31
Mayıs

"Yalnızlık insanın kendisine ait olan ne varsa ona olan saygısıdır"

31 Mayıs 2016 Yazar: Selnur Aysever | Köşe adı: abcde
Tüm Yazılar

BirGün’deki köşe yazıları zevkle okunan ve takip edilen Ali Murat İrat’ın geçtiğimiz aylarda “Yalnızlığa Övgü” isimli kitabı çıktı. Kitabın bir de alt başlığı var: Bililtizami Burukluklar Külliyatı… Oldukça ilginç bir isim. Merak uyandırıcı. Zaten kitap da su gibi akıyor. Elbette düşündürerek… Okurken birçok cümlenin sonunda yazarla konuşmaya başladım. Sonra dedim ki, kendi kendine konuşacağına Ali Murat İrat’ın kendisiyle konuş. Sonunda aşk, yalnızlık ve son kitabı üzerine keyifli bir söyleşi çıktı ortaya…

SÖYLEŞİ: Selnur Aysever

Ali Murat İrat yalnız biri midir? Nasıl bir yalnızlıktır bu?

Herkes gibi. Ben de herkes gibi yalnızım. Herkes kadar. Onlardan daha çok ve daha az. Yalnızlık insan olmamızı sağlayan en temel harçlardan ve bilinçle artan ve tercih edilendir. Doğal olan yalnızlıktır. İnsana mahsus olan şey, Tanrı’dan insanı ayıran şeydir yalnızlık. O Tanrı’ya değil insana mahsustur. Dedim ya, doğal olan yalnızlıktır. Toplum ve topluma ait olan her ne varsa onların hepsi kurgu ve zorlamadır. Aslında yalnızlık dendiğinde hep bir kalabalık ya da toplum içindeki bir yalnızlıktan söz edilir. Benim kitapta anlatmak istediğim o tür bir yalnızlık değil. İnsanı insan yapan yalnızlık. İnsanı diğer hayvanlardan ve diğer canlılardan ayıran bir durum o. Hiçbir hayvan insanın duyduğu yalnızlığı hissetmez. Onların dış dünyayla kurdukları ilişki nesne ilişkisidir. Onlar için doğa nesnedir. Ve o nesnenin bir parçasıdır kendisi, bedeni ve bilinci de. Oysa insan doğanın farklı olduğundan hareketle bir anlam dünyası kurar. Ve tam da bu nedenle ondan yabancılaşır. Doğa-insan ayrımı başladığı anda da derin bir yalnızlık içerisine girer. Daha sonra buna ölüm korkusu eşlik edecektir. Kısacası felsefi bir yalnızlıktan söz etmek yalnızlığı anlayabilmek için gerekli.

 

"Aşka dair, hayata dair, insana ve hayvana dair bir burukluklar külliyatı."

Kitabın ismi neden “Bililtizami Burukluklar Külliyatı”?

Bu alt başlık. Yalnızlığa Övgü’nün alt başlığı olarak kullandık ve sevgili arkadaşım, kitabın da önsözünü yazan Ruhi Yılmaz’ın önerisidir. Bililtizami “bilerek ve isteyerek” demek. Yalnızlık biraz da bilerek ve isteyerektir. Kitabın içerisinde bulunan diğer yazılar da burukluklar külliyatıdır aslında. Aşka dair, hayata dair, insana ve hayvana dair bir burukluklar külliyatı. Ve biz bu burukluklar içerisinde bililtizami yaşıyoruz. İnsanın büyük dramıdır bu.

“Yalnızlığa Övgü” ne kadar sürelik bir çalışmanın ürünü?

Aslında her kitap yazılıp bittiği anda bir insanın ömrünün geride kalanını kapsar. 42 yıl diyelim. Daha doğru olacaktır.

“Bu yazılar insanlar için yazılmıştır, evrenin geri kalanını yok saymıyorum” diyorsunuz. Peter Singer’a atıf hissettim. Ne düşünürsünüz bu konuda?

Evet, önemli bir biyoetikçi. Bir atıf olarak yazmamıştım açıkçası ama öyle anlaşıldıysa da gurur duyarım. İnsan merkezli evren tasavvurlarının hepsini yıkmak parçalamak gerekiyor. Evrene gerçek barışın ancak bu şekilde geleceğini düşünüyorum.

"Yalnızlık insanın kendisine ait olan ne varsa ona olan saygısıdır."

Yalnızlığı anlatmayı “cesaret” olarak görebilir miyiz? Ya da neden yalnızlığı anlatmayı tercih ettiniz?

Sadece yalnızlık için değil belki bütün duygu ve oluşlar için bunu söyleyebiliriz. Anlatmanın ve yazmanın başlı başına kendisi cesarettir. Yalnızlığı anlatmanın en önemli nedeni onun insana ait en güçlü duyguyla paralel olmasıdır. Ölüm duygusu. Dikkat ederseniz ölüm korkusu demiyorum. Ölüm bir duygudur. Ve insanın büyük yalnızlığının nedenidir. Doğmak ve ölmek iki travmadır. Dolayısıyla anlatılması, açıklanmaya çalışılması gereken en önemli iki “şey”dir. Oysa ikisi de yalnızca biyolojik olaylar gibi ele alınmakta ve büyük bir eksiklik bırakılmaktadır.

“İnsanın en yalnız olduğu an, en insan olduğu andır” demişsiniz kitabınızda. Neden?

Çünkü toplum insan zararlıdır. Toplumsal bir durumdaysanız, bir ilişki kurmaya başladıysanız artık siz, siz değilsinizdir. Bir etkileşim ve karşılıklılığın sonucu ve ürünüsünüzdür. Denilebilir ki toplumsallıktan kurtulmuş bir insan var mıdır? Yok. Tam da insan olmanın amansız çelişkisi bu. O cümleyi en yalnız olabildiği an olarak anlamak daha doğru olacak o yüzden. Yalnızlık insanın kendisine ait olan ne varsa ona olan saygısıdır.

Modern ebeveynlerin “kaliteli zaman” ya da “birlikte geçirilen zaman” tanımlarına da eleştiriniz var. Kendi çocukluğumuzdan yola çıkarak yaptığınız eleştiriyi haklı bulmakla birlikte; konsantre yaşamlar sürmeye çalışan anne-babaları da anlıyorum. Bu çelişki nasıl giderilebilir?

Bunu gidermek pek olası değil. Bu durumun üstesinden gelme çabalarının tamamına yakını da bir yapaylıkla malül oluyor çünkü. Var olan ilişkilerle bunun üstesinden gelebilmek mümkün değil. Ancak ilişki biçimlerini ya da hiç bir şey yapılamıyorsa alışkanlıkları değiştirmek şart öncelikle.

 

"Aşkta iktidarın bütün kodları yıkılır ve insan özgürleşir. Devrim öncesinde ve devrim anında da böyle durum."

“İktidarın en zayıf olduğu iki alandır aşk ve ölüm” diyorsunuz. Bölümün ismi de “Aşk, Ölüm ve Devrim”. Oysa aşkta da ölümde de, kişinin kendi kendini yönetememe hali yok mudur? Devrimcilik iktidarı reddetmek anlamında mı kullanılmaktadır?

İnsanın kendi kendini yönetememe halinin iki türü var. Birincisi faşizm ya da totaliter yönetimlerin ve hatta demokratik yönetimlerin istediği, önerdiği ve zorladığı hal. Bu durumların hepsinde istekler kısıtlanmış, artık irrasyonel bir hale gelen sözde rasyonel kurallarla insan paramparça edilmiş. Siz de elbette bundan söz etmiyorsunuz. Ama ikincisi aşk, ölüm ve devrim anlarıdır. Aşkta iktidarın bütün kodları yıkılır ve insan özgürleşir. Devrim öncesinde ve devrim anında da böyle durum. Ölüm ise ancak ölümün varlığı nedeniyle iyidir. Yani ölüm iyi ki vardır ve var olması iktidarlar için bir sorundur. Gerçi bunu da avantaja çevirirler bazı durumlarda. Bu konu oldukça karmaşık aslında. Yani bu ölüm konusu. Belki başka bir zaman buna girebiliriz. Ama söylemek gerekir ki ölümün varlığı insanın özgürleşebilmesi için iyidir. Gereklidir demiyorum ama iyidir. İlk iki durumda insanın kendisini de yönetememe hali vardır ama zaten biz kendimizi yönetme sevdasından önce “yönettiğimizi sanma” algısından kurtulmalıyız. O haller en azından bize bir başkası tarafından yönetilirken “kendimizi yönetiyoruz aslında” algısından kurtulmamızı sağlar.

Aşk mektuplarından söz ediyorsunuz. Yazarların aşk mektupları hakkında ne düşündüğünüzü merak ediyorum. Mektupların yayınlanması da bir tartışma konusu. Gizli kalması gerektiğini düşünenler olduğu kadar, okurla buluşması gerektiğini düşünenler de var. Siz hangi taraftasınız?

Okur kim ki? Ya da yazar kim ki? Böyle bir ilişkinin kendisi ve bunu sabitlemek sorunlu bence. Bu tür bir ilişkiyi sabitlemek isteyenler olabilir. Yani okurlar arasında da yazarlar arasında da. Okura göre yazan, okuru gözetip yazan, okur okusun diye yazan. Bu tür bir üretim sağlıklı değil. Ben karşıyım. Ben yazıyorum. Yazmak bir var olma, oluş biçimi. Okuma da öyle. Okumak da bir var oluş şekli bence. Dolayısıyla iki farklı cenah yok. Neyse. Bu da sanırım ayrı bir mesele ama sorduğunuz soruya gelince. Bence mektupları yazanların izni yoksa mektup yayımlanmaz. İçine bile bakılmaz. Yırtılıp atılır. Yakılır. Gerekirse üzerinde tepinilir. Bir yazar yazdıklarından çok yazamadıklarıyla hatırlanmalı bence. O nedenle o mektuplara da izin yoksa yayımlanmamalı.

"Kendini kurtarmak insanlığa yapılacak en ağır işkencedir."

İntihar bir kaçış mıdır yoksa kurtuluş mu?

Albert Camus Sisifos Söyleni kitabına felsefenin en temel sorunu intihardır diyerek başlar. İntihar için bu sorudan daha radikal bir soru sormalıyız bence. İnsan ne zaman intihar etmelidir? Bence bu soru yanıtlanması gereken en önemli sorudur. Bunu kitapta anlatmıştım. Belki de insanlar yanıtı duymak istiyorlarsa oraya göz atmalılar.

Yazın dünyasında Simyacı, Ferrarisini Satan Bilge, Secret gibi kitaplarla insanın kendi içine yolculuğu başladı. Kişisel gelişim kitaplarının mistisizme kayan bir yanı var. Çokça kentli okurda görünen bu yöneliş hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bütün bu kitapların ve özellikle “uzak doğu” felsefesiyle yayılan düşüncenin kuşkusuz rahatlatıcı bir yanı var insanlar üzerinde ancak çok ciddi bir eksikliği bünyesinde barındırıyorlar. İktidar denilen ve tüm hayatımızı tuvaletten yatak odasına, iş yerlerinden doğa yürüyüşlerimize kadar her yerde etkisine alan iktidar kavramını hiçe sayıyor ya da görmezden geliyorlar. Bir kavram olarak iktidarla olan sorunu çözmeden huzura ermenin tek bir yolu var bu dünyada. Uyuşmak. İnsan kendisini uyuşturmadan sorunu çözemez. Tabii o da sorunu çözmek değil görmezden gelmek demek. O tür kitapların oynadığı oyun bu. Ferrasini satan bilge arkadaşımıza şunu sormak gerekiyor. Ferrari satın alan milyonlarca insan ve alamayan milyonlarca insanın var olduğu dünyada o arabayı satsa ne satmasa ne? Kendini kurtarmak insanlığa yapılacak en ağır işkencedir.

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri