08
Mayıs

Çiğdem Erken ile Söyleşi

08 Mayıs 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

“Wagner’in bir senfonisini, Brahms’ın bir konçertosunu nasıl dinliyorsam, bir Anadolu ozanının bağlamasını da öyle dinleyebiliyorum.”

Çiğdem Erken

Hayat, güzel insanları bir araya getirmek konusunda cömert neyse ki… Geçtiğimiz hafta bu pazar günü için röportaj yapar mıyız diye Çiğdem Erken’i arıyorum. O sırada çok sevgili Mahir Ünsal Eriş ve Çağan Irmak ile Bandırma’da… Döneyim tabii yaparız, diyor. Komşuymuşuz da… Teşvikiye’de buluşuruz diye sözleşiyoruz. Kompozitör, piyanist ve öğretim görevlisi kimliklerinin yanı sıra zamana karşı yarışan, sürekli üreten, titiz ve kafa bir kadın Çiğdem Erken… Eğlenceli bir defa, anlatırken kocaman kahkahalar atarak enerjisini size de geçiriyor. Gönlünü koyarak yaptığı şahane işlerin ve herkesin onu çok sevmesinin ardındaki sır da bu sanki…

 

Söyleşi - Işıl Gerek

20. Afife Tiyatro Ödülleri’nde 12. Gece ile “Yılın En Başarılı Sahne Müziği” ödülünü aldınız. Tebrikler öncelikle… Brecht’e ayrı bir düşkünlüğünüz olduğunu duymuştum, peki ya Shakespeare?

Shakespeare’i de çok severim, ona da çok düşkünüm. Yani kalbim ortadan ikiye ayrılmış vaziyette. Sadece Brecht’i daha fazla çalışma şansım oldu. Hatta Brecht müziğini Türkiye’de en iyi tanıyanlardan biri olabilirim. Ve yine bu anlamda çok geniş bir arşive sahibim. Bunun nedeni de tabii Brecht’in çok fazla müzikli oyununun olması…Hatta şu an bildiğimiz müzikli tiyatro biçimi biraz da işte Brecht’in epik tiyatrosu sayesinde. Çok incelediğim, araştırdığım bir yazar. Benim yapmak istediğim sahne müziğinin ilk kodları oradaydı. Shakespeare de çalışma fırsatım oldu birkaç kez. Onun da ayrı bir zevki oluyor. Çünkü bu sefer ben besteleyebiliyorum. Orijinal müzik yazma şansım oluyor. Brecht’te daha az oluyor bu. Çünkü onun birçok oyununun orijinal müzikleri var zaten. O anlamda Shakespeare’i şair ve yazar olarak çok seviyorum; sonelerine, oyunlarına çok hayranım. Yani ikisi de birbirinden ayıramayacağım kadar büyük isimler… Tiyatro tarihinin olmazsa olmaz iki büyük yapıtaşı.

Ödülünüzü geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz tiyatro eleştirmeni Üstün Akmen’e adadınız. Size “müzik âleminin amazonu” demiş bir yazısında…  “Yüreksiz kalmaktan korkuyor da her şarkıda yüreğini ortaya koyuyor sanki…” diyor. Özgün, kaliteli ve alternatif müzik yaparak var olmanın zor olduğu ve popülere mahkûm edildiğimiz müzik piyasasında üretebilmek, ürettiğini insanlara ulaştırmak zor olduğu için böyle demiştir belki de… Nasıl bir yeri vardı sizde?

Üstün Bey ile bizim ilk tanışmamız çok enteresandır. O da yine Brecht sayesinde oldu. 2000 yılında Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu’nda Malcolm Keith Kay ile bir Üç Kuruşluk Opera yapmıştık. Üstün Bey de o zaman Nokta dergisinde yazıyordu ve bu oyun üzerine bir eleştiri kaleme almıştı. Eleştirdiği kimi konularda haklı, kimilerinde haksızdı. Yani bilgi olarak yanlış aktarılan şeyler vardı. Ben de o gençlik cesaretiyle bir mail yazdım. ‘Sayın Üstün Bey’ şeklinde başlayan… (Gülüşmeler…) Dilim döndüğünce kendi derdimi anlatmaya çalıştım. Bugün olsa belki de yazmazdım. O da bir sonraki ay Nokta’daki köşesini benim mektubuma ayırmıştı. Baktığımız zaman Nokta dergisindeki köşesini o zamanlar çok genç olan bana ayırması çok mütevazı bir davranıştı açıkçası. Bunun ardından ilişkimiz ilerledi, o beni ve yaptığım işleri medeni bir şekilde eleştirdi, ben de her zaman onu takip ettim. Ben bugüne kadar 45-50 tane oyun müziği yaptıysam neredeyse hepsini seyretti. Hepsi hakkında görüşlerini mutlaka bana bildirdi, köşesinde yazdı. Yine bütün albümlerim hakkında da kelime kelime inceleyerek yazılar yazmıştır. Ve hayat ne acayip ki son izlediği oyun da 12. Gece oldu. Vefatından sonra bilgisayarından çıkan son eleştiri yazısıydı 12. Gece, Cumhuriyet gazetesinde basıldı. Türkiye’de olmadığı gibi dünyada da tiyatro müziği üzerine bir okul yok. Dolayısıyla bizler eleştirmenden ve yönetmenden çok şey öğreniyoruz. Benim hem çalıştığım yönetmenlere, başta Yücel Erten olmak üzere, hem de Üstün Bey gibi dikkatli, özverili eleştirmenlere bir gönül borcum var. Çok erken ayrıldı aramızdan, ödülü o yüzden ona ithaf ettim. Çok gönülden gelen bir ithaftı o, çünkü üzerimde çok hakkı vardır gerçekten de.

Siz pek çok tiyatro oyunu için besteler yaptınız ve bu ödül ilk değil aslında. 2013 yılında da Zengin Mutfağı oyunu ile aynı ödüle değer görülmüştünüz. Yine“Savaş İkinci Perdede Çıkacak” oyunu için yaptığınız müzikle “Yılın Oyun Müziği”, “Yılın Özgün Tiyatro Müziği” ödüllerini almıştınız. Tiyatroyla kurduğunuz bu güçlü bağların temeli neye dayanıyor?

Şöyle müzisyen olarak bir küçük sıkıntım vardı. Bunu çok erken yaşlardan itibaren soruyordum kendime. Mesela biz Beethoven’ın Fırtına sonatını çalıyoruz ve dinleyici bunu entelektüel seviyesine göre bir yere koyuyor, değerlendiriyor. Zaten çok entelektüel bir yerden bakmaya da gerek yok, melodisi hoşuna gider, o müzik ona iyi gelir… Fakat biz onun Fırtına olduğunu nasıl anlatabiliriz sorusu benim aklımdan hiç çıkmıyordu. Hep bir metin, söz arıyordum müziğin içinde. Özellikle bazı eserlerde gerçekten bestecinin koyduğu isimle müzik arasında bağlantı kurmak çok zordur. Hep böyle bir açlığım vardı. 95 yılında tesadüf eseri, daha doğrusu Turgay Erdener’in benim elimden tutmasıyla, Yücel Erten’in rejisiyle sahnelenen Azizname oyununa dahil oldum. Müzikler Turgay Erdener’indi. Bana “Çiğdem sen gel çal, bence sen tiyatroya çok uygun bir kişiliksin.” dedi. Aziz Nesin de, annemle babamın bana çocukken bütün külliyatını satın aldığı, çok küçük yaşlardan beri sayısız kere okuduğum bir yazar. Özellikle Nazik Alet benim başucu kitabımdır. Kendimi birdenbire Azizname’nin içinde bulunca, bir de Yücel Erten gibi çok değerli, bu işi çok iyi bilen biriyle olunca, çok hızlı bir ısınma süreci yaşadım. Ve bir müzisyen olarak müzikle tam olarak kuramadığım bağı, tiyatro ile kurdum. Tiyatrodan sonra daha iyi şarkılar yazmaya başladım, kendimi daha iyi ifade edebildiğim şarkılar yazmaya başladım. Çünkü tiyatro aslında edebiyatla aramızda çok güzel bir köprü... Çok yumuşak bir geçiş sağlıyor edebiyatla aramıza… Hani normalde ben Shakespeare’in bütün eserlerini okuyamayabilirdim, ne kadar çok okursam okuyayım… Ama tiyatro,Shakespeare ve benzeri yazarlar için çok güzel bir köprü sağladı bana. Zaten çocuk yaşlardan beri çok büyük bir şiir tutkum vardı. Tiyatro sayesinde hepsi bir potada erimiş oldu. Zaten benim için öyle büyük bir sevda oldu ki şimdi sen sorunca nasıl başladığını hatırlıyorum… Çünkü bana zaten hep vardı gibi geliyor.

Bir de şimdi şiir demişken… Sizin Nazım Hikmet, Metin Altıok gibi şairlerin dizelerine yazdığınız müzikler var… Hayranı olduğunuz, okurken çok etkilendiğiniz isimlerin dizelerini kendi müziğinizle yeniden insanlara sunmak sizde nasıl bir his uyandırıyor?

Çok olağanüstü bir duygu. İlk başta çok cesaret edemiyordum. Kendimi layık görmüyordum belki de… Şimdi ben Metin Altıok’un bir dizesini nasıl ellerim gibi bir duygum vardı. Orada da Fazıl cesaretlendirdi beni. Beni buna ilk yönelten kişi Fazıl oldu. Metin Altıok Şiir Ödülü’nün ikincisi için bu sene şarkıları senin yazmanı istiyorum dedi. Ona çok teşekkür ediyorum. Çünkü benim şarkı yazarlığı hayatımda yeni bir kapı açıldı böylece. Özellikle Metin Altıok’un eserleri ile müthiş uyumlu çalıştım. Neredeyse hiçbir hecesini değiştirmemişimdir. Müthiş bir duygu… Kendinizi bir aracı gibi hissediyorsunuz. Zaten çok güçlü bir dil var, Metin Altıok’un da Nazım’ın da şiirlerinde. Onlar kendiliğinden müziği olan şairler… Onları müzikle bir başka alana taşımak insanlara yardımcı olmak gibi de geliyor bana. Çünkü müzik biraz daha havadar bir alan. İnsanlar albüm kapağını şiir kapağından daha kolay açıyorlar. Dolayısıyla özellikle ‘Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar” albümünde bunu yapabildiğimizi hissettim. Mesela Metin Altıok’un elimizden geldiğinde, bir parça daha insanlara ulaşabilmesine aracı olduk sanırım. Zaten en büyük hedef de bu… Ben bu şairlerin bıraktıklarını biraz miras gibi hissediyorum.

Belki bir gün tiyatro için yaptığınız bu besteleri bir albümde derlersiniz…

Evet, kesinlikle. Öyle bir plan var. Sadece neresinden tutacağımı bilemez hale geldim. (Gülüşmeler) Çok fazla eser birikti. Bir an önce o arşivi toparlamam gerekiyor. Tiyatroda çok hızlı çalışıyoruz. Bazen onları yeterince iyi düzenleyemediğimi, arşivleyemediğimi düşünüyorum. Maalesef hard disk kazaları yüzünden birkaç kaybım da oldu. Ama şimdi ilk fırsatta tiyatro şarkılarından bir albüm muhakkak yapacağım. İlk hedeflerim arasında… Bakalım ne zaman?

Konservatuvarda klasik müzik eğitimi almanıza rağmen cazdan rock’a, Anadolu ezgilerinden sanat müziğine uzanan geniş bir repertuvarınız var sizin. Bu janr zenginliği sizin besteciliğinizi nasıl besliyor? 

Hani Louis Armstrong’un çok sevdiğimiz sözünde dediği gibi; “Dünyada iki çeşit müzik vardır: İyi müzik ve kötü müzik.” Ben de hayatım boyunca hiç tür ayrımı yapmadım. Yani Shakespeare’in soneleri benim için ne kadar değerliyse, Aşık Veysel’in sözleri de benim için aynı değerde. Wagner’i nereye koyuyorsam Aşık Mahsuni’yi, Erkan Oğur’u da oraya koyuyorum. İyi müzik, iyi söz önemli olan. Bir de benim biyografim senelerce hep aynı şekilde başlamıştır. Ben müziğe, babamın bağlamasının sapını ısırarak başladım. (Gülüşmeler) Bağlamanın sapını ısırdığınız zaman bambaşka bir rezonans duyulur. Ve şarkılarımı aşıklara öykünerek yazdığımı da hep söylemişimdir. Caz müzisyenlerine inanılmaz bir hayranlık besliyorum. Onlarla çok sefer sahne alma imkânım da oldu. Yani müziğin içine girdiğiniz zaman ve onu bir olgu olarak görebildiğiniz zaman size bu türler arasında çok da fark varmış gibi gelmiyor. Yani ben Wagner’in bir senfonisini, Brahms’ın bir konçertosunu nasıl dinliyorsam bir Anadolu ozanının bağlamasını da öyle dinleyebiliyorum. Ya da Trakyalı bir adamın gırnatasını da oradan dinleyebiliyorum. Ve aslında dünyada baktığın zaman bütün iyi ve komplekssiz müzisyenler de böyledir. Ve sahne müziği yapıyorsan eğer bunların hepsine hakim olmak zorundasın. Yani tek tip bir sahne müziği kompozitörü olmazsın ki zaten. Şimdi düşünsene ben İkinci Dünya Savaşı’nı anlatırken, Pir Sultan Abdal’ın hayatını anlatırken ya da uzayda geçen bir hikâyeyi anlatırken aynı tip müziği kullanamam ki… Hepsine dair bir fikrim olmalı. Dolayısıyla bendeki bu tür zenginliği bana çok doğal geliyor. Hepsinden de çok büyük zevk alıyorum. Ve bazı kombinasyonlar yapmayı da çok seviyorum. Mesela Derya Türkan ile beraber bir Chopin çalmıştık. Muazzam zevkli olmuştu. Çok fazla oryantalizme kaçmadan, ucuz hareketlere girmeden bir sentez yaptık. Çok da beğenildi sanıyorum.

Peki, hem bir icracı hem de besteci olarak hikâyesinden, müziğinden çok etkilendiğiniz, ilham aldığınız isimler arasında kimler var?

Yani aslında o kadar çok ki… Mesela Itzhak Perlman çok hayran olduğum bir enstrümanist. Onun çaldığı kemanı bir saniyeliğine duyayım hemen Itzhak Perlman derim. Onun yaşadığı fiziksel zorlukla bunca yıldır yapabildikleri beni her zaman çok etkilemiştir. O yaralı bir kuş gibidir benim için ve bendeki yeri çok ayrıdır. Onun kemana olan büyük aşkını çok hissedebiliyorum. Böyle o kadar çok isim sayabilirim ki aslında. Çünkü bizden önceki jenerasyon bu işi çok büyük zorluklarla yapmış. Ben 84 yılında girdim Ankara Devlet Konservatuvarı’na. O zaman dünya çapında bilinen çok çok iyi piyanistlerin hayatlarını araştırırdık. Horowitz gibi, Heisenberg gibi, Gieseking gibi, Rudolf Serkin gibi Rubinstein gibi… Saymakla bitmez… Onların hepsinin hayat öyküleri enteresan gelirdi bana… Çünkü bir başka dönemin çocuklarıydı onlar. Bizim dönemin kolaylıklarına ulaşamamış müzisyenler… Her anlamda… Hem kapital olarak hem de teknolojik olarak… O nedenle onların yaşantısını çok kıymetli bulurum.

Aslında sizin de sahnede enstrümanınız ve sesinizle var oluşunuz o kadar kıymetli ki… Bunun dünyada örnekleri var. Kendi topraklarından, müziklerinden aldıkları esinle bir dünya müziği yaratabilmiş kadınlar…  İşte Dulce Pontes gibi, Aziza Mustafa Zadeh gibi, Tori Amos gibi isimler…

Var var, Fiona Apple, Norah Jones, herkesçe tanınmasa da benim çok sevdiğim Rachel Fuller var İngiltere’de. Fakat ben ilk başladığımda bu örneklerin hiçbirini tanımıyordum daha… Yani benim piyano başında şarkı söylemem konservatuvar yıllarıma dayanıyor. O zaman daha Tori Amos’un adını bile duymamıştım açıkçası. Ben bir tek televizyondan Leyla Tekül’ü tanıyordum. Hatırlar mısın? O böyle kabare tarzı bir şeyler yapardı televizyonda, böyle hafif nüktedan… Hani bir dişi Timur Selçuk gibi… Fakat o hoşuma giderdi. Türkiye’de az var evet, çünkü bizim ülkemizde enstrüman çalan insan sayısı az. Şarkı yazarları aslında konservatuvar eğitimi almış insanların arasından da çıkmıyor. Ben baktığın zaman doktoralı falan bir piyanistim ama şarkı yazarken o tarafımı hep unutmuşumdur. Oradaki o teknik hadiseden, o virtüözite endişelerinden soyunup yazmaya girişirim her zaman. Dediğim gibi Türkiye’de belli bir jenerasyonda enstrüman çalan insan sayısı az o nedenle de şarkı yazıp, söyleyen ve çalan kadın sayısı da az…

Geçtiğimiz Mart ayında ENKA’da birbirinden özel isimlerle harika bir konser verdiniz. Selçuk Yöntem, Tilbe Saran, Songül Öden, Hatice Aslan ve hayranlıkla izlediğimiz daha pek çok sanatçı tiyatro sahnelerinden, müzikallerden hatırladığımız birbirinden güzel aşk şarkılarını seslendirdi. Seyircinin çok keyif aldığına eminim ama sahne arkasında nasıl bir enerji vardı? Bir arada olmak nasıldı?

Aslında çok zor bir gündü bizim için. Ankara patlamasına çok yakın bir tarihteydi o konser. Son güne kadar geceyi yapmalı mıyız, yapmamalı mıyız sorularıyla boğuştuk. Herkesin kafasında bu vardı. Ama bir şekilde aklımız bize Dünya Tiyatro Günü kutlamasını iptal etmememiz gerektiğini söyledi. Dolayısıyla provaları falan inanılmaz telaşlı geçti. Ben bir stüdyo kiralamıştım konser provaları için fakat o stüdyo riskli alandaydı. Dolayısıyla tüm provaları benim evin salonunda yaptık. (Gülüşmeler) Ama çok güzel geçti tabii her şeye rağmen. Birbirinden yetenekli insanlar… Bir araya getirmesi hiç de kolay olmadı… Hepsinin programını uydurmak çok zor oldu. Ama hepsiyle benim bire bir hikâyelerim var. Orada bulunanların hepsi çok yakın arkadaşlarımdı. Birçoğu çok eskiden tanıdığım dostlarım… Mesela işte sen de söyledin, Hatice Aslan… Azizname kadrosundaydı, benim tiyatroya başladığım ilk günler… Neredeyse ailemden olmuş biri. Songül öyle, Selçuk Ağabey öyle, Tilbe öyle… Özge, Çağan canım falan… Serkan keza benim öğrencilik yıllarımdan tanıdığım bir arkadaşım. Yani çok organik bir birleşmeydi. Tabii arkada da müthiş bir Hisseli Harikalar Kumpanyası vardı. Kulisi çok renkli ve zevkliydi. Tabii ben son saniyeye kadar çalıştığım için onlar daha çok eğlendi. (Gülüşmeler)

Ama sizin böyle bir mükemmelliyetçi tarafınız da var, değil mi?

Ne yalan söyleyeyim… Var yani, evet. (Gülüşmeler) Ama sahne işinde de olmak zorunda. Bu işte bir an, bir saniye dalamazsınız. Şeytan ayrıntıda gizlidir derler ya benim hocalarımdan, özellikle Yücel Erten ve Ayşegül Sarıca’dan öğrendiğim bir şey bu. Bir işi yapıyorsan bir stilin olacak ve detayların olacak. O detayları da ancak mükemmelliyetçi yaklaşarak belirleyebilirsin. Üstünkörü bir bakış açısıyla olmaz. Ben o “ya bırak işte, o da nazar boncuğu olsun” lafına inanmıyorum. Yok olmasın, nazar boncuğu sonradan oluyor zaten. Biz hani “perfect” yapalım, o boncuklar sonradan geliyor zaten…

Yakın zamanda sevgili Mahir Ünsal Eriş’in en güzel öykülerinden Benim Adım Feridun’u, Çağan Irmak rejisiyle sinemada izleyeceğiz. Siz de filmin müziklerini yapıyorsunuz. Çağan Irmak filmlerinde müzikler de en az hikâye kadar etkiliyor izleyicileri. Bu süreçte sizi yönlendiren duygu ve düşünceleri, dinamikleri anlatır mısınız?

Çok heyecanlıyım öncelikle, çünkü film müziği benim kariyerimdeki olgunlaşma çağlarım için bir hayalimdi. Birkaç kez dizi müziği yapmıştım ama film müziği yapmamıştım. Bu benim için önemli bir adım olacaktı, ben de kendimce küçük küçük bir yerlerden başlarım diye düşünüyordum. Fakat öyle olmadı… (Gülüşmeler) Benim hep böyle oluyor. Benim ilk yönetmenlerim hep kallavi isimler oluyor. Dolayısıyla çok da titizlendiğim bir iş. Tabii, bu ilk olmasına rağmen bana çok yabancı bir iş değil. Mahir Ünsal Eriş’in bu hikâyesi ve Çağan’ın kurduğu dünya çok teatral bir dünya. Neredeyse bütün filmin aynı geceki düğün salonunda geçtiği, oyunculukların çok ön planda olduğu, benim çok da yabancı olmadığım bir dünya. Öyküyü zaten biliyordum, Mahir ile tanışmanın, senaryoyu okumanın ve Çağan ile konuşmanın da bana çok faydası oldu. Mahir ile daha önce sosyal medya üzerinden birbirimizi takip ediyorduk ama yüz yüze bu film vesilesiyle tanıştık. Onun dilini onunla vakit geçirince çok daha iyi anladım. Çekimlere gittim, Çağan’ın nasıl çalıştığını gördüm. Çağan’ın monitöründeki renkleri görmek beni inanılmaz motive etti. Oradan da güzel şeyler çıkacağına inanıyorum. Bir de yani ne zaman biriyle konuşsam herkes Çağan’ın filmlerinin müziklerinin ne kadar güzel olduğunu söylüyor. (Gülüşmeler) Geçen hatta Çağan’a bunu söylüyorum, tamam canım biz de güzel bir şeyler yapacağız diyorum, gülüyor. Çağan gerçek bir müzik aşığı. Müzikle uyanıyor, müzikle yaşıyor. Müziğe karşı inanılmaz bir saygı duruşu var. Bir de benim şarkılarımla iyi bir ilişkisinin oluşu beni rahatlatıyor. Şarkılarımı seviyor. Dolayısıyla bu biraz daha özgün müzikli bir film olacak. Hani popüler şarkıların duyulduğu bir film değil de, benim hiç bilinmeyen ve hiç söylenmeyen iki şarkımın da olduğu tamamen bu film için bestelediğim yeni şarkıların olduğu bir film olacak. O öyküyü ilk okuduğumda böyle bir şey yapacağım nereden aklıma gelirdi. (Gülüşmeler)

Onu da soracağım. Çünkü Benim Adım Feridun, Mahir Ünsal Eriş’in naif ve hüzünlü olduğu kadar gülümseten dilini yansıtan müthiş bir öykü. İnanılmaz bir gözlem gücü var bence her şeyden önce. Bu film daha hiç ortada yokken Mahir Ünsal Eriş öyküleriyle aranız nasıldı?

Şöyle ben biraz da mesleki deformasyon neticesinde okuma zorluğu çekiyorum. Şiir ve gerçek yaşam öyküleri dışında pek de fazla okuyamıyorum aslına bakarsan. Roman dünyasına falan kolay girebilenlerden değilim açıkçası. Mahir’i ilk defa Ot’ta okumuştum. Fakat onun yazılarından, hikâyelerinden bir daha kopamıyorsun. Öyle bir dili ve anlatımı var onun. Ama aklımın ucundan bile geçmezken böyle bir vesileyle bir araya gelmek benim için çok şahane oldu.

Az önce gerçek öyküleri okumayı seviyorum dediniz… Ben de biyografik kitapları, otobiyografileri çok severim. Hayata anlam ve değer katan insanların yaşam öykülerinin sayfaları arasında gezinmek tarifsiz bir mutluluk veriyor. Sizin okuyup da çok etkilendiğiniz hayat öyküleri arasında kimler var?

Valla çok var tabii ama… En fazla Brecht’e dair okumalar yaptım. Onun oyunlarını çalıştığım için ona dair çok fazla şey okudum. Genele baktığımızda da sanıyorum en fazla etkilendiklerim Edith Piaf’ın ve Cahide Sonku’nun yaşam öyküleriydi. 

 

Fotoğraflar – Fatoş Yılmaz

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri