26
Haziran

Ensemble Olivinn’in kaleydoskopundaki renkler…

26 Haziran 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

Her biri kendi alanında virtüözitesini ispatlamış dört müzisyen… 2015 Avrupa Besteciler Ödülü’ne layık görülen kompozitör ve piyanist Sinem Altan, çeşitli vokal stilleri ve karakteristik ses rengiyle Begüm Tüzemen, Anadolu enstrümanlarına kattığı yorum ve doğaçlamalarıyla Özgür Ersoy ve şark ritimlerindeki ustalığıyla Berlinli perküsyonist Axel Meier… Ensemble Olivinn’in bu sıra dışı dörtlüsü geçtiğimiz akşamlarda Sakıp Sabancı Müzesi’nin yasemin kokan bahçesinde olağanüstü bir konser verdi. İtalyan aryaları, tangolar, Neşet Ertaş, Aşık Veysel türküleri, Goran Bregoviç besteleri, Kırklar Semahı, deyişler, Schubert’in Der Leiermann liedi, Brahms’ın Macar Dansı… Tüm bu melodiler o akşam İstanbul Boğazı’nın lacivert sularına ve geceye karıştı. Biz de bu ezber bozan, yaratıcı topluluğun kurucuları Sinem Altan ve Begüm Tüzemen ile konser öncesinde Aykırı Akademi için söyleştik.

 

Söyleşi – Işıl GEREK

Ensemble Olivinn’i biraz tanıyalım mı? Bu güzel ekip nasıl bir araya geldi?

Begüm Tüzemen: Sinem ile 10 sene önce tanıştık, hatta ailelerimiz çok daha eskiden tanışıyor. Anneanneler, dedeler altlı üstlü komşularmış zamanında. Anneler de küçüklüklerinden beri arkadaş. Biz üçüncü jenerasyon 2005 senesinde Sinem & Begüm olarak sahne almaya başladık. Ben burada konservatuvarda Müzikal Tiyatro’yu kazanmıştım, Sinem uzun yıllardır yurt dışındaydı. Kendi kendimize konuşurken yurt dışında neden böyle bir şey yapmıyoruz dedik. Vizemi aldığım gibi Berlin’e gittim. Berlin’de 2006 yılında bir konser verdik ve çok güzel bir ilgiyle karşılandık.

Sinem Altan: Bu sıra dışı bir buluşmaydı aslında. Begüm, İstanbullu bir soprano olarak Berlin’e gelmiş oldu. Ben de Berlin’de eğitim almış bir kompozitör ve piyanisttim. İkimiz de o kadar geniş bir yelpazede hareket edebiliyorduk ki “Değiş Tokuş” isminde bir program yaptık. Her şey böyle başladı. İşte Türk operetlerinden tutun da Broadway müzikallerine kadar, türkülerden aryalara kadar geniş bir yelpazede bir deneme yaptık. Bu, biz her şeyi yapabiliyoruz gibi bir iddia değildi tabii. Müzik dilinin çok geniş olduğunu fark ettikçe dünyamızı büyüttük. O dünya büyürken aramıza Özgür Ersoy geldi. Özgür bir bağlama üstadı, Anadolu nefesli sazlarında da çok başarılı. O zamana kadar benim besteci olarak çalışmalarım olmuştu ama direkt olarak Türk Halk Müziği ya da Anadolu ezgileriyle çok büyük bir bağım olmamıştı. Begüm’ün ise aldığı eğitimin bunlarla hiç alakası yoktu.

Begüm Tüzemen: İngilizce söylüyordum ben. Soul, funk, R&B. Klasiklere meraklıydım. Türkü söylemeyi sonra öğrendim.

Sinem Altan: Burada şöyle bir şey oldu. Aslında herkes bulunduğu yerden büyük ve cesur bir adım attı. Özgür de bağlamasıyla “Ben, Brahms, Schubert çalmak istiyorum.” dedi. Derken biz böyle çılgın işlere kalkıştık ve Yeniliğe Doğru isimli bir program yapmaya başladık, trio olarak. Biraz Mevlana’dan yola çıkmıştık bu ismi seçerken de… Sonra çalışmalarımız müzik tiyatrolarında, operalarda çeşitlendikçe ritim açısından biraz çıplak kalmaya başladık. Bu sürede kimlerle çalışabiliriz diye düşünürken karşımıza Axel Meier çıktı. Axel de Berlin’den ama hepimizden daha Anadolulu. (Gülüşmeler) 2014 yılından bu yana da dörtlü olarak konserler veriyoruz.

Olivinn, değerli bir taş, öyle değil mi?

Sinem Altan: Evet. Bize konserlerden sonra siz mücevher gibisiniz, çok değerlisiniz derlerdi. Biz de kendimize bir isim ararken mücevher taşlarını araştırmaya başladık ve karşımıza yeşil Olivinn taşı çıktı. Magmada belirli bir ısıda oluşan bir taş. Ancak o ısıya geldiğinde o yeşil rengi alıyor. Bizimle ve yaptığımız müzikle çok örtüştüğünü hissettik.

Schubert’in ya da Brahms’ın eserlerini Anadolu ezgileriyle birleştirdiğiniz çalışmalarınız olduğunu söylediniz. Dünya coğrafyası üzerindeki farklı tınıları, farklı müzikal türleri harmanlayarak dinleyicilere çok geniş bir repertuvar sunuyorsunuz. Ensemble Olivinn’in müziğe yaklaşımını anlatır mısınız biraz?

Begüm Tüzemen: Biz en başta Sinem’in aranjeleri ile yola koyulduk. Caro Mio Ben gibi İtalyanca bir arya antik neden bir türkü ile birleşmesin ki dedik…

Sinem Altan: Kardeş olan melodileri ve ruhları araştırmaya başladık. Çünkü temelde insanlığın özümsediği hisler aynı. Sadece farklı renklere dağılmış bir durum var. Ve birbiriyle ortak gelişmiş kültürler var. Bizler doğu kültürü, batı kültürü diyoruz ama onlar da bir yerde buluşuyorlar. Bu sadece diyalektikte biraz birbirinden ayrı duruyor. Biz de Schubert’te Anadolu’yu aradık. Neşet Ertaş’ta da belki bir yerlerde Alman Kara Ormanları’nı buluruz dedik. Yani herkesteki o aykırı, bilinmeyen noktanın izini sürdük. Ve en başta çok korktuk. Klasik Batı Müziği dünyası da kendi içinde muhafazakârdır çünkü. Esnekliği yoktur, önyargılar vardır. Bu konuda caz platformu daha esnektir mesela. Biz de şunu düşündük. Bizim sahnede doğaçlama olarak yaptığımız şeyler zaten cazın ruhunda olan öğeler. Klasik Batı Müziği’nden yola çıktık, caz unsurları da katarak Anadolu’ya ulaşmaya çalıştık. Keza Anadolu’dan yola çıkıp bir gospel’e ulaşmak da mümkün…

Begüm Tüzemen: Bu o kadar uçsuz bucaksız bir deniz ki… Denedikçe denedikçe yeni fikirler oluşuyor.

Sinem Altan: Bunun şöyle bir boyutu da var. Örneğin bu zamana kadar Anadolu türküleri dinlemeyen bir caz ya da klasik müzik tutkunu, türkülerle farklı bir boyutta buluşabilir. Ya da yıllarca türkü dinlemiş ve hayatında hiç klasik, caz türünde besteler dinlememiş biri bu müzik türleri ile tanışabilir. 

Hakan Erdoğan Productions’ın Kahvaltıda Caz, Jazz in Kalamış, Balık Ekmek Caz, Sirkeci Garı’nda Bach- Mozart Günleri gibi çok farklı formatlarda çok güzel etkinlikleri var. Ramazan’da Caz da bunlardan biri. Bizler  bu sayede hem ülkemizden hem de dünyadan Dhafer Youssef, Hindi Zahra, Omar Hakim, Anouar Brahem gibi çok özel müzisyenleri izleme şansı buluyoruz. Popülere mahkûm edildiğimiz bir ortam var ve nitelikli müziğe ulaşabileceğimiz çok fazla bir platform yok Türkiye’de… Sizler uzun yıllardır bir arada olmanıza rağmen bu İstanbul’daki, kendi ülkenizdeki ilk konseriniz, değil mi?

Sinem Altan: Evet, maalesef biraz geç bir buluşma oldu. Bizim ilk konserimiz Goethe Enstitüsü aracılığıyla Ankara’da gerçekleşmişti. Bizi Alman sanatçılar olarak davet ettiler. Bu çok ironik ve üzücü tabii… Bir de tabii müziği sadece eğlence aracı gibi gören bir zihniyet de var. Sanatın biraz daha farklı bir duruşu olması gerektiğine inanıyoruz. Elbette eğlenir, keyifli vakit geçirebilirsiniz. Ama yaptığınız müzik önce düşünmeye ve hissetmeye yöneltmeli. Bunun ciddiyetini toplum olarak çok bilmiyoruz maalesef. Aslında inanılmaz bir mirasın üzerinde oturuyoruz fakat farkında değiliz. Bu noktada Ramazan’da Caz serisinin çok özel olduğunu düşünüyoruz. Buradaki ilk konserimizi bu vesileyle veriyor olduğumuz için kendimizi çok şanslı hissediyoruz.

Yeri gelmişken şunu da sormak isterim. Geçtiğimiz haftalarda Barcelona’da düzenlenen Primavera Sound’da Selda Bağcan’ın verdiği konser çok ses getirdi. Pek çok insan Selda Bağcan’ın dünya çapında inanılmaz bir dinleyici kitlesine sahip olduğunu bu sayede belki de ilk defa öğrendi. Türkiye’de yeterince kıymet bilinmediği duygusuna kapıldığınız oluyor mu?

Begüm Tüzemen: Elbette. Türkiye’de şans da verilmiyor iyi müzisyenlere. Artık 33 yaşındayım ve edindiğim tecrübeler doğrultusunda bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Konservatuvarı dereceyle bitirmiş bir müzisyen olarak ben Avrupa’ya yönelmek durumunda bırakıldım. Bir şekilde şartlar bizi o noktaya götürdü. Türkiye’de bir kategoriye, kalıba sığmayan insanlar maalesef kabul görmüyor ve dışlanıyor. Maalesef bizim eğitim sistemimiz de bunun bilincinde değil. Dolayısıyla çok kalp kırılabiliyor.

Sinem Altan: Bu çok üzücü tabii… Selda Bağcan bir fenomen. Ben bunu biraz da şöyle değerlendiriyorum. İşin şöyle bir boyutu da var. Biz iki dünya, iki kültür arasında bir toplumuz. Türkiye,Doğu ve Batı arasında bir köprü. Bu çok büyük bir avantaj aslında. Fakat şöyle bir dezavantajı da var. Biz, aidiyet duygusundan yoksun yetiştiriliyoruz. Yani ya Doğu’ya özeniyoruz, ya Batı’ya özeniyoruz. Bir türlü o zenginliğin ve karışımın farkına varıp, kimliğimizi, kim olduğumuzu anımsayamıyoruz. Bizi biz yapanın o füzyon olduğuna inanmıyoruz. O yüzden de hep kendimiz dışında olana yöneltiliyoruz, böyle bir çaba içine giriyoruz. Ve bir de taklit konusu var ki… O çok fena… Özellikle müzikte imitasyon olayı çok fazla oluyor. Ve bu, böyle bir coğrafyada çok komik. Çünkü çok zengin bir coğrafya. Buna kesinlikle ihtiyacı olmayan bir coğrafya.  Ve bizler Avrupa’yı da gözlemleme şansı bulan insanlar için şunu söylemeliyim. Doğu’ya doğru müthiş bir yönelme ve ilgi var. Dolayısıyla kendi değerlerimizin farkında olmak, kıymet bilmek çok çok önemli. 

Siz de Ağustos ayında Berlin’deki Young Euro Classic Festivali kapsamında sahne alacaksınız, değil mi?

Sinem Altan: Evet, çok heyecanlıyız. Dünyaca ünlü caz trombonisti, dehası Nils Landgren ile Berlin Konzerthaus büyük salonunda sahne alacağız. Bu çok çılgın bir olay. Bizi bu çatıda ne için istiyorlar? Sadece Türk müziğini temsil ettiğimiz için değil; dünya müziği dilini hem Klasik Batı Müziği’nden yola çıkarak hem de Anadolu’dan, insanlığın, medeniyetin doğduğu yerden beslenerek temsil ettiğimiz için bu buluşmayı istiyorlar. Bu çok büyük bir şans. Böylesine bir zenginliği ancak bu boyutta gösterebilirsiniz. Böyle kendimize sınırlar, kategoriler koyarak çok fazla bir yere gidemeyiz. Belki de geleceği, gelecek nesli bizim yaptığımız türde müzikler belirleyecek. Çünkü bu kategorileşme bir yere gitmemeye başladı. Klasik müzikte de böyle bir problem var. Mesela operalar 60 yaş ve üzeri bir dinleyici kitlesiyle bir yere gidemeyeceklerini anladılar ve gençlere yönelik farklı çalışmalar yapılmaya başlandı. 

Begüm Tüzemen: Ben bir şey söylemek istiyorum. Buradaki bu katı ve esnek olmayan yapıyla ilgili… En son Sinem’in Freiburg Operası’nda sahnelenen Güzel Şehir operasında sahnede 300 kişiydik, ben başrol oynadım. İki saatlik bir opera, deli delişmen müzikler… (Gülüşmeler) Yazılan tekstler Almanca. Çok emek verdik hepimiz. Geçen seneydi sanırım burada bir konu tartışıldı. Acemilerle opera mı yapılır falan gibi…

Boğaziçi Caz Korosu, La Boheme operasında sahne aldı diye yapılan eleştirileri kastediyorsunuz sanırım. Amatör koristlerden oluşsa da dünya şampiyonlukları, dereceleri olan bir topluluktan bahsediyoruz…

Begüm Tüzemen: Aynen. Yerden yere vurdular, eleştirdiler. Biz Freiburg’da aynı şeyi yaptık, bütün şehir operadaydı. Sahnede 6-7 kişi profesyoneldi. Geri kalan herkes amatör korolardan gelmişti. Gençler de vardı, korolarda söyleyen yaşlı amcalar, teyzeler de. Ve asla buradaki gibi bir eleştiri gelmedi. Önemli olan işe ciddiyetle bakabilmek ve ortaya iyi bir şeyler çıkarabilmek. Bizim ülkemizde bunlar hep mesele oluyor çünkü kalıplar var.

Sinem Altan: Böyle bir çalışma aslında tam tersine profesyonelliği besler. Bunu görememek çok acı. Yani böyle bir açılım olduğu zaman gelişebilirsiniz. Eğer o yolları kapatırsanız olmaz.

Hem müzikal anlamda hem de toplumsal anlamda çok sesliliğe olan tahammül giderek azalıyor ülkemizde. İnsanların birbirlerini inançlarına göre ötekileştirdiği bir dönem yaşıyoruz. Gerici ve sığ düşüncelerle kuşatılıyoruz. Toplumsal hoşgörünün sağlanması noktasında müzik bir diyalog kurabilir mi? Bir köprü olabilir mi? Olivinn’in böyle bir amacı da var mı?

Begüm Tüzemen: Ben zaten diyalog kurabilecek tek şeyin müzik olduğuna inanıyorum. Bizi takip eden kitleye baktığımızda… O kadar farklı görüşlerden insanlar bir araya geliyor ki… O farklı düşüncedeki insanlar aynı şarkıda hüzünlenip, aynı şarkıda coşabiliyorlar.

Sinem Altan: Kesinlikle… Çok doğru… Eğer biz bu kültürler arası geçişi müzikte başarabiliyorsak, aynısı insanlar arasında da, insan ilişkilerinde de mümkün. Müzik, yemek- içmek kadar doğal bir olgu. Birbirinden farklı bunca duyguyu hiçbir tekste ihtiyaç duymadan aktarabilen tek araç. Sürekliliği olan bir sanat dalı. Dolayısıyla insanları hep bir yerlerde birleştirme, buluşturma olanağı var. Bizim ihtiyaç duyulan bu empatiye ufacık bir katkımız oluyorsa ne mutlu…

Fotoğraflar – Nagihan AKDAŞ

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri