05
Haziran

Ne güzel şey hatırlamak seni…

05 Haziran 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

Bizim avludan mı kalkacak cenazem?

Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?

Asansöre sığmaz tabut, merdivenlerse daracık.

Nâzım Hikmet

 

3 Haziran 1963… O sarı sıcak sabahtan bugüne tam 53 yıl geçti. Memleket hasretini yüreğinde taşıyarak “rüzgâra karşı yürüyen adama”  olan sevgimiz, vicdan borcumuz ve özlemimiz ise hâlâ taze, hâlâ diri… Ömrü boyunca adaletsizliğe direnen, tüm dünya insanlarının acılarını kendi acısı bilen, eşit ve özgür toplum arzusuyla yanan ve bugün dahi bizlere umut olan Nâzım Hikmet’i ölüm yıldönümünde bir kez daha analım istedik ve Tülay Günal ile bir araya geldik. Genco Erkal ile birlikte sahneledikleri “Yaşamaya Dair” oyununda canlandırdığı Piraye karakteri, kusursuz sesi ve etkili anlatımıyla bizleri kendine hayran bırakan Tülay Günal ile Nâzım Hikmet şiirlerinden, Brecht’ten, gündemden ve tiyatrodan konuştuk. 

Söyleşi- Işıl GEREK

Nâzım Hikmet ile, onun şiiri ile ilk karşılaşmanızı hatırlıyor musunuz? Nâzım tutkunuz, sevginiz nasıl başladı?

Okulda çok değerli hocalarımız vardı. Bize Nâzım Hikmet’i tanıtmak için ellerinden geleni yaptılar. Benim sevgim Genco Erkal’ı izleyerek derinleşti diyebilirim. Şiirlerin duygusu ve sesiyle sahnede vücuda gelişi beni büyüledi ve hâlâ büyülüyor.

Bir kadın olarak Nâzım Hikmet oynamak, onun dizelerine, cümlelerine ses olmak sizde nasıl bir his uyandırıyor? Nâzım Hikmet’in incelikli kelimeleri sizin ruhunuza nasıl yansıyor?

Nâzım Hikmet 20. yüzyılın en önemli şairlerinden biri. Yüreği vatan sevgisi, vatan hasreti ile dolu… Ve maalesef bu topraklardan uzakta öldü. O benim için umudun şairi demek. Ayrıca Türkçe’nin doruk noktası bence Nâzım. Dili bu kadar diri ve yalın kullanabilmesi çok etkileyici… Hani bir şiirinde der ya: “... Bir vapur geçer Boğaz’a doğru /Nâzım usulcacık okşar vapuru, yanar elleri” Hasret bu kadar güzel nasıl anlatılabilir… Bu çok az sanatçının, şairin başarabildiği bir şey. Nâzım bana kalırsa kendi çağının da ötesinde, Dante gibi, Shakespeare gibi klasik, bir dünya klasiği.

Bir de dokunduğu her yeri güzelleştiren bir adam. Hapse giriyor, orayı adeta bir okula dönüştürüyor. Nice isimler var… Orhan Kemal’ler, Balaban’lar… Bunlar hep Nâzım’ın teşvikiyle gelişmiş, büyümüş çok önemli sanatçılar. Yani sadece şiirleriyle değil, hayatıyla da değer katan, zenginlik katan bir insan.

Nâzım Hikmet yaşamı, insanlığı soluyan bir şair… Mesela Yırca’daki zeytin ağaçları kesiliyor, aklımıza hemen Nâzım’ın “yaşamayı öylesine ciddiye alacaksın ki yetmişinde bile zeytin dikeceksin” dizeleri geliyor… Bizleri kökenlerimize, inançlarımıza göre bölmeye çalışıyorlar, kendi doğrularını dayatıyorlar; hemen Nâzım’ın “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”  dizelerine sarılıyoruz… “Güzel günler göreceğiz çocuklar” Gezi gençliğinin inanç ve güç bulmasını sağlayan belki de en anlamlı cümleydi…Nâzım Hikmet’in dizelerinin zamansızlığını, günceli yakalıyor olmasını ve yediden yetmişe herkesin yolunun sık sık onun dizelerine düşüyor olmasını neye bağlıyorsunuz?

Bir defa Nâzım’ın her şeyden önce bütün dünya insanlarını, onların sorunlarını dert edinen bir anlayışı var. Bu bakımdan her zaman güncel, yani “her dem taze”. Onun şiiri birleştiricidir. Kardeşliği anlatır, dayanışmayı anlatır, aşkı, öfkeyi, tutkuyu anlatır. Ayrıca bence o, sadece bir kesimin, bir ideolojinin, belli bir dünya görüşünün şairi değil. Her ne kadar yaşarken bir dizi siyasi baskıya, hapis cezalarına maruz kalmışsa da, bugün farklı görüşlerden, farklı düşüncelerden, farklı inançlara sahip insanların da şairidir. Ben onun şiirinin, bütün siyasi anlayışların üzerinde, çok kapsayıcı olduğunu düşünüyorum.

Nâzım Hikmet memleketine, güzel Türkçesine, İstanbul’un mavi sularına, vapurlarına, martılarına hasretti… Sizce bugün yaşasa en çok neye özlem duyardı? Ve en çok ne yakardı yüreğini?

Yıllardır süregelen ve giderek ağırlaşan eşitlik ve adalet sorunu sanırım. Bugün yaşasa yine adil bir düzen ve eşit toplum arzusunu dile getirirdi bence.

Nâzım Hikmet memleket, memleket Nâzım Hikmet diyoruz… Siz de “Yaşamaya Dair-Bursa Cezaevi’nden Mektuplar” ile tüm Türkiye’yi dolaşıyorsunuz… Binlerce izleyiciniz olmuştur ama coşkusunu hiç unutamadığınız bir yer var mı?

Seyirciler hep o kadar coşkulu ki... Daha henüz birkaç hafta evvel Silifke meydanında 3000 kişiye oynadık. İnanılmazdı. Bizi izlemeye gelenlerin ötesinde, tesadüfen oradan geçen, yürüyüşe, dondurma yemeğe çıkmış ailelerde vardı. Şarkılara hep bir ağızdan eşlik ettiler. Olağanüstü bir akşamdı. Yurtdışı turnelerimizde de aynı şeyler yaşandı. Mesela Fransa’da, Toulon Festivali’nde “Yaşamaya Dair”i üst yazı ile yarı Fransızca yarı Türkçe oynadık. İzleyiciler arasında neredeyse hiç Türk yoktu. Seyircinin oyundan çıktıktan sonra nasıl etkilendiğini, duygulandığını size anlatamam. Demin söylediğim gibi, uluslararası, uluslarüstü bir şair Nâzım Hikmet.

Havanın kurşun gibi ağır olduğu bu karanlık günlerde Nâzım Hikmet dizeleri her şeye rağmen bizler için bir umut olmaya devam ediyor. Zaten “mesele esir düşmekte değil; teslim olmamakta bütün mesele” diyor… Toplumsal konulara duyarlı bir sanatçı olarak Türkiye’nin mevcut gündemini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nâzım hayatının 28 yılını hapislerde, vatan haini damgasıyla ülkesinden uzakta yaşamak zorunda bırakılmış bir insan. Bugün sanki her şey başa dönüyor… “Vatan haini” diye olarak haksız yere damgalanan insanlar, tutuklamalar… Bugün de hepimiz görüyoruz haksızlıkları, adaletsizlikleri… Umutsuz değilim ama kötümserim doğrusu. Tiyatro açısından da gidişat kötü. Sahnelerin yavaş yavaş elimizden gittiği, yıkıldığı veya başka işler için kullanıldığı bir dönem yaşıyoruz. Giderek bilgisizliğe, cehalete kurban ediliyoruz. Her şey birbirine bağlı.Adalet, eğitim, sanat, kadın, çocuk... Ve neredeyse tüm bu alanlarda geriye bir gidiş var.

Gezi’nin üzerinden 3 yıl geçti. Boyun Eğmeyenlerin Şarkısı’nda “Direniş zafere kadar!” diyordunuz. Gezi sizin için nasıl bir süreçti? Hatıralarınızda neler var? O ruhu çabuk kaybetmedik mi sizce?

Gezi’nin kendiliğinden gelişen müthiş bir gençlik hareketi olduğunu düşünüyorum. İleride tarihte de çok önemli bir yer teşkil edeceğini düşünüyorum. Gezi döneminde oyunlarımızı oynamaya devam ettik. İnsanlar doğal olarak çok daha heyecanlı, umutluydular. Öte yandan bir yanımız da hep buruktu, buruk kaldı. Pırıl pırıl gençleri yitirdik. Hani bir söz var ya, “bir ülkenin gelişmişlik düzeyini anlamak için o ülkede insanların, çocukların nasıl öldüğüne bakın” diye… Gerçekten çok öfke ve acı birikti içimizde. Ama öfkeyle iş yapılmaz. Bizim ileriye doğru, yeniliklere açık ve çok çalışarak yola devam etmemiz gerekir. Çünkü sanat biraz da bunun için vardır. Sanat eskiyi yıkar, yeniyi kurar. Eskiyi reddetmez ama yeni bir senteze ulaştırır. Devam edeceğiz biz de.

Bir de yine sizin tiyatro kariyerinizde çok özel bir yeri olan Brecht de söylüyor ya...  “Yaşamın bir kırıntısından bile vazgeçmemek için yeter artık demeliyiz. Acıyı doğuranlara var gücümüzle karşı çıkmalıyız”.Mehmet Ali Alabora, Levent Üzümcü gibi pek çok oyuncu hedef gösterildi o dönemde. Siz bir tedirginlik hissettiniz mi?

Sanatçı dediğimiz insan, doğası gereği kritik bir bakışa sahiptir, muhaliftir. Siyasi iktidarlar sanatçıları pek sevmez. Ancak o dönemde ve sonrasında yaşananlar, insanların hedef gösterilmesi, mağdur edilmesi ve belki de en acısı belli insanların dışında kimsenin tepki göstermemesi... Bunlar kabul edilecek şeyler değil. Ama hedef gösterilen meslektaşlarımız da, bizler de sanatımızla, yaptığımız işlerle karşı durduk bu saldırılara. Oynadığımız iki oyunu da, “Ben Bertolt Brecht” ve “Yaşamaya Dair”i nereye götürebiliyorsak götürmeye çalıştık. Anadolu’da bir çok kentte bu oyunları sergiledik.Bizler politikacı değiliz, politik tutum alarak var olmuyoruz. Hiçbir zaman siyasetin kirli oyunları içinde olmak istemem, ama tepkimi göstermekten de kaçınmam.

 

“Haksızlığı haklı çıkarmaz onunla savaşanların yenik düşmesi. Çünkü yenilgilerimiz, bizlerin, alçaklıkla savaşanların sayıca azlığını kanıtlar yalnızca… Ve sessiz kalanlardan tek beklediğimiz utanç duymalarıdır, hiç olmazsa…”

Brecht

Bu ülkede senelerce haksız yere hapislerde yatan insanlar oldu. Sahte delillerle insanların yaşamları ellerinden alındı. Muhalif duruşu yüzünden işinden olan insanlar oldu. Ama mesela Kabataş yalanını ortaya atanlar, yalan söylediği kanıtlanan insanlar hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyor.

Çok şey anlatılabilir ama kısaca şunu söyleyeyim. İnsan bu hayatta her şeyin ötesinde onuru ve itibarı için yaşar. Hepimize onurlu yaşamlar sürdürebilmeyi diliyorum.

Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından olan kültür devriminin ardından Devlet Tiyatrosu’nun, Opera ve Balesi’nin içinden geçtiği süreçler, salonların atıl hale gelmesi konularında neler söylersiniz?

Artık tiyatrolar yavaş yavaş merkezden uzaklaştırılıyor. İnsanlar yaşam kavgası, ayakta kalabilme mücadelesi verirken, bizim bu tür şeylerden dert yanıyor olmamız tuhaf gibi duruyor ama aslında hiç değil. Çünkü tiyatro sahnesi özeldir. Oraya girince aslında bir büyünün, masalın içine girmiş olursun. Şimdi ne oluyor? Alışveriş merkezinin içine giriyorsun, mağazaların içinden geçiyorsun ve akşam Brecht oynuyorsun, izliyorsun. Ama maalesef mecburuz, zira sahne yok. Bakın AKM bomboş duruyor. Her önünden geçtiğimde üzülüyorum. Neler seyrettik biz oralarda, Pina Bausch’lar, Berliner Ensemble’lar… Muhteşem operalar, baleler… Ne oldu? Harabe, bomboş duruyor. Yazık değil mi?

Bir de sizin Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda geçirdiğiniz yıllar var… Ahmet Mümtaz Taylan, Yücel Erten, Işıl Kasapoğlu gibi çok değerli isimlerle çok büyük katkılarınız oldu. O yılları biraz anlatır mısınız?

Çok güzel zamanlardı. Tiyatroyu orada öğrendim açıkçası. Diyarbakır o zamanlar olağanüstü hal bölgesiydi. İstanbul ve Ankara’dan gelmiş insanlar için bambaşka bir hayattı. Ama işte orada müthiş birleştirici bir unsur vardı, tiyatro. Hayatımızın 24 saati tiyatro ile geçiyordu. Güzel oyunlar, kaliteli işler yaptık hep. Işıl Kasapoğlu, Yücel Erten gibi çok değerli yönetmenler geliyordu ve biz Shakespeare’leri, Molière’leri insanlarla buluşturduk. Hepimiz için çok önemli bir deneyimdi. Bizi zenginleştiren, yaşamı biraz daha fark etmemizi, farklı yönleriyle fark etmemizi sağlayan, bakış açımızı şekillendiren bir yerdi Diyarbakır. Korkusuzca tiyatro yaptık, korkusuzca Batman’a gittik, Yüksekova’ya gittik. Her şeye rağmen tiyatro yaptık ve bundan da gurur duyuyorum.  

Sizi oyunculuk anlamında bambaşka bir noktaya taşıyan sesiniz var bir de. Duru, abartısız ama insanın yüreğine dokunan bir ses… Şarkı söylemek sizin için ne ifade ediyor?

Şarkı söylemekten tabii çok keyif alıyorum ama sonuçta bir şarkıcı değilim; o apayrı bir meslek. Ancak bir karaktere bürünerek şarkı söylemek ve bunu tiyatro sahnesinde yapmak benim her zaman çok keyif aldığım bir şey. Ama merkeze hep tiyatroyu koyuyorum. Şarkı söylemek, dans etmek... Bunlar hep ona yardımcı olan alanlar. Piraye olarak çıkıp şarkı söylemek ya da Brecht’te bir çocuk olarak, bir hizmetçi ya da bir hayat kadını olarak şarkı söylemek, yani şarkıları oynamak esas benim için.

Şuna da değinmeden geçmeyelim. Yaşamaya Dair’de Genco Hoca’nın olağanüstü performansının ardından sizin seslendirdiğiniz şarkılar metinle çok örtüşüyor ve muazzam bir etki bırakıyor izleyicilerde…

Hani Nâzım Hikmet şiiri için “dilin doruğu” dedik ya… Onun şiirinde büyüleyici, müthiş bir müzik de var aslında, dizelerin kendine has bir ritmi var. Bu dediğiniz sanırım Nâzım Hikmet’in melodik dilinden de kaynaklanıyor.

Tiyatro Festivali’ni takip edebildiniz mi?

İki oyuna gidebildim. Biri Berliner Ensemble “Üç Kuruşluk Opera”. Birçok farklı yabancı topluluktan birçok yorumunu izlemiştim ama, bu gerçekten olağanüstüydü. Çok beğendim, hayran kaldım. Çok özenli ve görkemliydiler. Bir de “Nefret Radyosu”nu izledim. O da son derece iyi bir belgesel tiyatro örneğiydi.

Projelerinizden de biraz bahsedelim mi?

Tiyatro sezonunu Brecht ile kapattık. Yaz sezonu için yepyeni bir proje üzerinde çalışıyoruz. Son olarak Seren Yüce’nin yönettiği“Rüzgârda Salınan Nilüfer” adlı filmde rol aldım. Songül Öden, Tolga Tekin, Eraslan Sağlam ve birçok değerli arkadaşımın da olduğu bir projeydi. İstanbul Film Festivali’nde gösterildi. Şimdi önümüzde yeni festivaller var. Bu sonbaharda vizyona giriyor.

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri