10
Mayıs

Yaşamı bu kadar hissetmiş bu bilge adamın her cümlesini nasıl ciddiye almayız?

10 Mayıs 2016 Yazar: Aykırı Akademi
Tüm Yazılar

Yaşamın hudutlarını bize usulca gösteren ve içimizdeki boşlukları eşsiz bir üslupla dolduran hakiki, saf şiirdir onun sözleri. Romancılığında da bu musiki tat, felsefe ve haylazlık hissedilir aslında.

Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki, zaman ve mekan insanla mevcuttur, diyen yazarın Einstein’ın izafiyet teorisine atıfı yabana atılabilir mi?

 

Yazan: Gülşah Elikbank

İnsan dünyaya tutunmak için bir benzerini arar, bir vakit. Özellikle bizim kuşağın fantazya yazarları ve okurları için kendi köklerinde, geride, ustaların ayak izinde türün örneklerine rastlamak çok mühimdir. Çünkü her şeyin bir geleneği, bir geçmişi, çıkış noktası vardır. Zaten roman ile geç tanışan ülkemizde fantazya ve fantastiğin, gerçek üstünün büyüsüyle insanların karşılaşması daha mı geçtir peki? Belki de öyle değildir. Hüseyin Rahmi’nin Gulyabani’si her ne kadar türün ilk örneklerinden gösterilse de, hepimiz orada yazarın yapmak istediğinin batıl inancı eleştirmek olduğunu, fantastik unsurların orada gerçeği işaret etmek için sadece basit bir araç olduğunu biliriz. İşte Tanpınar adı tam da bu basitliğin karşısında çıkar karşımıza. Onun için, tıpkı benim için olduğu gibi, olağanüstü olana duyulan ilginin nedeni; gerçekliğin sınırlarını aşma, görünenin ardına bakmadır.

Bazı kalpler dünyayı olduğu haliyle algılayamaz ya da belki algıladığı gerçekliğin sahteliği, kısırlığı, kofluğu yüreğini öyle sıkar ki; onun ötesinde bir şeyler arar, o ötelerde bir şeyler saklı olduğuna sahiden inanır. İşte Tanpınar da bu inanışa hayatını adamış, hülyalı adamlardan biriydi.

Yazdığı her satırda, bu ister roman ister şiir olsun, bu güçlü inanışın izleri sezilebiliyordu Tanpınar’ın. Bir süre sonra, yazarın sesi, dili, kalemi bu sezginin sızdığı parçalardan bütüne doğru yol almıştı bana sorarsanız. Dünyayı önce parçalayıp sonra yeniden toplayarak farklı bir bütünlüğe, gerçekliğe ulaşan yürekler, ne içindedir zamanın ne de büsbütün dışında. Yekpare, geniş bir anın, parçalanmış akışındadır, onlar.

Her şey, tüm dünya; garip bir rüya renginde, ahenginde, zamanı bölen şekillerle yer alır böyle zihinlerin içinde. Turgut Uyar’ın işaret ettiği gibi, hızla gelişir kalbimiz, hızla. O kalbin içine tek bir gerçeklik yetmez, genişleyen zamanlar bir çok başka hayale gebedir çünkü. Fakat böyle adamlar için asıl dert ölümdür. Ölüm belki hiç ayrılmadığımız karanlık gölgemizdir ama bunu kabullenmek o kadar da kolay değildir. Tanpınar ölümü insani bir tecrübe ama insanın dışında olarak gördüğünü belirtmiştir. Ne de olsa ölüm geldiğinde biz diye bir şey olmayacaktır. Lakin bunu bilmek, söylemek başkadır, bu gerçeği hayatın içindeki coşkuyla birlikte sindirebilmek başka. İşte o çelişkili haller, hülyalı anlar da burada başlar.

Tanpınar, rüyalar konusuna özel bir ilgi duymuş, bunu yazdığı her satırda bize hissettirmiştir. Freud’dan etkilendiğini de söylemekten kaçınmamıştır. Yıllar sonra büyülü gerçekçiliğin peşine düşen bir yazar olarak, Uykusuzlar romanımı yazarken, geleneğimizde rüyalara farklı bir gerçeklik yükleyen Tanpınar gibi bir usta olduğunu görmek beni şevklendirmişti.

Tanpınar, rüyalar ile varlığı eşikte bırakmanın mümkün olduğuna inananlardandı. Bendedir korkusu biten şeylerin, diyecek kadar ölümün ürpertisini hissetmiş bir adamdan söz ediyoruz. Fakat o, ölümü bir hiçlik olarak görüp, hiçliğe vasıf vermeyenlerdendi aynı zamanda. Her yaprağın yerine yenisi gelecektir, diyerek bireyi geri plana alan, toplumun geleceğini önemseyen düşünürlerdendi. Ölümü, tül kadar ince ve bulanık bir zarın arkasında gizlenmek, oradan sevdiklerine hasret çekmek olarak tanımlasa da, rüyaları ölümü deneyimlemek için bir araç olarak gördüğünü düşünmek de yanlış olmaz. Romanlarında uykudan ölümün kardeşi olarak bahsetmesi bize bunu düşündürmek için yeterlidir.

Bir şair olarak etkilendiğini gizlemediği iki ustası, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in de en esaslı şiirlerinin ölüm üzerine olması bir tesadüf olabilir mi? Ahmet Haşim, ağır ağır çıkacaksın bu merdivenleri, eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak, kızıl havaları seyret ki akşam olmakta; derken bize yaşamın uçuculuğunu, kısalığını ve buna rağmen çekiciliğini göstermiyor muydu? Ya da Yahya Kemal, Sessiz Gemi şiirindeki o unutulmaz dizeleri yazarken hayatla kendince hesaplaşmıyor muydu? Ustası Yahya Kemal’in şiir benden sonra bitmiştir sözünden mi bilinmez ama Tanpınar’ın şairliği biraz gölgede kalmıştır. Oysa bana kalırsa, en hakiki duyguları, felsefesi o şiirlerde saklıdır. Tanpınar kendi yazılarında bir şairi sorgularken şu soruyu sormuş, biz de onun izinden gidebiliriz; o şair gelmeseydi cemiyetimizde bir şeyler eksik olur muydu? Şüphesiz ki Tanpınar’ın şiirleri olmasaydı rüya, zaman ve ölüm kavramlarını bu kadar güzel harmanlayan bir şiir anlayışı edebiyatımızda eksik kalırdı. Eğer şiirin ana maddesi lisansa, o lisanı günlük anlamlarından sıyırıp felsefe ile yoğuran bir anlayışı vardı Tanpınar’ın.

Yahya Kemal, şirin yazılmış ve okunan değil, söylenmiş ve dinlenen bir şey olduğunu vurgularken belki de bunu söylüyordu. Çünkü Tanpınar’ın şiirleri tam bir musikidir. İçinde hayatın sorgulandığı, ölümün öte yanına rüyalardan bakıldığı, zamanın tek bir çizgiye çekildiği, düşlerden bu yana tekrar bakılan bir şiirdi onunki. Yaşamın hudutlarını bize usulca gösteren ve içimizdeki boşlukları eşsiz bir üslupla dolduran hakiki, saf şiirdir onun sözleri. Romancılığında da bu musiki tat, felsefe ve haylazlık hissedilir aslında.

Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki, zaman ve mekan insanla mevcuttur, diyen yazarın Einstein’ın izafiyet teorisine atıfı yabana atılabilir mi? Saat, bileğinde nabzının atışına eşlik eder insanın, derken duyulan kaygıyı nasıl görmezden geliriz? Yaşamı bu kadar hissetmiş bu bilge adamın her cümlesini nasıl ciddiye almayız?

İşte yıllar sonra, belki de tüm bu nedenlerle, dünyanın dört bir yanında farklı dilleri konuşan yazar ve şair, onun adının verildiği bir festivalin coşkusunda buluşuyor İstanbul’da. Tanpınar, zamanı ve ölümü en çok düşünen ama onu aşmayı başaran özel yazarlardan. Aristo’nun şiiri felsefeye yakın bulması boşuna değildir. Tanpınar, bütün kırılmış şeylerin nihayetinde,  aynaların ardındaki sırrı gören, farklı bir şair, düşünür. Rüyanın içinde gerçeği, karanlığın içinde aydınlığı bulan, çağının önünde bilge bir adam; Tanpınar. Duyuları duyguya dönüştüren, zamanı somutlaştıran ustanın yazdığı dilde; konuşmaktan, okumaktan ve yazmaya çabalamaktan onur duyuyorum. Eğer yaşamı Nazım’ın söylediği gibi bir sincap ciddiyetiyle yaşamak ise mesele; Tanpınar bunu başarmış insanlardan biridir. Çünkü ustası Yahya Kemal’in de belirttiği gibi; insan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.

*

"Şehir ve Sesler" temasıyla düzenlenen "8. İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali (İTEF)" başladı. Festival 15 Mayıs’a kadar devam edecek.

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri