10
Temmuz

Hindi Zahra: “Müzik, ruhu özgürleştirir.”

10 Temmuz 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

Zaman içinde özel bir bağ kurduğumuz, sahnede kaç kez izlemiş olursak olalım konserini kaçırmak istemediğimiz sanatçılar vardır ya hani, Hindi Zahra da onlardan biri… Her konserini iple çekiyoruz. En son Ramazan’da Caz kapsamında verdiği konser bu hislerimizde ne kadar haklı olduğumuzu bir kere daha gösterdi. Beautiful Tango, Stand Up, Imik Si Mik, Silence, Any Story, Oursoul, The Man I Love gibi sevilen şarkılarının ardından seyircisinin dinmeyen alkışlarına kayıtsız kalmayarak beş şarkı daha seslendiren Zahra, bir sonraki buluşmaya kadar tadı damağımızda kalacak bir performans sergiledi.

Caz, soul, blues türlerini geleneksel Fas ezgileri, Cabo Verde melodileri, Afrika ritimleri ile harmanlayan, tarzı, aksesuarları ve sahnedeki enerjik tavırlarıyla renkli kişiliğini yansıtan Hindi Zahra ile konser öncesinde bir araya geldik. Onunla ailesine, müziğe, yaşama dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

 

Söyleşi – Işıl GEREK

Kalabalık ve müzikle iç içe bir ailede büyümüşsünüz. Çocukluğunuzdaki o ortamın coşkusu, neşesi müziğinize, kimliğinize nasıl yansıyor? Biraz o günleri anlatır mısınız?

Çok kalabalık bir aile, bir kabile gibi… Teyzeler, dayılar, büyükannem, büyükbabam, kuzenler… Herkesin bir şekilde müzikle ilgili olduğu böyle bir ortam düşün. Annem evlenmeden önceki dönemlerde şarkı söylermiş, birkaç tiyatro oyununda da sahne almış hatta. Büyükbabam çok iyi bir dansçı ve müzisyendi. Etrafımda profesyoneller de vardı. Dayılarım müzisyendi, Fas’taki kulüplerde çalıyorlardı. Baktığında evde her tür dinlenirdi, müzikal anlamda müthiş bir çeşitlilik vardı ama geleneksel müziğimizden hiç kopmadık. Öyle bir ortamdı ki ben çocukken herkesin evi, ailesi böyle sanıyordum. (Gülüşmeler) Her ailede böyle olmadığını fark etmem epey zaman aldı. Bu bizim ailemize özgü bir şeydi.

Peki, bunu bir kariyere dönüştürme ve dünyaya açılma fikri nasıl oluştu? O süreç nasıl hız kazandı?

Az önce de söylediğim gibi, zaten müzikle yatıp müzikle kalkan bir ailem vardı. Ben de çok küçük yaştan itibaren ses doğaçlamaları yapar, çeşitli enstrümanlar çalardım. Ama müziğin bir “meslek” olarak yapılabileceği fikrine inanmam benim için hiç kolay olmadı. Çünkü ben müziği çok daha özel ve ayrı bir yere koyuyorum. Müzik bence içinde yaşadığımız sistemin, evrenin bir parçası. Zaten hala meslek, kariyer gibi görmüyorum. Belki yaşam biçimi diyebiliriz buna. Eğitimimi tamamladıktan sonra bir hukukçu ya da finansçı olamayacağımı biliyordum. Sanatla ilintili bir şeyler yapmalıydım. İnsanların sanata ihtiyaçları olduğunu fark etmiştim. O dönem Fransa’ya taşındım ve ilk işime Louvre Müzesi’nde başladım. Louvre, beni her zaman çok etkilemiştir. Düşünsenize milyonlarca insan geliyor ve saatlerce resimlerin, heykellerin arasında dolaşıyor. Bu benim kendi ülkemde pek de alışkın olduğum bir şey değildi. Louvre’daki o süreç beni sanat çevrelerine yaklaştırdı. Kendi şarkı sözlerimi yazıyor, besteler yapıyordum. İlk önce EP’lerim, ardından da Handmade ve Homeland albümlerim geldi.

Müzikle birlikte hayatınızda yer tutan bir diğer disiplin de resim. Hatta birçok kişi sizi Frida Kahlo’ya benzetiyor. Sizinle ilgili yazılanları okurken denk geldim, biri sizin için “şarkı söyleyen Frida Kahlo” demiş.

Bak bunu çok sevdim… (Gülüşmeler)

Tarzınız, renkli kıyafetleriniz, takılarınız onu anımsatıyor olmalı… Fiziksel benzerliklerin dışında onunla ortak yanlarınız var mı sahiden? Frida Kahlo size esin olan bir isim midir?

Kesinlikle! Onun resmini ilk kez gördüğümde 16 yaşındaydım ve tam manasıyla nutkum tutulmuştu! O kadar etkilenmiştim ki hemen onunla ilgili kitaplar alıp okumaya başladım. Frida için duyduğum merak beni daha sonraları Latin Amerikalı diğer ressamları da araştırıp öğrenmeye teşvik etti. Frida ile ortak noktalarımıza gelince… Sanırım tutku en başta saymam gerekenlerden. Yaşama duyduğu tutkudan, bağlılıktan bahsediyorum. Sonra yaşadığı o zorlu hayat ve babası ile olan ilişkisi… Kendimi ona hep çok yakın hissettim çünkü benim de kolay bir hayatım olmadı. Hastalıklarla geçen bir çocukluğum oldu. Tüberküloz olmuştum ve bulaşıcı bir hastalık olduğu için o kalabalık evde ayrı bir yerde, yalnız kalıyordum. Zaman içinde yalnızlığımdan keyif almayı öğrendim. O kadar büyük bir ailede kendi odamın olması, orada yalnız ve özgür olmak bana çok iyi geldi.  Ve ben de tıpkı Frida gibi babama çok düşkünüm, babamla aramızda çok güçlü bir ilişki var. Çünkü baba, size hayatta yol gösteren bir figür aslında. Onun güvenini hissetmek beni çok doğru yönlendirmiştir. Bana hep “evlenmek için acele etme, önce bir işin, ekonomik özgürlüğün olsun” derdi. Müzikle, sanatla uğraşan insanlar olarak bizler, etrafımızda bize inanan, yapmak istediğimizi anlayan insanlara çok ihtiyaç duyarız. Çünkü sanat diğer meslekler gibi değil, hiçbir gününüzün garantisi yok.

Peki, şarkılarınızı yazarken size ilham kaynağı olan, sizi besleyen başka neler var?

İlk sırada aşk var! Hayatıma giren adamlarla olan ilişkilerim, yaşadıklarım, paylaştıklarım. Bunun dışında doğa benim için muazzam bir esin kaynağı. Doğada tek başıma olmayı çok seviyorum.  Dağlarda dolaşmayı, mağaralarda yaşamayı… Okyanuslara dalmayı… Doğanın sesi ve sessizliği bana müthiş bir iç huzuru veriyor. İnsanları da seviyorum. Ama çok değil! (Gülüşmeler) Şaka bir yana, insanlarla birlikte olmak istediğim zamanlar olduğu gibi onlardan kaçtığım zamanlar da oluyor. Çünkü ihtiyaç duyduğum her şeyi, sakinliği, huzuru doğa bana veriyor zaten.

Kedileri çok sevdiğinizi biliyorum. Nasıl bir iletişiminiz var onlarla?

Evet, kuşları ve kedileri çok seviyorum! Aramızda olağanüstü bir telapati olduğuna inanıyorum. Kedilerin, insanlar için birer akıl hocası olduklarını düşünüyorum. Benim onlardan öğrendiğim çok şey vardır. Tito mesela, benim ilk kedim… Bana vücudumu nasıl hareket ettirmem gerektiğini, vücut dilimi nasıl kullanmam gerektiğini öğretmiştir. Bir kedinin hareketlerini izleyerek daha duygusal, daha çekici, daha kuşkulu, daha gizemli, daha güvenli, daha asil olmayı öğrenebilirsiniz. Sadece izlemeniz yeterli… Ve o kadar akıllılar ki… Mesela Tito, evdeki her şeyi tırmalardı, kanepeleri, halıları, perdeleri, parkeleri… Ama tablolarım ortada olmasına rağmen, bir kere bile onlara dokunmamıştır. Yani onları ellememesi gerektiğini biliyor. Ve bunu ona ben öğretmedim, içgüdüsel bir saygıyla bunu yapıyor.  Ben resim yaparken yanıma geliyor, saatlerce beni izliyor… Canım sıkıldığında beni o ruh dünyasından kurtarıyor. Mesela otururken birden yanıma geliyor ve onu takip etmemi istiyor. O da doğayı çok seviyor, sanki beni ‘dışarı çıkarsan iyi olursun’ der gibi peşinden sürüklüyor. Ve gerçekten işe yarıyor. Kedilerin oyununa katılırsanız yaşama dair çok şey fark edebilir, öğrenebilirsiniz.

Hayata dair bir mottonuz var mı?

Var. “Çok çalış, nezaketini kaybetme.”

Babanız Tuareg halkından ve Tuareglerin yerleşik bir hayatları yok bildiğim kadarıyla. Bu kültür size yeni yerlere alışmak konusunda çok şey katmış olmalı. Sonuçta farklı ülkelerde verdiğiniz konserler dolayısıyla çok seyahat ediyor ve yeni kültürler tanıma fırsatı buluyorsunuz.  Herhangi bir aidiyet duygusu taşıyor musunuz yoksa kendinizi bir dünya vatandaşı olarak mı tanımlarsınız?

Benim babam bir bilge gibidir. Hiçbir coğrafi ya da kültürel sınır tanımaz. Çok da devrimcidir! Bununla hep gurur duymuşumdur. Mesela geçen hafta aramızda bir konuşma geçti. Soyumuzun devamının erkek kardeşim sayesinde olabileceğini, soyadımızı ancak onun devam ettirebileceğini söyledim. Babam bu söylediklerime hemen karşı çıktı. Sen ailenin en büyük çocuğusun, evlensen bile soyadımızı taşımaya devam etmelisin dedi. Demek istediğim çok eşitlikçidir, kadın- erkek eşitliğine inanır. Benim babam Tuareg kökenli ama aynı zamanda da bir asker. Dolayısıyla biz doğduğum zamandan itibaren her iki-üç senede bir başka bir yere taşındık. Bu yüzden benim pek fazla mahalle arkadaşım, çocukluk arkadaşım yoktur.  Bir de asker çocuklarının sanata yatkın olduğunu düşünürüm ben. İnsan, kendiyle kaldıkça daha çok üretir, hayal gücü daha çok gelişir. Bir de her ne kadar askeri yapıya dirensem de ailemin titizliği, özeni ve çok çalışma azmi bana geçmiştir. Babam yeni insanlar tanımam, farklı kültürleri merak etmem konusunda beni her zaman desteklemiştir. Ve nereye gidersem gideyim kendimi evimde hissedebilmeyi öğretmiştir. Babam, insanlarla olan ortak özelliklerini ve farklılıklarını keşfet ve bir kesişim yarat derdi. Bizi de bu mantıkla yetiştirdi.

İşiniz söz konusu olduğunda çok titiz olduğunuzu ve kimseye bırakmadığınızı söylüyorlar… Şarkı söylemenin yanı sıra aranjeleri ve kayıtları da kendiniz yapıyormuşsunuz. Bunun özel bir nedeni var mı?

Çünkü ne istediğimi benden iyi kimse bilmiyor. Tabii ki başka prodüktörlerle çalıştığım zamanlar da oldu. Ama benim bakış açımı en iyi yine ben aktarabilirim. Bir de tek başına olma duygusunu seviyorum demiştim ya, sanırım iş söz konusu olduğunda da bu böyle. Ama sahne için bu geçerli değil. Bana eşlik eden çok değerli müzisyenler var ve onlarla olmak, o enerjiyi, adrenalin duygusunu paylaşmak bana müthiş bir haz veriyor.

Sizin hayran olduğunuz caz duayenleri kimler?

Büyük bir Ahmad Jamal hayranıyım, müthiş bir piyanist. Chris Jarrett’ı çok beğenirim. Tabii caz seven herkes gibi Billie Holiday, Miles Davis, John Coltrane isimlerini de muhakkak saymalıyım. Ve tabii Nina Simone!

İngilizce, Fransızca seslendirdiğiniz şarkılarınızda Fas ezgileri, Afrika ritimleri de duyuyoruz. Bendir gibi geleneksel enstrümanlar kullanmayı da seviyorsunuz. Farklı sentezler oluşturmak konusunda cazın daha elverişli bir tür olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle! Caz yaşayan bir müzik, sürekli değişen, gelişen ve sınırlarını dilediğiniz gibi genişletebileceğiniz bir tür. Her şeyden önce, hayatın içinden geliyor, kulüplerden, sokaklardan… Klasik müzik gibi köşeleri, katı kuralları yok. Yeni deneyimlere, doğaçlamalara çok açık. Müzikte birtakım geçişler sağlayabilmeyi ve özgür olabilmeyi seviyorum. Söylediğin gibi benim şarkılarımda bu var. Afrika ritimlerini seviyorum, bu yüzden geleneksel vurmalı sazlar kullanıyorum. Mistik melodilerin, tekrarlayan ritimlerin müziğe daha bir derinlik kattığını düşünüyorum. Tabii yaptığım şeye tam olarak geleneksel müzik diyemeyiz. Bir de Fas kültürü beni sadece melodik anlamda değil; sahnedeki duruşum, insanlarla kurduğum iletişim itibarıyla da çok etkilemiştir. Çünkü Fas’ta müzik, insanları iyileştiren bir terapi yöntemidir. Mesela Gnaoua Festivali’nde insanlar 48 saat boyunca müzik eşliğinde dans ederek ve transa geçerek bedenlerini ve ruhlarını iyileştirirler. Tüm gerginliğinizden arınırsınız. Dervişleri düşünün, tıpkı onlar gibi… Çok ilginç bir şey anlatacağım. Büyükbabamın müzikle meditasyon yaptığı anlarda cam bardağı avucunun içine alıp kırdığını ve sonra o camları yediğini bilirim. Hindistan’da da bunu yaparlar. Bu maddeden, maddiyattan uzaklaştığınızı ve evrenle bütünleştiğinizi anlatır. Bütünle bir olursunuz. Müziğin böyle bir etkisi vardır. Müzik, ruhumuzun özgürleşmesini sağlar. Dertlerimizi unutturur, daha sağlıklı düşünmemizi sağlar. Benim sahnede yapmaya çalıştığım da bu. İnsanları bir yolculuğa çıkarmak. Onları başka bir boyuta taşımak…

Son olarak, Fatih Akın’ın The Cut / Kesik filminde rol aldınız. Sizin için nasıl bir deneyimdi?

Sinemanın bambaşka bir dünyası var. Bir illüzyon olduğunu düşünüyorum. Benim daha önce hiç deneyimlemediğim bir şeydi. Fatih müthiş etkileyici bir adam ve yönetmen. Onun bakışını seviyorum. Film çekimlerini çok farklı yerlerde gerçekleştirdik, çok seyahat ettik. Ürdün, Küba, Kanada, Almanya… Dev bir ekiple çalıştık üstelik. Öyle 10-15 kişiden bahsetmiyorum. 200-300 kişi olduğumuz zamanlar oldu. Ve bu benzersiz deneyimi hayatımda ilk defa yaşamamı sağlayan kişinin Türk bir yönetmen olması beni ayrıca çok mutlu ediyor. İstanbul’a daha önce birkaç defa daha geldim. Bu güzel ülkenin insanlarıyla aramızda özel bir bağ kurulduğuna inanıyorum. İçtenliğiniz, misafirperverliğiniz benim ülkemin insanlarını hatırlatıyor.

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri