ederdi” diye yazar kitabında. “Gamsız ve mutlu” görüntüsü, aşırı harcamalarıyla inanılması güç dedikodulara konu olur Kraliçe. Müsrifliği, yasak aşkı, Saray adabına olan direnci, çığ gibi büyüyen söylentiler, çirkin iftiralarla boyut değiştirerek şeytani bir M.A. yaratır halkın gözünde. O kadar ki, İhtilal Mahkemesi’nde henüz ilkokul çağındaki oğluna cinsel tacizde bulunmakla bile suçlanır.

“Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler”

Görünen o ki, bizim ülkemizde bile M.A. ile eşleştirilen “Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” sözü de, bu büyük nefretin sonucudur. Oysaki 18. yüzyıl boyunca bir dizi prensese atfedilmiş olan bu söz, zamanında XIV’üncü Louis’nin İspanyol eşine bile mâl edilmiştir. Buna rağmen son Kraliçe ile öyle bütünleştirilir ki, 5 Ekim 1789 tarihinde 7-8 bin kişilik bir kadın topluluğu Versailles Sarayı’na “ekmek” diye bağırarak yürür.  

Marie Antoinette’e duyulan bu öfke, hakkında çıkan dedikoduların yanı sıra, başından beri süre gelen bir “yabancı kraliçe” algısının, bir nevi milliyetçiliğin de ürünüdür. İşin ilginç yanı, “Avusturyalı” diyerek dışladıkları M.A. Fransız ataları itibarıyla, eşi XVI. Louis’ye kıyasla daha fazla Fransız kanı taşımaktadır.

Acıları için günah keçisi arayan bir halk

Zweig’e göre, iftira zehri “bir kez halkın kanına girdi mi, en usta doktorları bile karşısında kifayetsiz bırakan bir ateşi tetikleyebilir.” Marie Antoinette’in sonunu getiren bu zehirdi. Zira ne “vasat karakteri” ne de içine doğduğu ve aslında pek de kafa yormadığı bir sistemi savunması, canından olmasına yetecek nedenlerdi. René Girard’ın dediği gibi, halkın acılarının bir günah keçisine ihtiyacı vardı.

Kaçınılmaz son gelmişti…

“Kadın ve erkeklerden oluşan 300 bin kişi orada (M.A.’nın idam edileceği yerde) olmak için uyumamıştı.  Vahşi çığlıklar önce fısıltılara dönüştü, sonrası sessizlik. Tüm bakışlar ona çevrilmişti. Herkes birbirine parmakla gösteriyordu onu. Orada, beyazlar içinde, Kraliçe! (…) Kalbi sıkışıyordu. Daha kötüsünü düşünüyordu. Ama daha kötüsü henüz gerçekleşmemişti.”

Küçücükken kollarından sökülen oğlu XVII’nci Louis için endişeleniyordu Kraliçe. Lakin onun hayal bile edemeyeceği kadar dehşet verici bir son bekliyordu çocuğu: 10 yaşındaki veliaht bir hücrede ölecek, cesedine otopsi yapılacak, kalbi çıkartılarak elden ele gezecek ve en sonunda kristal bir vazonun içine hapsolacaktı.

İdamın karanlığıyla beslenen melankoli

Marie Antoinette soğuk metali ensesinde hissettikten sonra halk sevinç çığlıklarına boğuldu. “Saint Roch, Charles Henri Sanson’u kraliçenin kellesini halka göstermeye teşvik ettiyse de Sanson buna yanaşmadı. Ancak yardımcılarından biri, üzerine vazifeymiş gibi, Kraliçe’nin kesik başını, o korkunç savaş ganimetini, saçlarından kavrayarak havaya kaldırdı.” Sanson, anılarını yazdığı kitapta, kesik başın göz kapaklarının hala kırpışmakta olduğunu anlatacaktı.

* * *

“Başkalarının grip kaptığı gibi ben de kolayca melankoliye yakalanırım” diyen Christine Orban, sadece kendisini değil, okuru da, can vermenin karanlığından beslenen bir melankoliye sürüklüyor bu biyografiyle. Cumhuriyet ve demokrasi adına da olsa, bir daha asla tekrar edilmemesi ve tarihe gömülmesi gereken bir hatanın, halkların vicdanına sürülen lekenin melankolisi bu, üstümüze sayfa sayfa çullanan… İdamın, insanoğlunun göğsünden atılamayan kara safrası…

 

(*)30 Mart 2016 tarihinde Albin Michel Yayınları’ndan çıkan ‘Charmer, S’égarer et Mourir’ (‘Cezbetmek, Yolunu Kaybetmek ve Ölmek’) isimli kitap henüz Türkçeye kazandırılmadı.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri