19
Haziran

Haluk Oral ile “Şiir Hikâyeleri”

19 Haziran 2016 Yazar: Aykırı Akademi

"Bir şiirin hikâyesinin peşinden gidiyorsun...

bir şey çıkıp çıkmayacağını bile bilmiyorsun...

bazen büyük bir balık oluyor çıkan..."

Haluk Oral

 

Söyleşi: Gülşah Elikbank

Sizi araştırırken isminizin karşısında “edebiyat arkeoloğu” tanımı da çıktı karşıma. “Şiir Hikâyeleri” nasıl bir kazı öyküsü sunuyor okura?

Bu benzetme, Doğan Hızlan’a ait. Benim de çok hoşuma gidiyor tabii. Bir anlamda kazıya benzemesi şudur; diyelim ki bir şiirle ilgili bir yerde bir bilgi görüyorum, kısa bir not alıyorum. Beş, on şiir için ayrı ayrı notlar alıyorum. Bazen aradan iki ay, bazen on beş yıl geçiyor. Onlar bir bütüne dönüşüyor. Kazıya benzeyen tarafı, ne çıkacağını bilmiyorsun, bir şey çıkıp çıkmayacağını bile bilmiyorsun. Bir şiirin hikâyesinin peşinden gidiyorsun. Bazen büyük bir balık oluyor ama çıkan.

Sanırım Lavinia büyük bir balıktı, değil mi?  Özdemir Asaf ve Lavinia’dan başlamak gerek sanki bu sözün üzerine. Üstelik edebiyata Lavinia olarak giren bu gizemli kadın başka öykülerin de ilham kaynağı. Neydi onu bu kadar özel kılan?

Lavinia konusunda ben çok şanslıydım. Onun en yakın arkadaşlarından biri olan Melda Kaptana’nın oğlu benim Boğaziçi’nden arkadaşım, ona böyle ulaştım ve bana çok önemli bilgiler verdi. Lavinia’nın yeğenlerine de ulaştım, onları daha tam kullanmadım. Lavinia’yı yazınca daha güzeli, İlhan Selçuk ile karşılaştım ve bana, ne eksik ne fazla yazmışsın, çok doğru dile getirmişsin, dedi. Hatta Yüzbaşı Selahattin’in romanını bana, Lavinia ile başlayan dostluğumuzun devam etmesi dileğiyle, diyerek imzaladı. İleride belki daha genişletişmiş bir Lavinia yazısı yazarak ona ilave etmek istiyorum bu bilgileri.

"Ah, İlhan, ah…"

Lavinia’nın gerçek aşkı kimdi, peki?

Oktay Akbal da âşıktı ona. Lavinia bir kere çok çekici bir kadın. Sanat eğitimi almış, dünyaya açık bir kadın. O yılları, 40’lı yılları düşün, hatta bu yılları bile düşün, onun gibi insanlarla rahatça kontak kurabilen kaç kadın var? Bunların arasında parlıyor. Güzel sanatlarda okuyor, akşamları dışarı çıkıyor, tiyatrolarda dekor yapıyor, elbise dikiyor, resim yapıyor. Lale Belkıs ile de çalışıyor. On parmağında on marifet bir kadın. Böyle birini bir düşünün. Hem güzel, hem akıllı, hem de yetenekli bir kadın.

Bir de bu adamlarla baş edebilecek bir kadın, galiba?

Evet, daha ne olsun? Yine henüz yayınlamadığım bir mektup var örneğin. Lavinia’nın ölmeden önce İlhan Selçuk’a yazdığı mektup. O mektup şöyle bitiyor: “Ah İlhan, ah, yalnızca seni sevdim…” Lavinia bir dönem romanı olur mu, diye düşünmüyor da değilim. Çünkü o kadar çok kişiye dokunuyor ki hikâyesi. Üç evlilik yapıyor. Çocuğu yok, yaşlılık günlerinde kedileriyle yaşıyor.

Şiiri de Hayatı da Dürüst

Ahmed Arif’in o çok sevdiğim şiiri Hasretinden Prangalar Eskittim, meğer önce “çürüttüm” olarak yazılmış, değil mi? Ahmed Arif’in şiirindeki büyüyü neye bağlıyorsunuz?

Kendimi şiir tahlili yapacak kadar edebiyatçı görmüyorum. Ben bir şiiri seviyorum ya da sevmiyorum ama sevdiğim şairi anlamak için çaba harcıyorum. Ahmed Arif çok sevdiğim şairlerden. Bunu söylerken; yıllarca araştırdım, en iyi şairler bunlardır, gibi bir cümle kurmuyorum. Bu benim zevkim. Ahmed Arif her dizesine çok önem verdiğim bir şair, bana çok samimi geliyor. Şiirlerindeki kelimeleri uzun uzun aradığından eminim. Anadolu’yu çok iyi yansıttığını düşünüyorum, şiirinde de hayatında da dürüst olduğunu düşünüyorum.

Melih Cevdet’in Tohum şiiri de onun için bir dönüm noktası. Neydi sizce o şiirin açtığı yol ayrımı?

Garip akımı bence Tohum’dan evvel bitmişti. Orhan Veli’nin 45’ten sonra yazdığı şiirler Garip akımının dışındadır. Aslında Garip akımının şairlerinin şiirleri, 45’ten sonra bu akımın dışında şiirlerdir.

Peki, bunun dışına çıkmalarını neye bağlıyorsunuz? Hem başlatıp hem de sonra kendileri başka tarafa neden yöneldiler?

Ben Garip akımının başlama sebebini, şiir dediğiniz böyle de olur böyle olur gibi bir sarsma harekâtı olarak düşünüyorum. Ziya Gökalp’in Abdullah Cevdet için söylediği bir söz vardır. “Abdullah Cevdet’in fikirleri bir yangın gibidir. Bir mahalleyi düzene sokmak için onun gibi bir yangın gerekir. Ama ondan sonra bir belediyenin gelip orayı gerçekten imar etmesi gerekir.” der. Yani o imarı yapacak kişi Abdullah Cevdet değildir ama o yangına da ihtiyaç vardır. Ben bu benzetmeyi Garip akımı için kullanıyorum. Katılaşmış bir şiir fikri var o dönem. Bu genç şairler ortalığı bir sarsıyorlar o akımla. Ondan sonra iş inşaya geliyor. Orhan Veli’nin Garip akımından sonra yazdığı öyle güzel şiirler var ki. Garip akımı bence Garip akımı şairleri tarafından bitirilmiştir. Yapmak istediğini yapmıştır yani. Bir düşünür şöyle demiştir: Fransız şiirinin bir yüzyılda yaşadığını Orhan Veli bir ömürde yaşamıştır.

Seçen Kadındır

Şairlerin aynı kadınlara da âşık olduklarını, üstelik yakın arkadaşlıklarının bundan pek de zarar görmediğini okuyoruz. O zamanlar aşka mı kadına mı bakış farklıydı?

Bunu aynı çevrede olmanın getirdiği bir yakınlık olarak düşünüyorum. Şöyle düşünün, bir kadın bir şairden hoşlanıyor, ince ruhlu mu diyelim ona, eli kalem tutan falan hani. Kadın demek ki böyle bir erkekten hoşlanıyor. Onunla anlaşamadığı zaman gidip bir genel müdürle evlenmeyecek ki. Yine böyle bir adam arayacak. Böyle de kaç adam var zaten? Bunların da bu nedenle arkadaş olma olasılığı çok yüksek. Ayrıca her zaman seçen kadındır, erkek değil ki. Hayatı da biraz uzun sürüyorsa, aşk dediğin şey birkaç yıl sürüyorsa, o bitince başkası olacak.

Nâzım Hikmet’in annesinin aşkına mani oluşu da ilginç gelir bana. Sonra kendisinin de genelde evli kadınlara âşık oluşu bir tür kader midir, ne dersiniz? Şairlerin evli kadınlara bir ilgisi olduğunu sezdim desem yanılmış mı olurum?

Bence buna başka bir açıdan bakmak lazım. Bir kadın evlenmişse bir takım meziyetleri olduğu için, sakin bir hayatı seçtiği için evlenmiştir. Bir insan bu kadınla bütün ömrümü geçirebilirim, demiştir yani bir seçilmişlik durumu var orada. Cazip olduğu için o kadın evlenmiş. Evli olduğu için cazip değil. Nâzım Hikmet’in de âşık olduğu tüm kadınlar evli değil ayrıca. Piraye evli ama Nâzım’dan evvel kocasıyla görüşmeyi zaten kesmiş. Münevver de evli ama orada da Nâzım hapiste, dayıkızı görmeye geliyor, onun bir kabahati yok. Çok kıskanç bir adam ama Nâzım. O kadınlara âşık olduğu zaman, bir an evvel evliliklerinin bitmesi için çok uğraşıyor ama evli oldukları için onlara âşık değil. Etrafında bir sürü kadın var zaten ama belki bu biraz zoru sevmekle alakalı olabilir bu durumda.

Peki, Şair Nigar? Onu ileride anlatmayı düşünüyor musunuz? O dönemde adının önüne şair unvanını alan başka kadın var mıydı?

Daha onunla ilgili çalışmaya başlamadım. Bildiğim kadarıyla Osmanlı zamanında şair olarak anılmış bir kadın. Leyla Saz var o dönemde ama Nigar’ın yanına hep şair unvanını koyarlar. Bunlar hep isim olarak duyduğum ama henüz araştırmadığım isimler. Ahmet Mithat Efendi ile Şair Nigar’ın bir aşkı var. Ama derin araştırmadım.

Şairler daha çok aşka mı âşık? Kadınlar değil de onlara bu duyguları yaşatacak bir gizem mi arıyorlardı acaba?

Bahsettiklerimizin dışında çok yazar, şair var. Ama çoğunun karısının ismi hiç anılmaz. Behçet Necatigil’in eşi mesela, örnek bir eş. Normal bir ev hanımı. Benim annem de normal bir ev hanımıydı. Pek çok şairin hanımı öyle. Peki normal olmayanlar kim? Kocası kadar edebiyat âlemiyle ilgisi olmayan, hayatında bohemliğe pek yer olmayan kadınlar onlar. Nâzım Hikmet’ten bahsettik mesela. Ama hayatı hapislerde geçmiş, normal bir yaşamı olamaz ki. Ama kimse kalkıp Tomris Uyar’a, Lavinia’ya normal de diyemez tabii. Mesela Orhan Veli kur yapmayı çok severmiş. Sabahattin Ali açıkçası çapkın bir adam. Aşkı seviyor. Erkekler o şiirleri yazmak için mi çapkınlık yaparlar? Yoksa çapkınlık yaptığı için mi o şiirleri yazabiliyor? Asıl soru bu. Kiminin çapkınlıkları daha verimli çapkınlıktır.

Hocam, verimli çapkınlık nasıl oluyor?

Çapkınlık yapıyor ve sonra şiir yazıyor yani ortaya bir şiir, ürün çıkıyor oradan. Senin düşündüğün gibi olsaydı, ona başarılı çapkınlık derdim belki. Çapkınlığını yapıyor ama şiirini de yazıyor. Bu biraz hani hem çalıyor hem çalışıyor gibi oldu. Bazı şairler özel hayatını şiire fazla yansıtır. Orhan Veli öyledir mesela. Ama bir şiiri vardır, kime yazdığı çok sorulur. Orhan Veli, cevaben; “Ben de kimse için yazmamış olmanın acısını çekerim” der.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri