14
Mayıs

Enver Aysever “Aykırı Sorular” sormaya devam ediyor

14 Mayıs 2016 Yazar: Aykırı Akademi

Enver Aysever “Aykırı Sorular” sormaya devam ediyor. Ancak bu kez, bunu bir televizyon programıyla değil kalemiyle yapıyor. “Yazgıya boyun eğmemek adına yazarız,” diyen Enver Aysever’le yeni kitabını konuştuk

 

Söyleşi - Vatan Kitap / Merve Akıncı Almaz

Hem tiyatro hem televizyon çalışmaları, hem de farklı türlerde kaleme aldığı kitaplarıyla başarılı bir çizgide ilerleyen Enver Aysever’in yeni kitabı “Aykırı Sorular” bir deneme kitabı. Aysever, pasajlar hâlinde kaleme aldığı kitabında Türkiye’nin sosyo-politik meselelerine eğilmiş, ülkenin yakın tarihini mercek altına alarak adeta bir ülke panoraması çizmiş ve okurlarına sorular sorarak onları düşünmeye, irdelemeye, hatırlamaya ve hatta anlatmaya davet etmiş. Bellekten inanca, barıştan doğaya, siyasetten insan ilişkilerine, yaşamdan ölüme, geçmişten geleceğe kadar pek çok konuyu odak noktası olarak ele almış. “Soru sormadan özgür olabilir misin?” diyerek düşüncelerini, inançlarını kaleme alan Enver Aysever’le yeni kitabı “Aykırı Sorular” ve ele aldığı konular üzerine konuştuk.

“Aykırı Sorular”ın geneline hâkim olan bir izlek var: Bellek. Farklı konuları ele alsanız da belleğin, hatırlamanın, unutmamanın altını sıklıkla çiziyorsunuz. Bu kitabı yazarken ve okurlara farklı sorular yöneltirken aslında bir nevi bellek oluşturma isteğinden, toplumun belleği olma sorumluluğu hissetmenizden bahsedebilir miyiz?

Toplum belleği sanılanın aksine her zaman bir yerlerde korunur. Bunu sağlayan edebiyattır büyük ölçüde. Zaman zaman bilimcinin gözünden kaçan ya da asık suratlı dile kurban giden olaylar/meseleler, yazarın elinde başka bir hâl alır. Buna katkı yapmak tercih değildir. Yazar bunu içsel bir dürtüyle yapar. Ben yeni bir dil ve biçem ararken, bir yandan bunu da yaptığımı düşünüyorum aslında. Ama kitabı kurgular ve yazarken değil de, yapıt karşımda durup kendi ömrünü sürmeye başlayınca anlıyorum bunu. Bu, yazarın payına düşendir. Emek verip titizlendiğiniz yapıta uzaktan bakmak zorunda olmak ve yabancılaşmak.

Sizin okurlarınıza, topluma yönelttiğiniz soruların yanında bir de kızınız Nisan’ın size yönelttiği zor, aykırı sorular var. Bu sorulara kızınıza yazdığınız mektuplarda yanıt aradığınızı görüyoruz. Dünyaya çocuk gözüyle bakmak ve bunun getirdiği sorular yetişkinlerinkilere göre daha mı aykırı dersiniz?
Çocuk, sözünü ağzına geldiği biçimde söylüyor. Bu bir tür özgürlük. Bazen çok acımasız da olabiliyor. Çocuğun saflığı, yalınlığı övgüye değer elbet. Hatta uyarıcı, irkilten yanına da saygı duymak gerek. Ancak yine de zamanla birlikte insanın bilgeleşme çabasını da görmezden gelemeyiz. Bir yandan o çocuğun bencilliğinden de kurtulmaktır bu. Çocuk, çocukça soruları sormalıdır. Ama bir yetişkin, yaşı ilerlediği hâlde, hâlâ o bencillikle soru soruyorsa, bence üzerine düşünmek gerekir.

Kitapta yerli ya da yabancı pek çok yazar ve eseri referans gösteriyorsunuz. Okura okuma listenizi sunuyorsunuz adeta. Marquis de Sade’dan Halikarnas Balıkçısı’na, Perec’ten Tanpınar’a, Walter Benjamin’den Sadi’ye… Kitaptaki son soruda aradığınız dertlere derman reçete bu yazarların satırlarında mıdır sizin için, ne dersiniz?
Hiçbir yazarın bize bir reçete sunmaya çalıştığını sanmıyorum. Daha çok kendi açmazlarına, çıkışsızlıklarına bir yol bulmak peşindedirler. Biz onların izini sürerken zenginleşir, o deneyimden yararlanırız. Sonuçlar çıkarır, sorular sorarız. Ben de bu yöntemi uyguluyorum bir kitap kurdu olarak. Elimde başka bir silah ve güç yok. Mutluyum bu hâlden. Yazarlarla soluyorum dünyayı. Öteki türlüsü çok acıklı, sığ ve yalnızlaştırıcı.

Toplumsal ve siyasi olayları yakından takip eden ve eleştirel bir şekilde yaklaşan biri olarak, kitabınızda da bu konulara fazlaca eğildiğinizi görüyoruz. Bir yerde, “İnsan tek başına kalmayı/yürümeyi göze almadan bilge olabilir mi?” diyorsunuz mesela, bugün oldukça bıçak sırtı kabul edilen meselelere eleştirel yaklaşımınızı bu şekilde değerlendirebilir miyiz?
Gazetecilik güncel sorunlar üstüne kafa patlatmayı zorunlu kılıyor. Dahası acele karar verme zorunluluğu da getiriyor. Ancak bu hız içinde edindiğimiz bilgiler, tanıklıklar bambaşka bir yere taşıyor kimimizi. O da etik yeni ölçütler getiriyor. Zamanın terazisinde tartıyoruz değerlerimizi. Diyeceğim, güncel olanın içinden bakmaktan kurtulmak için bir başına olmaya cesaret etmek gerek. Aydın olmak bu demektir. Sorumluluk gerektirir.

“İnsan; yok sayarak mı, yoksa yüzleşerek mi yükünden kurtulur ve arınır?” diye soruyorsunuz bir bölümde. Bu kitap sizin için yüzleşerek kurtulma ve arınmanın bir yolu diyebilir miyiz?
Her yazdığımız bir tür yüzleşme ve belki de bir başka biçimde gizlenme hâlidir. İnsan ruhuna dair bir kazı yapıyoruz ve bunu mutlak doğru becerdiğimize inanmak yanılsamadır. Bu soruların ardından hem hafiflemiş, hem de ağır bir yük edinmiş durumdayım. Bu ikircikli hâl her edebiyatçıda vardır.

İnsanlık hâllerine, kadın erkek ilişkilerine ve evliliğe değiniyorsunuz bazı bölümlerde. Ve aslında günümüzde artık her şeyin basitleştirildiğine, değersizleştirildiğine de. Nedir bu durumu düzeltecek, birbirimizi sevip saymamızı sağlayacak reçete sizce?
Bir reçetem yok elbet. Kurban ve kahraman olmak an meselesi. Garip ama öyle. Ben de kendimi zaman zaman suyun akışına kaptırıyorum, çoğu zaman kavgayı yeğliyorum. Bence en önemli korunma yolu, yük olan insanlarla selamı kesmek. Kusurlarımızla yaşıyoruz, doğru. Ama kötücül olmak başka bir sorun. Haysiyet cinayetleri işlenen bir çağın insanlarıyız...

Sizin okurlarınıza yönelttiğiniz bir soruyu size sormak isteriz: Yazmazsanız çıldıracağınızı bildiğiniz için mi duramıyorsunuz, yoksa yazarak çıldırmayı mı tercih ediyorsunuz?
Esasen ikisi kol kola. Bazen o cümleyi kurmazsanız çıldıracağınızı bilirsiniz ve ne olacaksa olsun der dile getirirsiniz. Bu durumda yeni bir saldırı ve savunu halini de hesap edersiniz. Kanamadan olmaz. Yürek, akıl, bellek, düşler kanar durur. Yazgıya boyun eğmemek adına yazarız. Dünyayı değiştireceğimiz yanılsamasına bile isteye teslim oluruz. Gücümüz yetmese de bu yola koyuluruz.

Son olarak, kitabın geneline hâkim olan eleştirel ve sitemkâr havanın yanında aslında hep umuttan, yaşam aşılamaktan, ümitvar olmaktan bahsediyorsunuz. Nedir sizin için umut, tam olarak nerededir?
Yaşam bize bir kez sunulan bir armağan belki. Belki de ceza. Bunu anlamak için çabalıyoruz. Benimki de bu anlam telaşıdır. Umut orada saklı.

 

(Söyleşi 14 Mayıs 2015 tarihinde Vatan Kitap'ta yayınlanmıştır)

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri