30
Nisan

1 Mayıs Üzerine Görüşler-3: Mustafa Yalçıner

30 Nisan 2016 Yazar: Aykırı Akademi

“...Şu doğru ki, işçi sınıfı, belki de Türkiye tarihinde hiç olmadık ölçüde milliyetçi-muhafazakâr etki altında bulunuyor. Ancak en az bunun kadar önemli olan ve bununla birleşen sendikaların bir diğer özelliği kapitalistlerin adamlarının elinde bulunmaları ve neredeyse birer işçi örgütü olmaktan çıkmış ya da çıkmakta olmalarıdır. İşçiyi, işçinin hak ve taleplerini savunan sendika kalmamış gibidir ve bu, 1 Mayıs da içinde, işçilerin birlik ve mücadelelerinin önündeki en ciddi engellerden biri olduğu kuşkusuzdur.”

Mustafa Yalçıner, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu kurucularından Marksist-Leninist eylemci, Emek Partisi GYK üyesi

 

Aykırı Akademi: 1 Mayıs'ta Taksim'in tarihsel anlamını, önemini biliyoruz. Ancak bu yıl kutlamaların Bakırköy'de yapılması yönünde karar alındı. Taksim'in tarihsel önemi hem de Bakırköy kararı üzerinden değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Mustafa Yalçıner: 1 Mayıs’la Taksim arasındaki tarihsel bağı biliyoruz. “77 1 Mayıs”ında yaşananlar henüz tarihin tozlu sayfaları arasına karışmadı. Canlı tanıklarının yaşaması bir yana, öncesi ve sonrası yıllarda Taksim’de yapılan 1 Mayıs kutlamalarının belirli bir tarihselliği var ettiği tartışmasız.

Ancak 1 Mayıs’ın, “İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak bir diğer ve çok daha eskiye dayanan ama “tozlanmamış” belirgin tarihselliği, tarihselliğin ötesinde, ona anlamına veren karakteristiği var ki; bu iki tarihsellik birlikte ele alınmak, yorumlanmak ve gereği yapılmak durumunda.

1 Mayıs kutlamalarının kökü; 8 saatlik işgünü talebiyle 1 Mayıs 1886’da, en kitleseli 80 bin işçinin katılımıyla Chicago’da gerçekleşen, ondan fazla kentte düzenlenmiş grev ve gösterilere dayanır. Aynı yıl, 3 Mayıs’ta, kitlesel 1 Mayıs’ın işçiler ve emekçi halk üzerinde yarattığı olumlu etkilerin bertaraf edilmesi amacıyla, yine Chicago’daki McCormick Harvester fabrikasında sürmekte olan greve polis-patron işbirliği ile ve grev kırıcılar eliyle saldırılınca, polis ateşiyle 4 işçi öldürüldü. Bu saldırıyı protesto için 4 Mayıs’ta düzenlenen gösteri yine saldırıya uğradı ve bir polis şefiyle 10 işçi öldürüldü. “Suçlu” bulunan işçilerden 4’ü 11 Kasım 1887’de idam edildiler.

Bu gelişmelerin ardından, Amerikan Emek Federasyonu (AFL) 1888 Aralık’ındaki Kongre’sinde 8 saatlik işgünü için bir kampanya yürütme ve kampanyayı, 1 Mayıs 1890’da çıkılacak bir genel grevle noktalama kararı aldı. Bu karar, Temmuz 1889’da toplanan 2. Enternasyonal Kongresi tarafından uluslararası bir içerik kazandırılarak genelleştirildi ve tarihsellikle gelenek buradan oluştu.

Taksim bağlantılı yorumlamak gerekirse, öncelikle Taksim’in Türkiye’nin tek meydanı ve İstanbul’un tek kenti olmadığı bilgisiyle tüm Türkiye çapında kutlamalar üzerinde düşünülmelidir. Taksim ve tarihselliğinin çekiciliğiyle, ancak birkaç otobüslük işçi katılımının sağlanabileceği 80 kent ve işçilerini yok sayacak “tek kent-tek meydan” yaklaşımının yanlışlığı bir yana bırakılırsa; evet, İstanbul 1 Mayıs kutlamaları için Taksim bir tarihsel anlama sahiptir ve yasaklamalara karşı Taksim’in yeniden “1 Mayıs Alanı” olarak kazanılması için mücadele edilmelidir. Ancak sınıfın birlik ve mücadelesi bakımından, “Taksimcilik” olarak “takıntı” düzeyine yükseltilip, Taksim, 1 Mayıs’ın ve onun “Uluslararası İşçi Sınıfının Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak taşıdığı anlam ve sınıf bakımından sahip olduğu tarihselliğin önüne geçirilmemeli ve “ya Taksim ya hiçbir şey” denklemini kurmaktan kaçınılmalıdır.

Hele kapitalistler ve koçbaşları durumundaki AKP saldırganlığının bugünkü düzeyinde, “ya hep ya hiç” yaklaşımının değil, ama milliyetçi muhafazakâr etki altında – MHP’nin de katkı ve katılımıyla – önemli bir çoğunluğu başlıca AKP tarafından yedeklenen işçi ve sömürülen yığınların bu etkiden kurtulup uyanışlarının sağlanması, birlik, mücadele ve dayanışmalarının örgütlenmesinin bunca önem kazandığı koşullarda, önceliğin bu uyanış ve örgütlenmenin ihtiyaçlarının karşılanmasına verilmesi herhalde tartışma götürmez.

“Tarihselliği” ileri sürülüp “Taksim”de ısrar, günümüz sınıf güç ilişkileri düşünüldüğünde, işçisiz 1 Mayıs kadar, 1 Mayıs’ın hiç kutlanamaması anlamına da gelecektir. Birkaç yıldır yinelenen gaz-tazyikli su destekli yasakçılığın bilinç ve örgüt düzeyleri gelişkin olmayan işçilerin kitlesel katılımını caydırdığı ve Taksim ısrarının, 1 Mayıs’ı işçilerin değil, ama “öncülük” iddiasında olanların 1 Mayıs’ına dönüştürmekte olduğu ve üstelik kutlanılamaz kıldığı bir sır değil.

Gerekli olan, Türkiye’nin olanaklı her yerinde, il, ilçe ve başta fabrikalar ve sanayi havzaları olmak üzere işyerlerinde düzenlenecek ve sınıfın güç toplamasına yarayacak yaygın 1 Mayıs kutlamalarıdır. Hiçbir kutlama bir diğerinin alternatifi olmadan, işyerlerinden başlayacak kutlamalarla alanlarda toplanmak, Anadolu yakasındaki toplantılar ihmal edilmeden, İstanbul’da da son toplanılacak alanın Bakırköy olması, bence, Türkiye ve İstanbul 1 Mayıslar’ı karşısındaki doğru tutum olacaktır.

 

Aykırı Akademi: İşçi sınıfının muhafazakârlaşması, 1 Mayıs'ın kitleselleşmesinin önünde bir sorun olarak duruyor. İlerici sendikal yapının ortadan kalkması 1 Mayıs'ın gereğince kavranmasına engel oluyor. Bu ciddi bir sorunsal değil mi? Buna dair günübirlik olmaktan öte ne tur çalışmalar yapmak gerekli?

Mustafa Yalçıner: Bu soruya, ilk sorunun yanıtı içinde az-çok yanıt verilmiş oldu. Ancak şu doğru ki, işçi sınıfı, belki de Türkiye tarihinde hiç olmadık ölçüde milliyetçi-muhafazakâr etki altında bulunuyor. Bu durum sendikalarda da yansımasını bulmuş durumda ve eskisinden farklı olarak neredeyse tüm sendikalar milliyetçi-muhafazakâr yönetimlere sahip. Ancak en az bunun kadar önemli olan ve bununla birleşen sendikaların bir diğer özelliği kapitalistlerin adamlarının elinde bulunmaları ve neredeyse birer işçi örgütü olmaktan çıkmış ya da çıkmakta olmalarıdır. İşçiyi, işçinin hak ve taleplerini savunan sendika kalmamış gibidir ve bu, 1 Mayıs da içinde, işçilerin birlik ve mücadelelerinin önündeki en ciddi engellerden biri olduğu kuşkusuzdur.

Yapılması gereken, herkesin bildiği ya da bilmesi gereken ancak zor olan şeydir: Sendikaların da yeniden işçilerin yönetimine geçmesine dayanaklık edecek fabrika ve işyerlerinde yürütülecek işçi sınıfının aydınlatılması ve örgütlenmesi çalışması. İktisadi, sosyal ve hükümetten demokratik nitelikli hak talepleriyle mücadeleleri, işçi sınıfının siyasal iktidar mücadelesinin yürütülmesinin hareket noktaları ve aydınlatıcı sonuçlar üretecek mücadele alanları durumundadır. Bu mücadele içinde şoven milliyetçilik, savaş ve laiklik karşıtı hak eşitsizliklerine karşı demokrasi için mücadele hem sağlam dayanaklara sahip olacak hem sömürülen yığınlara mal olacak ve hem de başarıyla gelişebilecektir.

 

Aykırı Akademi: Gezi süreci bize farklı toplum kesimlerinin de yaşam biçimi üzerinden itirazları olduğunu gösterdi. Öte taraftan beyaz yakalıların hızla işçileşmiş olması başka türden bir kitlenin de uzunca bir süredir sınıf kavgasına katılması gerekliliğini ortaya koyuyor. Bu yeni bir örgütlenme biçimi ve dili gerektirmez mi? Bu 1 Mayıs vesilesi ile bunu tartışmak uygun olmaz mı?

Mustafa Yalçıner: Örgütlenme biçimi ve aydınlatma ya da siyasi gerçekleri açıklamada kullanılan dilin sürekli yenilenme zorunluluğu tartışma götürmez. Hiçbir alan ve konuda “takıntı” içinde olmamak gerektir. Evet, Gezi, yeni güçlerin mücadele alanına atılabildiklerini kanıtlayarak, önümüzdeki süreçte de atılabileceklerini göstermiştir. “Beyaz yakalılar” sorunu eski olsa bile günümüz koşullarında bu nitelikli işçi ve emekçilerin sayılarında artış yaşandığı bir gerçektir. Sınıfın mücadelesinin, sınıfı yeni katılan “kafa emekçileri”yle “memur” denmekte olan, ama kamu emekçileri olarak hızla işçileşmekte olan kesimleri kucaklayarak ve kentin ve kırın yoksullarıyla birlik gözetilerek geliştirilmesi bir zorunluluk durumundadır. Üstelik kent ve kırın, küçük dükkân ve toprak sahipleri türünden küçük burjuva yığınlarla da yan yana yürünecektir.

“İşçi sınıfı bitti” ya da “nitelik değiştirdi” ve artık “devrimci tarihsel özne olmaktan çıktı” içerikli görüşlerin yaygın şekilde savunulduğu biliniyor; ancak tersine işçi sınıfı yeni katılımlarla büyümüştür ve hala büyümektedir. Giderek çoğalan işçi ve emek yığınların merkezinde hala fabrikalarda örgütlü sanayi işçilerinin duruyor ve bu işçilerinin nesnel olarak en örgütlü ve siyasal ve sendikal olarak da örgütlenmeye en yatkın işçi bölüklerini oluşturuyor oluşu bir gerçektir. Ancak bu, gerçek sınıfın ne çoğalışına ne de yeni katılımların taşıdıkları belirli özelliklere gözlerin kapatılması anlamına gelmez, gelmemelidir.

Bütün bir mücadelenin, içeriği, biçim ve dilinin “sil baştan” sıfırdan kurulması tabii ki ne doğru ne de olanaklıdır; ancak tarih, bilinir ki, daima yenilenmelerle ilerler ve yenilenme muarızları müzelere yaraşır!

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri