26
Nisan

Nâzım Alpman ile Söyleşi

26 Nisan 2016 Yazar: Selnur Aysever | Köşe adı: abcde
Tüm Yazılar

 

Geçtiğimiz mart ayında Nâzım Alpman’ın “Ahlak Islatan” isimli kitabı çıktı. Mizah kitabı, diyor kendisi kitabı için. Çok güldürdüğü doğru ama düşündürdüğü de bir o kadar doğru. İsim isim gazeteler, genel yayın yönetmenleri, televizyonlar yok öykülerde; ama okurlar biraz yakın geçmişe biraz da bugüne bakınca medyanın içler acısı halini görebilir. Çarpıcı gerçekleri hem sade hem de eğlenceli anlatmış Nazım Alpman. 

Nâzım Alpman’la, Duygu Asena’nın doğum günü için düzenlenen sempozyumda bir araya geldik. Medya dünyasındaki değişime dünden bugüne tanıklık eden Alpman, samimi sohbeti ve anılarıyla medya dünyasına içerden tanıklık etmenizi sağlayacak...

 

Söyleşi – Selnur Aysever

Radikal’in kapanmasıyla başlayalım... Neden kapandı?

Duygu Asena Milliyet grubundayken Kim ve Negatif diye iki dergi çıkartıyordu. Kim, kadın kimlikli bir gazeteydi.  Negatif’in daha geniş bir yelpazesi vardı. Ama yine de Duygu’nun damgası söz konusuydu. Aylık dergilerde Negatif’in tirajı istenilen gibi değildi. Aşağılara düşmüştü ve bunun için üzerine promosyon koyalım, içine kitap, ek koyalım gibi satışı yükseltecek şeyler konuşuluyordu. Satış baskısı oluşturmuşlardı grubun üzerinde ve şöyle demişti Duygu: “Hiç şunu düşünmüyorlar; zarar etmiyor ama kar da etmiyor dergi, bu da prestij için çıksın, bu da kendi halinde çıksın ve benim de prestijim olsun. İlla ki her şeyden para kazanacaklar.”

Bu açıdan baktığın zaman Doğan Grubu içindeki Radikal’in de gelir-gider dengesine bakıyorlar ve eğer para kazanmıyorsa o zaman devam etmeme kararı alıyorlar. Tam bir kapitalist gibi ne kadar para kazanıyoruz, kazanıyorsak başarılıyız, kazanmıyorsak değiliz diyorlar.

Yeni medya hakkında ne düşünüyorsunuz?

Biz muhafazakâr bir toplumuz. Bizim ilericilerimiz bile kıvamında gerici. Ben burada kendimi de soyutlamıyorum. Ben de dahilim. Kendine uzaktan bakınca nasılım diye, evet yeniliklere çok açık değiliz. Neden? Cep telefonum yoktu. Metin Göktepe Davası sırasında Fransa'dan bir arkadaş bana ulaşmak için sırasıyla Milliyet, Hürriyet ve Hürriyet muhabiri Süleyman Sarılar'ı arıyor. Oradan bana ulaştılar. O zaman cep telefonu almaya karar verdim. Şimdi bu bir tutuculuk.  

Milliyet Gazetesi’nde daktilodan bilgisayara geçilirken de en son geçen beş kişiden biri bendim. Benimle beraber olan dört kişi; Nail Güreli, Hasan Pulur, Sami Kohen ve İlhami Soysal. Onlardan 20-25 sene geriden geliyorum. Bunun da bir tutuculuk olduğunu düşünüyorum. Yeniye karşı bir tutum. Parantezi kapatıyorum. Bizim toplum özellikle okuma söz konusuysa muhafazakâr ve yeniliklere karşı hemen uyum sağlamıyor. Yoksa cep telefonlarına hemen geçildi.

Şimdi gazeteler alışkanlık oluşturdular. Ama yarış kabiliyeti azaldı. Çünkü gazeteler matbaadan çıktığı anda bayatlıyor. Böyle bir durum söz konusu. Onlar, haber açısından yarışın hep gerisinde kalıyor. Hatta ayakları bağlı gibi. Atletler çıkıyor, bunlar kağıt gazeteler, ayakları bağlanmış, üç adım atıyorlar ve tak diye düşüyorlar. Çok önemli, manşet haber var diyelim. Sabahleyin onunla ilgili yeni bir gelişme oluyor ve gazete kaldırılıp, çöpe atılıyor, o yeni gelişme üzerine konuşuluyor. Ne olursa olsun bu siyasal gelişme de olabilir, bilimsel bir buluş da olabilir veya bütün dünyayı ilgilendiren bir soru işareti de olabilir. Zaman zaman gazeteci büyüklerimizle tartıştığımız zaman da şu sonuçlara varıyoruz; gazeteleri daha nitelikli ve daha özel haberlerle çıkarırlarsa, o zaman rutinin peşinde öbürleriyle yarışmak zorunda kalmazlar. Herkes onları alır. Ama gazeteler bu konuda çok tutucu. Mesela televizyon ilk yayına başladığında gazetelerde şöyle kararlar alınmış: Televizyonların haber programlarının yayın akışını vermeyelim, programları seyretmesinler. Nail Güreli anlatmıştı bana bunu. İnsanlar bunu seyrediyor ve hangi gazetede varsa o gazeteyi alacak. Doğru falan demişler ve sonra değiştirmişler. Yani gelişmeyi görmemek. İşte bebek doğmadı. Yani büyümüyor gibi. Gazeteciliğin kökeninde nitelik olarak düşüklük var. Artık öyle değil ama mantalite hâlâ aynı. Bu yüzden sosyal medya ile yarışamıyorlar ama sosyal medyayı da görmezden gelemiyorlar. Çünkü gerisinde kalıyorlar ve onun üzerine sosyal medyayı haber yapıyorlar. Ne diyorlar mesela: sosyal medya sallandı, sosyal medya çalkalandı. E sen yapsaydın o zaman? Onu sen çalkalasaydın…

Artık haber her yerde… vatandaş da haberi yaratabiliyor. Örneğin stat açılışında taraftar gaz yiyor, orada olan biri Periscope yayınıyla herkese canlı yayın aracı gibi izletiyor. Bu anlamda haberin tam karşılığı nedir?

Sosyal medya veya gazetecilerin dışında bunu yapması haber niteliğini yitirtmiyor. Tam tersine yurttaş gazeteciliği diye bir kavram var artık. Herkes gazeteci. Ama doğru bilgileri verirse. İşte birinden duyduğunu öbürüne retweet ederek değil, Twitter’da böyle birebir gördüğünü anlatarak. Senin söylediğin stat açılıyor, su gaz sıkıyor vs. Bunu ertesi gün gazeteler haber yapmadı. Ama biz onu sosyal medya sayesinde öğrendik. Fotoğraflar geldi. Videolar var. Biz onları gazeteler yazmadan gördük ama ertesi gün gazetelerde var mı diye aradık. Yoktu. O zaman işi habercilik olan gazeteler haberlerin gerisine atıyorlar kendilerini. O nedenle kağıt gazetelerin bu bakış açısıyla geleceği parlak değil. Oysa kağıt gazetelerin kalıcılığı var. Hâlâ bir sürü insan, sanatçı bir eserin, albümünün kağıt gazetede yayınlanmasını istiyor. Hatta geçenlerde böyle işte yurt dışında sürekli seyahat organizasyonları yapan bir şirketle konuşuyorduk, kağıt gazetelerde olsun istiyorlar. Öte yandan da şu var: bazı dış gezilere eskiden büyük gazetelerden mutlaka birileri çağırılırken, şimdi Instagram’da 1,5 milyon takipçisi olan kişiler çağırılıyor, ben adını bilmiyorum ama orada onun adı var. Şimdi bir geçiş dönemindeyiz. Biz ilk bilgisayara geçtiğimiz zaman haber merkezindekiler dediler ki, bu teknoloji gazeteciliğe uygun değil. Neden? Biz dediler Anadolu Ajansı’ndan gelen haberlere yukarıdan aşağıya bakıyoruz, burada ekran bu kadar. Yani ekranın akabileceğini düşünmüyorlar. Bunu söyleyenler ölmediler hayattalar.  (karşılıklı gülüyoruz)

Babıâli’den plaza gazeteciliğine geçişte neler değişti? Eskiden ajanstan gelen bilgiler gözetilirken hala referans ajans mıdır? Orada denge değişti mi?       

Anadolu Ajansı genel müdürü iktidar tarafından atanan bir kurum. Zaten devlet için kurulmuş, Kurtuluş Savaşı’nda mili bir davaya bilgi akışı sağlamak, dünyaya bağlamak için kurulmuş ve devlet tarafından kurulmuş bir kurum. Özelliğini hiç kaybetmedi. Mesela 1970’li yıllarda, Süleyman Demirel başbakan. Kıbrıs konusu için İngiltere’ye gitti. İngiltere’nin başbakanı ile görüşürken masaya öyle bir yumruğunu vurdu ki, bileğinden saati yere düştü diye ajanstan haber geldi. Böyle bir şey olabilir mi? Meyhane mi burası? Ama ajans böyle şeyler yaptı, eskiden de yaptı. Bunları eleştirirken, geçmişte de her şey o kadar da güzeldi anlamında değil geçmişte de şimdikilerin daha minimize rezalet denilen şeyleri varmış. Biz gördük, bizden öncesi de varmış. Ne mesela? Hasan Pulur anlattı bana. Hem tarihçi hem gazeteci Refii Cevat Ulunay abi de bir isim gerçekten. Çiftliği varmış Kartal’da. Trenle gidiyor. Valilikten oradaki hayvanlar için saman alırmış. Küçük bir şey ama ücretsiz geliyor. Yani oradan başlıyor işte. Bu tarafa doğru geliyor. Sonra gazetelerin ve gazete sahiplerinin iktidara yakın olmasının en büyük ödülü kâğıt almak. Kâğıt istihkakı diye bir şey var. Kağıt devletten çıkıyor. SEKA fabrikası var. Tirajını söylüyorsun sana ona göre kâğıt veriyor. Senin tirajın düşük ama hükümete yakınsın senin kullandığının dört katı  istihkak veriyor. Sen ne yapıyorsun bunu? Dörtte üçünü fahiş fiyattan satıp zengin oluyorsun.  Ama ne kadar zengin oluyorsun? Kırtasiyeci kadar.

Medya sahipleri ile iktidar ilişkisi daha büyük kazandırıyor ya da yok ediyor.

Irmağın doğduğu yere doğru bak, incecik bir su akıyor. Bu tarafa doğru geliyor, büyüyor. Hepsi aynı şeyler. Bugünü eleştirmek için düne bakmak lazım. Önündekileri, gördüklerini yapıyorlar. Eskiden de çok büyük konularda yani Türkiye’nin bütününü ilgilendiren dış konularda yani milli konularda bütün gazeteler aynı çıkardı.

Yani aynı manşeti mi atarlardı?

Bu şöyle şimdikiler çok kör gözün parmağına yapıyorlar. O daha takım ruhuyla oluyordu. Nedir mesela? Basketbolda bir kavram var: oyun kurucusu çok ilgisiz bir yere potaya doğru ilgisiz anda topu fırlatıyor, başka yerden aynı takımın oyuncusu geliyor, uzun boylu havada topla buluşuyor ve smacı basıyor. Aynı anda hissetmek. Beş beyin var ama bir beyin gibi çalışıyor. Bizim gazetelerle, devlet ve hükümet aynı böyle çalışıyordu. Bir yer bombalanıyor veya büyük bir katliam yapılıyor ve gazetelerdeki başlık şu: karanlık güçler iş başında! Yani karanlık güç falan yok. Bunların hepsini faili meçhullerin, patlamaların hepsinin içinde devletin olduğu ortaya çıktı. Bunun en büyük örneği Uğur Mumcu ve Hrant Dink’tir. Uğur Mumcu’nunki için alın Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman”ını, her şey ortada. Bu kadar açık olabilir ancak. Hrant Dink ise basit bir gazetecilik araştırmasıyla bile anlaşılır. Onlarca devlet görevlisinin bu olaya dahli var. Bilgisi var, haber geldi. Eski İstanbul Emniyet Müdürü, valisi 17 tane öldürülecek diye bilgi notu gelmiş. Düşük yoğunluktu diyor utanmadan. Ölmüş. Hani nasıl düşük yoğunluktu? Düşük olan sensin! Senin polisliğin ya da bu işin büyük bir kurmaca içerisinde uygulandığıdır. O nedenle devlet her zaman gazetelerle böyle bir takım ruhu içinde özellikle yaygın medya bakımından çalışıyor idi; ama şimdiki gibi her gün karışılmıyor idi. Mesela bir operasyon mu var. Vali “milli maç gibi izleyin” derdi. Şimdi ise bunlar her şeydeler. Bunların tarakları çok geniş ve her tarakta binlerce bezi var ve böyle arada sırada müdahalelerle düzeltilecek gibi bir durum yok.

Basın ve sermaye ilişkisi, yani kapitalist sistemde oluşan bu ilişkide basın nasıl özgür olabilir? Bir de bu zincir kırılabilir mi?

Eğer iyi gazetecilik yapılarak gazete kâr ediyorsa o zaman patronun sesi daha kısık olabiliyor. Mesela çok üst düzey görev yapmış bir gazeteci arkadaşımız şunu söylemişti bana: Nâzım gazetecilik örgütlerini güçlendirmeliyiz. Eğer gazetecilik örgütleri güçlenmezse patronlar çok güçleniyor. Ama bunu ne zaman söyledi? Gazetelerden sendikanın atılmasından sonra. Onlar da onun şu ya da bu biçimde içinde yer aldılar. Bütün üst düzeyde yöneticiler. Halbuki Milliyet Gazetesi’nin kurucusu ve abide bir isimdir, her zaman saygıyla anıyoruz Abdi İpekçi, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti’nin başkanıdır. Yani hem sendika üyesi hem de sendikanın başkanı. Şimdiki yayın yönetmenleri mesela Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni iken Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne üyeliği yok ama TÜSİAD’a üyeliği vardı. Yani bir gazetecisin ve Gazeteciler Cemiyeti’ne üye olman gerekmez mi? Bir tane ve en büyüğü bizimki. Bırak sendikayı, cemiyete bile üye olmayı zül addediyor. Ama gidip patronun kendisine verdiği minik hisse ile kendini işadamı zannedip, işadamları örgütüne üye oluyor.           

O zaman şöyle mi anlayalım: Genel yayın yönetmenleri aslında bir yerde patronun adamı ve o makama gazetecilikten elde edilen başarı ile gelinmiyor.

Tabii ki onlar gazeteciler. Değiller diyemeyiz. Ama bundan üç sene önce Orhan Erinç cemiyet başkanıydı sanıyorum o zaman, Abdi İpekçi’nin mezarı başında yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Abdi İpekçi genel yayın yönetmeni olmasına rağmen kendisini patron temsilcisi olarak görmezdi.” Şimdi olay bu kadar basit. Yani sen gazeteciysen, patronla ilişkin sadece kar-zarar üzerinden olmalı. Sen gazeteyi kazandırıyorsan, tirajını artırıyorsan o zaman iyi yöneticisin. İyi gazete de nasıl olur? İyi habercilik yaparsan tiraj artar.

Gazetelerin bir de köşe yazarları var. Habercilikle artan ya da azalan tiraj olabileceği gibi köşe yazarları da bu tirajı etkiliyor mu? Köşe yazarı için gazete alan bir kitle var ama gidince bırakır mı gazeteyi, var mıdır böyle bir gazete okuru?  

Bu konuda çeşitli spekülatif şeyler var, ölçülmüş bir şey yok. Ama gazete okurları, gazetenin bütününe bağlı. Gazeteden bir yazar ayrıldığı zaman gazeteyi bırakıp bir tarafa gitmiyorlar. Bir süre daha devam ediyorlar. Sonra gazete onların düşüncelerinden uzaklaşıyorlarsa o zaman bırakıyorlar. Ama bir yazarla bırakıp gitmiyorlar. Yani o bir efsane. Mesela iki tane örneği var. Biri Cumhuriyet Gazetesi’nde 12 Mart 71'de bir de 80’den sonra gazete yönetiminde çatlaklar oluştuğunda işte bir bölümü ayrıldı. İlhan Selçuk, Ali Sirmen, Oktay Akbal, Uğur Mumcu bu son dönemde ayrılmışlardı. Hasan Cemal gazeteye kaldı. Gazetenin 160.000 tirajı işte 50.000’e inince Hasan Cemal dedi ki; olmuyor, alın gazeteyi. Bir orada oldu. Bir de 12 Mart döneminde İlhan Selçuklar’ı tasfiye ettiler. Onlar gazetenin dışına çıkınca gazete yine bunalıma girdi ve yine gazeteye çıkartılanlar geri çağırılarak gazete yoluna devam edebildi.                

Söz Cumhuriyet’e gelmişken Cumhuriyet yine bir nevi tasfiye içinde mi?

Şimdi yani Cumhuriyet çok köklü bir gazete. Hürriyet’e amiral gemisi diyorlar ya, Cumhuriyet transatlantik gemisi. Yani böyle süratli, kıvrak hareket etmiyor. Ağır ve belli bir çizgisi var, orada gidiyor. Cumhuriyet’in bir eski okurları yeni yapılanmayla ilgili soru işaretleri taşıyorlar. Ben de eskiden Cumhuriyet almıyordum, onu söyleyeyim. Okuma yazmaya Cumhuriyet’le başladım. Evimizde Cumhuriyet hep vardı. Ama ortaokul ve lisede Milliyet’i daha yakın buluyordum, alıyordum. Cumhuriyet’i evde okuyordum. Sonra sonra, özellikle 90’lı yıllardan itibaren insan hakları, Kürt meselesi gibi konularda ve 28 Şubat döneminde Cumhuriyet’ten uzaklaştım. Ama ben son dönemlerde Cumhuriyet almaya başladım. Epey bir zaman oldu. Nedeni de şu: Cumhuriyet yazıyor yani yazabiliyor. Ben hükümet karşısındaki pozisyonuna göre bakıyorum. Ve bugün genel yayın yönetmeni sadece bir haber yüzünden çok ağır, hatta idam etmek gibi bir şey, iki kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor. Böyle dönemde Cumhuriyet içindeki şeylerle hem ilgim hem de bilgim yok. Gazeteden çok arkadaşım var ama ben soru sorup kulis yapmıyorum. Doğru da bulmuyorum. Çünkü bir yanda hırsızlar, katiller var. Biz onları bırakıp yan yana durabileceğimiz üç beş direnme noktalarımız üzerinde böyle çalışırsak onlar da kendiliğinden en azından karşı tarafa hizmet olur diye düşünüyorum.    

BirGün’de var. Herkes bir ceza alıyor. Barış İnce hapis cezası aldı...

Ben Barışlar’ın yargılandığı davada oradaydım. Benim de davam hakkımda soruşturma açıldı, davaya dönüşmedi. Gazetenin yarısı her gün Çağlayan’dayız. Geçenlerde düzeltme vardı. Başlık koymuşum öyle çıkmış gazeteye. Sonra Berkant Gültekin mektup yazdı. Benim de çok hoşuma gitti, öyle de yayınladım köşemde. “Bu hatalar maalesef olacak diyor. Günümüzün yarısını balmumu suratlı hâkimlerin, savcıların karşısında ifade veriyoruz. Sonra gelip gazete yapıyoruz. Az kadroyla çok iş yapıyoruz.”demişti.

BirGün’e söz gelmişken. BirGün, Evrensel gibi gazeteler reklam alınca tartışma başlıyor. Bu bir çelişki nasıl giderilecek?

Gazetelerin reklam alması parayı cebine koy diye vermiyorlar. Orada da görünelim diye veriyorlar.  Hesap yapıyorlar, buralarda kullanmalıyız diyorlar. Tam sayfa ilanlar geliyor. O tepkileri çocukça buluyorum. Tirajla para gelmiyor. İlana gösterilen tepkiyi yani ne anlarsınız siz demek yerine anlayışla karşılamak lazım. Şimdi sizin siteniz var. Buraya banner gelse almıyorum mu dersiniz. Daha çok haberciliğe yatırım yaparsın, muhabir çalıştırırsın, özel haber yaparsın. Daha fazlası gelir yani.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri