11
Temmuz

Kendi/leri/nizi çok kandırıyorsunuz...

11 Temmuz 2016 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

Erki rahatsız etmeyen bir sanatçı yahut sanat yapıtı, sanatsallığın biricikliğini taşısa da, etkileyici olabilir mi?

 

Yazar: Neslihan Yalman

Bazen algılarımız, okuduklarımız, deneyimlerimiz ve yapıyı şekillendiren süreçler dahilinde, kafamızda fikirler oluşuyor. Teknoloji çağında yaşadığımızdan ötürüdür ki, birçok fikri birlikte taşıyabiliyoruz. Ardından, birine ya da birkaçına yoğunlaşıp, onun üstünden harekete geçebiliyoruz. Bu anlamda, devreye her Türk insanında olduğu gibi iki durum giriyor: İfade ve vicdan… İlki bizim dünyaya bakışımızı, kendimizi özgürce aktarışımızı anlatırken, ikincisi biraz netameli bir konu haline geliyor. Çünkü, her kim ki, eleştirel düşünce önemlidir, düşünce başkadır dostluk başka dese de, onun yaptıklarını değerlendirmeye başladığınız an, düşünsel olanı geçip, meseleyi kişisel bir şey gibi algılıyor; belli etmese bile, içten içe size bozuluyor. Sizin de vicdanınız sızlıyor. Türkiye’de sanatın durduğu yer tam da o noktadır!.. Neden açıklama yapma gereği hissettim? Çünkü, birazdan üstüne eğileceğim tespitler, ülkede yakaladığım derin boşluğun nelerle sıvandığının görülmesine dair birer iz niteliğindeler… Kimseyi, hele ki ölmüş olarak cevap hakkı doğmayacak kimseyi hedef almak istemesem de, o kimse kendini bir yapıtla/sanat aracılığıyla ortaya koyduysa, artık kişiyi geçip, aracıyla yapıyı değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıyı yazma ihtiyacı, 24 Haziran 2016’da, ‘Art Academy İzmir’ çatısı altında yaptığım ‘Kadın Cinayetleri, Şiddet ve Şehvet Bağlamında Sanatta Kadın Nasıl Yer Almalıdır?’ başlıklı söyleşiyle birlikte gün yüzüne çıktı. Nitekim, söyleşiyle farkına vardım ki, Türkiye’de kadın üstüne ‘gerçek bağlantı noktalarıyla’ kimse düşünmüyor. Kadınlar da bunu düşünmüyorlar üstelik. Belki de, geçen yasa tasarılarını takip etmekten, akademik bilginin körlüğüne gömülmekten ve sınıf farklarından ötürü de düşünemiyor olabilirler. Fakat, kadınların sanatla etkileşimleri, sanatsal algıları, sanatsal yaratımları -hepsini aynı kefeye koymak istemesem de- entelektüel düzeyde hayli zayıf… Şiddet, şehvet, cinsel arzu, arzu nesneliği, kadın bedeni, erkeklerle ve evlatlarla kurulan ilişki, varoluş, Frida Kahlo-Diego Rivera ya da Turgut Uyar-Tomris Uyar aşkının ötesine geçemiyor. Genel düzeyde anneleri aşamayan, aile/evlilik/sevgililik kavramlarının içinde sıkışıp kalan ve bedenleri üstünde cesurca söz hakkına sahip olamayan, lezbiyenlik ve biseksüellik özelinde de kendilerine yer edinemeyen, örtük anlatımları tercih eden, özellikle içedönük düzeyde sanatı sürdüren, bireysellikleri ve özgünlükleri otosansür engeline takılan, hâlâ 80’lerin-90’ların diliyle yaratan kadınlar fazlasıyla mevcut… Yapılan akademik ve politik çalışmalar (ki, ikisi Türkiye’de kadın hareketlerinin çerçevesini oluştururlar) yetersiz kaldığı gibi, çoğu kadının sanatla olan bağının zayıflığı yahut iyi birer sanat alılmayıcısı olamaması, fark etmediğimizi zannetseler bile, Türkiye’deki hiyerarşik yapının sertliğinin onlar arasında da olduğunu ortaya koyuyor. Kadınlar hâlâ belli kadınlara, belli sınırlar dahilinde destek veriyorlar; buradan Türkiye’ye has ve kavramlarını bu yurtluktan alan bir özgürleşme hareketi çıkmasını bekleyemezsiniz. Erkeklerle korunan ya da korunamayan (aracılık anlamında da düşünelim) entelektüel, sanatsal mesafe de ayrı bir yazı konusudur.

Hâlâ titr’lerin, isim merkezli ve merkezdeki sanatçıların dışında, bu ülkede kadın olmaklığa dair özgün ve iddialı çalışmalar yapan (sayıları hayli azdır) kadın sanatçılarla kimsenin derinlikli bağı yok. Dolayısıyla, kadınının sanattaki yerini ve ‘kadın’ olmaklığını algılamak üstünden seçilen örnekler de, ne erkekleri (erki) ne de devleti çok zorluyor. Peki erki rahatsız etmeyen bir sanatçı yahut sanat yapıtı, sanatsallığın biricikliğini taşısa da, etkileyici olabilir mi? 21. yüzyılda ve giderek hayır!..  Çünkü, bu yüzyılın dili -fen bilimlerini kastederek imliyoruz- bilimdir. Bilimsel olan da, sanayi devrimi ve kapitalizm sonrası ortaya çıkan bir şey şeklinde, betonun, metalin, yalnızlaşmanın, kişilik bölünmelerinin, şiddetin, ikiyüzlülüklerin, hastalıkların, hızın, sınıf farklarının, çoksesliliğin, gürültünün, makinelerin ve en önemlisi sanal olanın dışavurumudur. Bu yüzyıl ağırlıkla çürümüştür, kötüdür, maskelerin ve anti karakterlerin etkisindedir. Üstelik, dünya da artık insan merkezli olanı geçmiş, yaratık ve makine (robot) merkezli bir söylemi dönüştürmeye başlamıştır. Hiç olmadı, cadıların, vampirlerin, ucubelerin, piçlerin ve dragonların ortasına dalmıştır. Sizde durum nedir? İşte bu noktada, şiir üstünden giderek, iki isim vereceğim, ki sizler zaten onları dergilerde, gazetelerde, internette, yürüyüşlerde taşınan dövizlerde, her yerde durmadan görüyorsunuz. Bunlardan biri Didem Madak’tır, diğeri de Turgut Uyar’dır. Bana göre, bu iki şairin şiirlerinin ritimleri, melankoliyi poetika olarak benimsemeleri, Türk insanının yaşamına ve varlığına sinmiş o çaresiz damarı yakalamaları anlamında benzerdir. Örneğin, Didem Madak’ın kadın derneklerince, akademilerce bu kadar sahiplenilmesi, Ot, Kafa, Bavul, Pulbiber gibi (ki, adı Madak’ın Pulbiber Mahallesi’nden gelmektedir) dergilere bu denli kolay sızması, -tıpkı erkek şairlerde de Turgut Uyar gibi- sadece ‘‘yaaaaa, anlamadan okuyorlar işteeeee!..’’ şeklinde açıklanabilir mi? Bu kadar okuyucu toptan salak mı? Sanmıyorum. Ama, deneyimsiz, umutsuz, fakındasız ve ürkekler… O noktaya katılırım.

Eğer, siz şair olarak Türk toplumunun geçmiş takıntısına, anneyle kurduğu nostaljik bağa, kadının erkeğe melodramatik unsurlarla şiir yazmaklığına alışıksanız, ‘genelev, sokak, vajina, sevişme, kürtaj, lezbiyenlik, regl’ gibi konularda yazmak, sanat yapmak akıllara gelmiyorsa, bunlardan utanılmıyor gibi görünülse de temelde utanılıyorsa, tabii ki seçeceğiniz ön temsil Didem Madak olacaktır. Üstelik, kendisinin kadınlığın tersten okunuşuyla, kadın hareketleriyle böyle güçlü temsili bir bağı olmamıştır. Bir kere, ‘‘kadınlar muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki kirli kanda mevcuttur’’ diyen bir kadının (ki, bunu da sanatsal bir metinde değil, bir katılımda demiştir) yapıtlarında bu denli dışavurumcu, yırtıcı ve zamanın ruhunu yakalayacak düzlemde cesur ifadeler bulamazsanız, bir sutyen askısı imgesini döndürür, döndürür, döndürür durusunuz. Bu arada, klasik düzeyde, uzun ve anlatımcı teknikle yazılmış Madak’ın şiirlerinde bir dizeyi diğerinden ayırdığınızda yoğun bir anlam elde etmeniz de zordur. ‘‘acıklı sözler kraliçesiyim ben/…/asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!/ beni bir sutyen lastiğiyle asın’’ dizelerine baktığımızda, zaten kendisini acıklı kadın-oluş merkezinde seçmiş bir kadın şairin meydan okumasından çok, pes etmesi vardır. Hatta, orada ‘rezaletin’ neliği (ne olduğu belirsizdir) kapalıdır. Bu da, ‘‘siz aşk’tan n’anlarsınız bayım’’ dediğinizde aynı ritmik etkiyi yaratır. Açıkçası, bu söylem, erkek-okurda/erk-egemen anlamında o tarafta büyük bir sarsıntı yaratmaz. Yani, sutyen askısıyla asılacak kadın zaten erkeklerin umurunda değildir. Ama, siz o sutyen askısını bir saldırı aracına, bir kemende benzetirseniz ve özneliğiyle size saldıran erkeğe, karşı öznelik düzeyinde seni sutyen askımla boğacağım derseniz, o vakit sahih bir etki yaratırsınız. Erkek dil de (buna, merkezi dil de diyebiliriz) gösterge düzeyinde, böyle bir kadın sanatçıya, böyle bir dişil dile alışık olmadığı için savunmasız kalacaktır. Böylelikle, siz de hem yüzyılın dilini dönüştürmek hem yerleşik olanı yıkmak anlamında yeni bir şeyler inşa etmek için adım atmış olursunuz. Rahatsızlık ve rahatsız etmek günümüzün dilidir; internet her şeyi şeffaflaştırmıştır. İktidar/(lar) dediğiniz şey, 21. yüzyılda daha da böyledir, çomak sokulacak bir şeydir. Çünkü, o sizin varlığınızı sertleşmiş cisimleriyle sürekli dürtmektedir. Sanat da zamanın ruhundan bağımsız kalamayacağı için, dünya sanatına zaten geç kalan Türkiye farklı modeller ortaya çıkarmalıdır.

Bu ülkede daha -Hitler’in ve kendi babasının üstünden- ‘baba’ kavramına Sylvia Plath gibi hem babacığım hem de faşist diye yaklaşan, alımlayıcıyı (ultra) şoka uğratan şiirler yazılmamıştır. Kabullenmenin çaresizliğiyle (Hitler babadır) ve reddedişin öfkesiyle  (baba kötüdür) oluşturulan çift uçlu alt metinler yoktur. Şair 60’larda (ki, Avrupa ve Amerika algısını da düşünelim) ‘piç’ sözcüğüyle yüzleşirken, Batı’nın 68’i özgürlük hareketleriyle, bizimki askeri ve karşı-sol siyasetle şekillenirken, siyasetin kontrol altına aldığı kadının dilini de yine siyaset ve onun sirayet ettiği gündelik sınırlar kuracaktır. Ben demiştim, Gezi Direnişi’nde ‘soyunan adam’ değil, ‘soyunan kadın’ (utanma kavramını ters yüz edecek anlamda memeden değil, tam da vajinadan bahsediyorum) olmadıkça bu ülkede devrim falan olmaz, hatta sanatınız da devleti rahatsız etmediği için (rahatsız etmeklikten, laiklikliği, laik kadın modelini de kastetmiyorum) yapı atışmalarla sürer gider. Siz kendinize, -Füsun da dahil- annenize, -sıfır penis diye Ophelia’dan bahseden- Baba-Yasa’cı Lacan’a ve öz babanıza gönderme yapmadan, ‘‘bayım bu gidişleriniz sizi şiir, beni şair yapacak’’ ifadesini Madak üstünden okur olarak aşırı sahiplenirseniz, sanatsal yayılım ve yaratılan kadın algısı kapsamında bir arıza oluşmaktadır. Dolayısıyla, sokakta ‘‘hep kadınlar mı öldürülecekler?’’ diye kocasını öldüren kadının dili olmaklığıyla, o estetik öfkeyle -ki o öfke çoğu kadında, çoğu kadın sanatçıda açık yahut gizli mevcuttur- sizin sanatsal algınız paralel gitmediği için, yarattığı duyumsama da simülasyona yaslanacak ve sahte kalacaktır. Bu da uyuşturucu bir etki yaratır, atiklik ekseninde uyarmaz. Velhasıl, darbelerle (!) dili hadım edilen erkek sanatçı/okuyucu ya da dili bastırılan kadın sanatçı/okuyucu için de dönülecek ilk adres olur. Geçmişe sığınmak, geleceği kurgulamaktan kolaydır. Sanat sokaktaki sloganlarla, dönüşen kadın modeliyle bağ kuramıyorsa, yerini salt politik kolektiflere ve akademinin ezber/özellikle de, çeviri (o da Türkiye’de ayrı bir sorundur) diline kaptırıyorsa; bu, iktidarı siyasi düzlemde etkilemez. Yani, onun araçsallaştırdıklarını elinden alamaz, onun silahıyla onu vuramaz, onun ilacıyla onu zehirleyemezsiniz. Oysa, siyasetin bilmediği bir dil olan sanatın gücü, akademik ve politik olanın da ötesinde estetik direnişle meydana çıkartılabilir. Yazık ki, dünyadaki gelişmeleri takip etsek de, onlara yetişemeyişimiz, yetiştiğimizde onların boyut değiştirmeleri, orada 60’larda yapılan eserleri/işleri (resim ve plastik sanatlar bağlamında) 90’larda, 2000’lerde bizde yeni yeni görmemiz, Türkiye’de sanat nedir/nelik’tir sorusunun cevabını da bir türlü veremememize sebep oluyor. O yüzden sanatçılarımız da, sanatçı kadınlarımız da, kurdukları dille ve sanatsal varlıklarıyla sarsıntı yaratamıyorlar, yaratanları da akademik düzlemde (çünkü, en özgür akademi bile, Türkiye’de devlete bağlıdır, akademisyeni önce maaş alan ve kurallara mecbur yaşayan bir memur, bir eğitmendir) üniversitelere sızamıyorlar. Zaten devletin istediği de bu sızmanın olmaması, olacaksa da en zararsızının seçilmesi oluyor. Bu yüzden, Didem Madak hiçbir zaman kadın hareketinin, kadın oluşluğun tümel düzeyde sorgulamasını yapmamış, tikel düzeyde kendiliğinden (annesinin vefatı, kızıyla ilişkisi, masalsı dili, çocuksu ifadeleri, Türk melodramlarından ve toplumundan aldığı geleneksel ifadeler) yola çıkarak -romans düzeyinde duyguları sokakta hadım edilen erkeğin de Turgut Uyar’a sığınması gibi- örtük bir dil kurarak, hüznünü/deneyimlenmesini ifade etmiştir. Bu ifade, zaten öfkesini politik varlıklılığın dışında dile getiremeyen, aile kurmaktan ve mesleki oluşlukları sahiplenmekten geri durmayan, annelik kavramını sorgulamayan, babaya diklenemeyen, vicdanıyla pişmanlıkları arasında kalan Türk kadını için bulunmaz bir dildir. Robotiğin tartışıldığı (Cavek bunu 1921’de bir tiyatro eserinde yazmış ve ilk robot sözcüğünü sanat aracılığıyla o kullanmıştır) şu devirde, hüznün bittiği yerde, siz hâlâ hüznü hortlatacak sanatçıları ön plana çıkartıyorsanız; aslında politik, akademik ve kültürel silahlarınızı, parçalama gücüyle iktidarsallığa karşı başarıyla kullanamıyorsunuz demektir. Aslında sanatta bir devrim, bir kırılma da yaratamıyorsunuzdur. Şebekeden sızmayan bir etki de, zaten bastırılmaya müsaittir. Tutuktur, patlamaz.

Bu anlamda, iyi sanatçılarınızın değil, özgün sanatçılarınızın yokluğu ve özgünlük deyince çoğunlukla Batı’daki isimlere yaklaşmanız da ondandır. Daha şiddetin, şiddet dilinin, şehvetin, cinselliğin kadın diliyle sanatta kurulamadığı, kadın olmaklığı da geçtim genel anlamda sanatınızda kurulamadığı, anti karakterlerinizin çoğunlukla kapalı ortamlarda ya da toplumda salt sınıfsal buhranlar geçirdiği yerde kocasının kulaklarını kesen kadını nasıl estetik duyumsamadan geçirerek anlatacaksınız? Batı’daki ‘dekadans’ ve ‘demonik’ kavramlarıyla yüzleşmeden, adamlar ‘Game of Thrones’u çekerlerken, sizin ülkenizde çekilen dizilerde öpüşme sahneleri bile doğru düzgün yokken yahut şairlerinizin sanatsal oluşlukları Belgin Doruk-Ayhan Işık kodlarını taşırlarken, nasıl uzaysal bir sıçrama yaratacaksınız? Ülkede aşırı ölüsevici bir edebiyat ortamı da varken; yaşayanları, yenilik ve kırılma yaratanları sınıfsal düzeyde nereye koyacaksınız? ‘‘Baba, babacığım, piç herif, seninle işim bitti’’ dizelerini kim kolaylıkla nerede yayımlayabilir, meydanda veya bir şiir gecesinde okuyabilir de, bu dizelerin yer aldığı şiir ‘‘siz aşk’tan n’anlarsınız bayım’’ dizeleri kadar kolay dolaşıma girebilir? Hangi makale babalık kavramını ters minvalde alabilir, hangi köşe yazısında bu tetkiki Türkiye’deki devlet erki ve özellikle ‘kendi babası’ üstünden hangi yazar/şair (hele, bir de kadın) yapabilir? Hangi yürüyüş dövizinde babayı penisle özdeşleştiren kavramsal ifadeler yazılıp, bu dövizler havaya gönül rahatlığıyla kaldırılabilir? Dünyada Georgia O’keeffe, Valerie Solanas, Carolee Schneemann, hatta Almanya’da yaşayan ve bir Türk olan Reyhan Şahin (Lady Bitch Ray, ‘bitchism’ oluşumunun kurucusu) çıkmışken -onu popüler sanat anlamında değerlendirelim-, siz bunların muadilleri gibi yaşayan ve yaşamlarını sanatsal bağlamda ifade eden (belki, Şükran Moral gibi birkaç isim sayabiliriz) kaç sanatçınızı, kaç kadını çıkarabiliyorsunuz ve gönülden destekliyorsunuz?

 Georgia O'keffee

 

Türkiye’de sanat 1839 neredeyse, 1920 neredeyse, 1960 neredeyse, 1980 neredeyse, 1990 neredeyse daha oradadır, alternatif yapılanması gelişmemiştir, karakter gücünde kadının adı da (bir Lady Macbeth, bir Nora gibi) gerçekten yoktur. Kökenbilimsel olarak en masum sözcük ‘bayan’ iken (1930’lu yıllarda, bay sözcüğünün karşılığı biçiminde, hanımefendi x beyefendi ikiliğindeki ‘efendi’ ifadesini ortadan kaldırmak için pratik bir yöntemle bulunmuştur), siz daha kadın (kadınlığınızın ana) sözcüğünün kökenini tam bilmezken (Eski Türkçe- Hakanın EŞİ/ sınıfsaldır, toplumsal vurgu taşır, erkekle belirtilir), ‘am’, ‘vajina’, ‘wife’, ‘femina/feminen’ sözcüklerinin tarihsel dönüşümlerini değerlendiremezken, daha neyi kökeniyle ve boyutlarıyla değerlendirebileceksiniz ki? Dilin etimolojiyle, evrimle, kullanım alanlarındaki bağlamlarla/çeşitlilikle etkileşimini bilmiyorsanız, neyi/hangi koşullarda/hangi yöntemlerle savunabilirsiniz? Kadın cinayetleri/tecavüz/çocuk tecavüzü-pedofili/savaş/beden-çıplaklık gibi şu an dünyanın sanatta da sorunsallaştırdığı konuları tartışmaya ‘TÜM BOYUTLARIYLA’ açamazken, bunların üstünden ‘ESTETİK’ düzlemde varoluşsal ve evrensel yapıtlar çıkaramazken, performatif olanın, ‘‘oyun köprüsünün’’, dijitalin sanatla ilişkisinin farkına varamazken, seyirciniz sürece (deneyime) değil, sonuca odaklıyken, akademisyeniniz sınıfsal, çevirmen ve siyasiyken, sanatçınız entelektüel derinlikten yoksun, ağır aktivistken ve  uyuşturucu etkisi yaratırken, kadınlarınız bu denli ifadesiz hissederlerken ve kadınlığınız kanarken, sevişirken, yaralanırken, hatta yaralarken, yemek yapmaya vaktinizin kalmadığı bir yüzyılda cinnetin eşiğine gelmişken, niye ağlamayı ve içe gömülmeyi sağlayan eserleri sürekli parlatıyorsunuz? M.Ö 5. yüzyıldaki gibi bir Medea karakterini, 2016’da nasıl yaratmayı düşünüyorsunuz? Hangi hıza yetişebileceksiniz? Türkiye adına büyük kayıp!.. Kendi/leri/nizi çok kandırıyorsunuz.

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri