24
Haziran

Serzanya...

24 Haziran 2016 Yazar: Aykırı Akademi

“-Burada bir köpek öldü güzel kız. Gözleri ela, kirpikleri şoray olan bir köpek... Bir tüfeğin namlusundan çıkan kurşunla öldürüldü ve biz o köpeğe âşıktık. Bu köyle hikâyemiz böylece sona erdi.”

 

AYKIRI AKADEMİ - ÖYKÜ - Yazan: Yâren Nacaroğlu

 

Sene 1942..

Güz başı, Ekim..

Sislerin dağlara hüküm sürdüğü bir öğle yarısında. Aydınlıklara atlar sürüleli yıllar olmuş, umuda zorba koşanlar sessizce ölmüş, geçmiş, gitmiş.. Dağlar; uzun, genişçe.. Şu vakit olmuş, yükseldikçe çarpar durur alnımın çatına. Ne çıkar, olmasa o yollar, bürünmese vadiler ince, uzun betonlara? Ne çıkar, her yerde dağlansa bana, şu yer gök? Hep kapansa bulutlar öğlenleri. Aydınlıklar çıkmasa kararan memleketime, böylesine karayken tüm çocukların taze avuç içleri, kan aranmıyorsa özlemle sığınaklarında; ne çıkar, kalsa da şu karanlık bulutlar? Hiçbir gün aymasa aydınlığa, bir ille de aydınlık demesek şu günlere, umutlar da sürülse dağlara, ne çıkar? Sisle.. Şefkatle ıras gelsek o günlere.. Ne çıkar? Ne çıkıyor, infilaklarıyla yankı yankı coştuğumuz âbaz mahkûmu şu günlerden? Menzil menzil uzayacağız şu çiçekli mergizârlara..

İşte, işte! O yüksek dağlar, karanfiller döşeli sokaklar arasından, yorgun argın geliyor Ağbayır, tökezleye tökezleye.. Çıtı çıkmıyor. Yanımdan geçe duran bir kovan kuşunun hışırtısında.. Bir sağ bakıyor, bir sol.. Bir makas alıyor meh likâmdan, yürümeye devam ediyor. Ardı sıra geliyor, takip ediyorum. Ellerinde değnekler, kindar çocuklar geçiyor sokaklarından, bizde tık yok. Bir şeyler olacağı o kadar keskin ki, sanki son kez çakacak şimşekler ve karanfillerin dahi sonu olacak bu. Ahvalimiz bin beter, abdiyetimiz bir tek birbirimize. Teselli mi, elbet ki değil. Bir hayli fazla dağın arasında ıssız kalmış, çevresinde başka evlerin bulunmadığı, meydanı dahi tekinsiz gamlı bir evin önüne getiriyor beni.

Kedisi sürtünüyor bacaklarına.. Oldum olası çok düşkündü Ağbayır ona. Hep 'küçük kedimiz' diye hitap eder, peşinden bir an olsun ayrılmayışına hiç ses etmezdi. Siyah beyaz, tıfıl zayıf bir kediydi o da. Nereyi görse oraya kıvrılır, esneye esneye uyurdu hemen güneş altında.

Ağbayır ise, bir bana bakıyor, bir eve. Bir bana.. Bir eve.. Çarçabuk topluyor cümlelerini ve tek çırpıda söylemeyi başarmak istercesine konuşuyor;

- Ben gidiyorum, (sessizlik), ki gitmesem ne çıkar? Âhım öldüresiye ağır ve ben gidiyorum. Sen burayı kimsesiz ko’ma.

Nereye dememe ne fırsat.. Devam ediyor:

- Londra’ya. Bir iş teklifi, roman gibi. (sessizlik) Biz anlamsız çocuklarıydık buranın, yine de inanıyorum memlekete. Ve onun bana kattıklarını bir vakit olsun, etmeyeceğim inkâr.

İçim imkânsız dertlerle bir devran gibi döneduruyor. Sessizlik her yanda. Ağzımı açabildiğim gibi konuşuyorum;

+ Anlamak ne mümkün, ne de yakın çareye Ağbayır. Memleketi esirgeme kendinden, kendini ise, memleketten. Gurbetin ağrısı da büyük olacak, getirdikleri kadar. Bunu göz ardı etme. Ancak illa ki verdiysen karar, tek umarımdır, şiire yaklaşman.

Ama ne konuşmak.. Boğum boğum kelimeler, ne söylediğimi duymuyorum. Ayaklarım uyuşmuş, farkında değilim. O evin önündeyiz. Gözlerimiz eve nazır, ayaktayız; yan yana, dirseklerimiz değiyor birbirine. Bir romanı seslendiriyoruz gibi de geliyor bana. Sessizliklerle söyleşiyoruz. 

- Hayatta sevmekten daha güzeli yoktur küçük kız. Tek yapmamız gereken, sevmektir. Gurbet aslında kıymet bilmektir diyor babam, artık çok yaşlandı.Takati yok akıp giden zamana. Bundandır ki, daha fazla gücensemek buraları, şu toprakları, şu âhı, nicedir evi.. Bana bu haliyle dönecek gurbetim, size uzak kaldığım her an. Şiire gelince, önemli bir yerimde atadurur, birçok şeyin hatırına.

Onun sesinin her tonunu bilirdim, bu kararlı bir Ağbayır tonesiydi. Ne desem boşa sürülecekti atlar, kuşlar, sokaklar.. bende demedim.

+ Çünkü Ağbayır, şiirin hayatında mühim bir yerde olmamasının mümkünü de yoktur. Bizler, böyleyiz. Bu memlekette olan bir edebi devinim, olacak olan bir edebi devrim vardır. Biz yapacağız onları, bunu hatırla, ben unutsam da sen hatırla.

- Kavga edemeyiz, küfür edemeyiz, savaşamayız... Sevebiliriz sadece ve bunu yazarız köknar ağaçlarından esen rüzgâr, gezgin dağlarından dökülen karla!

 + Sigaraya olsam köle, “Buna yakılır işte!” derdim.  Bir alkolik olsam, “Buna içilir!” Bense Ağbayır, buna yazacağım. (kederli bir sessizlik) Bir de öyle güzel ki ev, bu şehre ve memleketin tüm betonlarına haykırasıya çığırdığım vakitleri dindiriyor. Ya bu eve âhın.. neden?

- Burada bir kitap doğdu güzel kız. Bu köyde, acılardan ve ölümlerden oluşan bir kitap. Ve ben buraya gelmeyeceğime dair söz verdim kendime.

(Sessizlik)  Ardından devam ediyor; 

-Burada bir köpek öldü güzel kız. Gözleri ela, kirpikleri şoray olan bir köpek... Bir tüfeğin namlusundan çıkan kurşunla öldürüldü ve biz o köpeğe âşıktık. Bu köyle hikâyemiz böylece sona erdi.

Gözlerim elaydı, kirpiklerimse onun tabiri ile 'şoray'. Bana da böyle uzanırdı Ağbayır. Gözlerini evden bir an olsun ayırmadan, elinin ucuyla siliyordu şimdiyse benim gözyaşımı.

+ Ailen ne olacak? Gurbet bu, kolay mı..

- Yanılmayasın diyorum sana.. Sevdiklerim hep benimledir.. Hep yanı başımdadır. Bizi yaşatan şey sevdiklerimizdedir. Ne kadar çok şeyi seversek o kadar yaşarız.

 (Sessizlik) Onun da gözleri kırmızıya çalıyor. Devam ediyor;

- Sen mesela küçük kız. Senin beni, benim de seni sevmem elimizde değildir. Biz yaratılışımıza uyarsak zaten sevmek zorundayız. Ve şunu unutma: ‘ideolojiler gerçek sevgiyi öldürür.’ Sevmek istiyorsan; renkleri, biçimleri ve nesneleri yok etmen gerekir. Kalbimizle bakacağız.

+ Mürekkeplerle damıtacağım kâğıtlara bunları bir gün. Gün gelip, kendi âhlarımdan da büyük âhlar edindiğim vakit vuracağım yüzüme, utanarak. Kalbiyle bakmayı çoktandır tergemiş olanların ülkesindeyim, ‘üflesen dağılacak.’ ve sen tüm bunlardan sıyrılarak gidiyorsun artık ha..

- Utanabilmektir zaten asıl olan küçüğüm.  Onu başarabilmektir tüm güzellikleri yaşayabilmek. Ancak memleketimiz güzel, insanımız da... Sadece bakmayı öğretmeliyiz. Kırmadan, ötekileştirmeden oturabilmeliyiz iskemleye. Bir zar sallamalıyız. Düşeş gelirse bizim, gelmezse onların kazanacağı bir oyun için değil. Tüm kırışıklıklarımızı görmek, toprak kokan insanı içine çekmek, nasırlı elleri bağrına basmak için oturmalıyız oraya.

+ Ellerimle yakaladığım kuşlar kadardır tüm umudum, ben umudu olanlar için döküleceğim o sokaklara.. İdeolojileri yıkıp, umutları besleyeceğim ülkenin tüm âhı, tüm veryansını ile. Onlar görecek.. Sen göreceksin.. Herkes görecek. O vakit geldiği zaman ki, nasirli ellerini insanların..  ( sessizlik ) kendi göğsümüze basacağız.

- Ancak bunu tüm insanlık için istemeliyiz. Ne kadar çok şeyi sığdırırsak küçük kalbimize o kadar büyürüz. Ve göreceğim, inan bana yaptığın her güzel şeyde yanında olacağım. Kalbimizle baktıkça görebileceğiz birbirimizi.

Bir sessizlik oluyor. Susuyor Ağbayır. İçli içli çekiyor burnunu, ince elleri gözünü siliyor. Ben, usul usul ince ince, bir masalı mırıldanır gibi mırıldanıyorum;

+Memleketimin âhını yırtıp attığım vakit, tüm ülkenin çocuklarına bir ağıt yakacağım, gelinciklerle çevireceğim o ağıtı. O gün gerçek bir gelincik olacağım işte, alnı tüm evrene nazır, hassas, dokunulması güç bir gelincik. Ve o gün bunu söyleyen sen, bir ses kadar yakınımda olmazsan eğer, hatırlatacağım şu dağlara. Kalbimle, tüm seslerle.

- Ne güneşin ısısıyla, ne de dolunayın beyazlığıyla; seninle olacağım... Sen hazır olduğun gün yaktığın tüm ağıtların içinde bir tını, çocukların gözlerinde bir ışık, gelinciğin gövdesinde bir zerre olacağım. Alnını kaldırdığın yerde, başını çevirdiğin anda olacağım. Çıkardığın tüm seslerin içinde bir sessizlik olarak kalacağım. Kalbimizle, tüm seslere..

+Bense bunun efkârını tüm sokak çocuklarının avuç içlerine konduracak olduğum buselerle çıkaracağım. Bak, böyle sessiz bir gözlemdeyken dahi ne çok konuşmuş, ne çok hasret biriktirmişiz ki, şimdi düşürüyoruz yâdımıza. İnan, inan ki, bozulmayacak o tını, o ışık, o zerre.. hiçbiri. Aynı sessizliğinde sürecek her şey. Ve ben, doyasıya, çıldırasıya, bağırış çağırışa hissedeceğim bunu. Âhımızı hiç unutmayacak; kabuk bağlayan bir yara gibi saklayacağım avuç içlerimde. Hep inan. İnan ki, o sevgi kılacak bizi buralarda, yetsin ki, oralarda.. diri..

- O gün geldiğinde. Bağımız bahçe, gülüşümüz gül, güzümüz bahar, sevdamız kâmil olacak. Efkârlar kendi sinesine, dert, intikam ve naralar; salım rüzgârlarının peşinde sürüklenecekler. Sen ve ben birbirimizin sadece gözlerini hatırlayacağız. Orada bir ışıltı olacak ve birbirimizi göreceğiz. İsimlerimiz olmadan, simamızı hatırlamadan, tanımadan, dokunmadan paylaşacağız sevgimizi... İnancımız olacak arkamızda çelik zırhtan; sevgimiz olacak etrafımızda ipek kozalarından. Evren için, doğa için, insan için; paylaşacağız, seveceğiz, çalışacağız...

+ O gün geldiğinde, bir tek birbirimizin gözlerini hatırlayacağımız doğru Ağbayır.. Fakat bir şey daha var ki, onu kendime mahsus görüp adına hep 'umut' dediğim.. Umudumuz. Umudumuz ilelebet diri. Peki ya birbirimizin şu umudu? Bu her zaman hatırlanacak. Evren için, doğa için, insan için ve şu sözleri ettiren bu bağ için. Koparmayacağız hiçbir gelinciği dalından, hiçbir evi de kimsesiz koymayacağız âhlar içinde ve hiçbir zaman. Değil mi?

- İnanıyorum ki öyle olacak Yâren. Tek koyma burayı, benim ahım büyük de olsa, sen tek koyma.

+ Âh etmemeliydiniz..

- Etmemeliydim. Ama bütün bunlar artık bana uzak. O bir söğüt dalının rüzgârda sallanırken esnemesiydi. Kırılmadı..

Son lafları oluyor bunlar Ağbayır’ın. Bacaklarımıza sürtünen o gafil kediyi, son kez okşuyor. Çorlu bir suret içinde, atmış beti benzi. Hayretle izliyorum onu, yutkunmalarımı erteleyerek bekliyorum. O gafil kediyi okşar gibi okşuyor benim de saçlarımı, yüzümü ve ellerimi.. Saçlarıma eğilip bir buse konduruyor, gözünün son yaşı saçlarıma dökülüyor. Arkasına bir an olsun bakmadan, dönüp gidiyor.

* * *

Saatler geçmiş.. Aynı yerdeydim. Saatlerdir tek bir yaprağı kımıldatmadan yerinden, gözlerimi o çığırları aşan boşluktan bir an olsun ayırmadan aynı yerde duruyordum. Kızıl kıyamet, gürül gürül bir yağmur yağıyordu. Yalıncak bir çığlık koptu sonra, abazı dal dağ dağılmış şu dağların yamacında.. Çığlık dense adına, laf-ı güzaf kalır yanında. Lâl dense, ancak.. Çöküyorum durduğumuz yerin üzerine. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Ab-ı efsun derdi, Osmanlılar adına.

Karanlık..Zaman akıp gidiyor saatlerin muhalif akrebi, yelkovanı ile. Gafil kedi yanaşıyor, çıplak bacaklarıma. İrkiliyorum. Gözlerimin kediyi dahi seçemez olduğu şu gecede, tam karşımızda bir ahber açıyor. Öyle güzel ki. Gözlerimin önünde boy salıyor. Sabah rüzgârı gibi geliyor kulaklarıma, o iğenli kokusu. Çığlık.. Çığlığım, durmuyor. Dağılmak bilmiyor ay, her yer sessiz. Usulca yaklaşıyor gafil kedi, tuttuğu gibi kırıyor dalından o taze ahberi. Bırakıyor ellerimin dayandığı yeşilliğe.

Kedi bana bakıyor, ben kediye.Serzensem kediye, bir âh da ben etsem.. Ne çıkar?

Kediyi boyuna bastırdım ma’bedime. Dedim ona; “ Serzanya “. Koydum bir ad, şu gafil kediye.

Üç kez de andım adını; Serzanya!

Çabucak kollarımın altına sığıştı. Onda da bir ayrılık derdi, muhakkak. Diklendim ayan sabaha, esen rüzgâra, sağanak yağmura, çamura, sokaklara. Kollarımın altında bir kedi, Serzanya. Önümde âhlı bir ev. Zevâlimizi çizeceğiz artık, bütün bir Artvin’e.


 


İllustration Kiyoshi Saito'ya aittir.

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri