27
Mart

Alican Yücesoy & Doğacan Taşpınar ile Söyleşi

27 Mart 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

Dünyanın yüzünü değiştiren bütün fikirler hep güvercin kanadı altında gelir”

Nietzsche

Aykırı Akademi’nin değerli okurları,

Aslında bu röportaja bambaşka bir spot yazmıştım. Ama sohbet o kadar dolu dolu ve keyifli olmuş ki hiç uzatmak istemiyorum. Geçtiğimiz hafta Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın yeni oyunu Gülünç Karanlık’ı izlemeye gittim. Yelda Baskın, Elif Ürse, Ozan Ayhan, Doğacan Taşpınar ve Alican Yücesoy’un etkileyici performanslarına ve metnin günceli yakalayan sarsıcı mükemmelliğine gidip izleyerek şahit olun diye burada pek fazla değinmeyeceğim.

Ülkenin ve tiyatronun meselelerine içtenlikle kafa yoran iki güzel adam, Alican Yücesoy ve Doğacan Taşpınar ile söyleşimize geçmeden hemen önce…

Bugün 27 Mart. Ellerindeki tek güç olan tiyatro ile insanlara dokunan, bir nefes alma alanı yaratırken onları harekete geçmeye davet eden, sahne önündeki ve sahne arkasındaki tüm emekçilerin, hocalarımızın, dostlarımızın Dünya Tiyatro Günü kutlu olsun… Alkışları ve izleyenleri bol olsun… Öyleyse buyurun, perde!

 

Söyleşi - Işıl GEREK

Konuşacak çok şey var ama Gülünç Karanlık ile başlayalım istiyorum. Almanya’dan genç bir yazarın, Wolfram Lotz’un metni. Bu oyunu repertuvara dahil etmeye nasıl karar verdiniz?

Alican Yücesoy: Gülünç Karanlık’tan önce aslında yönetmenimiz Nurkan ile bir şeyler yapma arzumuz vardı. Nurkan’a bir çağdaş Alman oyunu yapmak istediğimizi iletmiştik, onun önerdiği üç dört oyundan biri de Gülünç Karanlık’tı. Aslında onun şiddetle yapmak istediği başka bir metin vardı. Sonra dramaturgumuz Ceren bu metni çok etkileyici bulduğunu paylaştı. Bir kurum tiyatrosunda böyle bir metni oynama cesaretimiz olur mu dedik… Metni okuduktan sonra çok yükseldik, çok doğru yerlere dokunan bir oyun olduğunu gördük. Zaten bizim BBT’deki varlığımız da risk almak üstüne olduğu için kendimizi böyle düşüncelerle engellemek istemedik. Yapmak istiyor muyuz, istiyoruz dedik ve başladık.

Doğacan Taşpınar: Tabii tekstin çevirisi yoktu. Biz önce 3 dakikalık bir teaser izledik. Onun ardından orijinal metin geldi. Dramaturg arkadaşımız Ceren’in öğrencilerinden biri bize yardımcı oldu. İşte bir gün beş sayfa bir çeviri geliyor, ardından üç sayfa. Biz resmen arkası yarın gibi metni heyecanla bekler olmuştuk. En son finali de okuduğumuzda hep beraber “evet, bunu istiyoruz” dedik.

Alican Yücesoy: Bir de biz en başlarda repertuvar konuştuğumuz dönemlerde her sene çağdaş Alman ya da Avrupalı yazarlardan bir metin ve bir tane yeni yerli metin yapacağız demiştik zaten.  Bu sezonki yerli yeni metni de Emrah (Eren), İnci Aral’ın Kıran Resimleri kitabından uyarladı. 14 Nisan’da prömiyeri olacak.

Doğacan Taşpınar: “Gülünç Karanlık, her şeye rağmen gülümseyen bir metin.”

Gülünç Karanlık, her ne kadar Batı’nın sömürgecilik tarihinin izini sürüyor olsa da bir şekilde bugüne ulaşıyor. Hatta oyunun yönetmeni ve çevirmeni Nurkan Erpulat metni biraz Türkiye günceli üzerinden de okuyor. Ve bizler tarih boyunca birtakım şeylerin nasıl hiç değişmediğine dehşet içinde şahit oluyoruz. Siz bu metni ilk okuduğunuzda ne hissetmiştiniz? Sizde yarattığı duyguyu merak ediyorum…

Alican Yücesoy:Şu ana kadar benim okuduğum metinler içinde derdini bu kadar net anlatanı olmamıştı ve nasıl söyleyeyim… Sorumluluğu tamamen kendi üstüne alan bir metin Gülünç Karanlık. Sistemin eleştirisini yaparken dönüp bir yandan da kendi eleştirisini yapıyor. Metnin yazarı “ben bugün yazmaktan vazgeçtim” diyerek oyun içinde kendi eleştirisini de yapıyor. Bu benim için çok kafa açan bir şeydi. Çok cesur, çok net, çok direkt bir metin.

Doğacan Taşpınar:Bu metin aslında bir radyo oyunu olarak yazılmış. Ve yazar, bu oyun sahnelenecekse bile seyirciye bu duygunun geçirilmesini istediğini yani radyo oyunu kurallarına da sadık kalınmasını istediğini belirtmiş önsözünde. Biz de buna dikkat ettik. Bir de oyun her ne kadar eyalet mahkemesinde gerçekleşen bir savunma ile başlasa da inanılmaz bir umut taşıyor. O ezilen, zor durumda kalan insanın, en kötü şartta bile içinde taşıdığı umut beni çok etkilemişti. Belki o savunmadan çıkamayacağını biliyor ama yine de umutla derdini anlatıyor. Ve umuduyla ona üstten bakanlara öyle güzel gülümsüyor ki… Bence bu oyunun en etkileyici tarafı bu, oyun gülümsüyor.

Alican Yücesoy:Bir de yazar şunu söylüyor. Oyunu sahnelerken bölümlerin yerlerini değiştirebilirsiniz, eklemeler, çıkarmalar yapabilirsiniz. Biraz aykırı da bir adam Wolfram. Ama derdini anlattığı yerden o kadar emin ki, normalde yazarların çok da istemediği şeylere açık kapı bırakabiliyor. Zaten o hattını öyle güzel çizmiş ki sen de o alanlarda geziyorsun. Yoksa çıkıp kendi bireysel fantezilerini yerleştirebileceğin bir alan yok zaten metinde.

Bildiğim kadarıyla Almanya’da çok ödül ve övgü almış bir metin. Prömiyerin üzerinden çok kısa bir zaman geçmesine rağmen burada da çok beğenildi ve ses getirdi. Siz bunu neye bağlıyorsunuz? 

Alican Yücesoy:Bence iki şey önemli. Bir oyunun yazarı, ikincisi yönetmeni... Çünkü yazar belli bir oranda serbestlik tanıyor sana. Onu en doğru şekilde aktaracak bir yönetmenin olması gerçekten çok önemliydi. Mesela bu oyunu ben yönetsem ve yazar bana metinle oynayabilirsin dese ben muhtemelen metni olduğu gibi koyardım. İşte Nurkan bu anlamda aykırı ve fark yaratan bir adam. Yani bir başarıdan söz edeceksek iki unsur öne çıkıyor bence: Oyunun yazarı ve o yazarı çok iyi anlayan ve anlatan bir yönetmenimizin oluşu…

Doğacan Taşpınar: Zaten planlarımız arasında oyunun yazarını da tiyatromuza davet etmek gibi bir şey var. Tıpkı Yanlışlıklar Komedyası’nda Tim Supple ile yaptığımız gibi…

Henüz izlememiş olanlar için oyunun büyüsünü bozmak istemiyorum ama şunu merak ettim. Metnin içinde Alican’ın yaptığı o serbest konuşma orijinal metinde de var mıydı? Siz o kısmı yerelleştirdiniz mi? Yoksa bu oyunu çıkarırken kendiliğinden mi oldu her şey? Yani “artık tiyatro yapmak yetmiyor ve bizim izleyiciye daha direkt yoldan ulaşmamız gerekiyor” gibi bir hissin dışavurumu olarak doğal bir şekilde mi gelişti?

Alican Yücesoy:İşte o Nurkan’ın yaptığı bir şey. Çünkü o şunu savunuyor. Tamam, metin ile her şeye bu kadar vuruyoruz, yazar da kendini eleştiriyor. O zaman o alanı biz de kullanmalıyız. Yani orada dönelim ve bir tokat da kendimize vuralım istedik.

Aslında bu yeniden bir metin yazarlığı gerektirmiyor mu? Sonuçta sen her temsilde doğaçlamıyorsun ya da o konuşmayı gündeme göre güncellemiyorsun, değil mi?

Alican Yücesoy:Aynen öyle, kesinlikle. Artık çerçevesi belli olan bir metin o serbest konuşma. Nurkan, bütün provaları kaydetti ve o bölüm aslında bütün oyuncu arkadaşlarımın doğaçlamaları sırasında söylediklerinden yola çıkılarak derlendi. Nurkan o konuşmaları iyi bir şekilde derledi.

Doğacan Taşpınar:Nurkan şöyle çalıştı. Önce teksti okuduk, sonra üzerine saatlerce konuştuk. Sonra dedi ki tekstleri atın, bana replik falan söylemeyin, içinizden ne geliyorsa, sahnenin duygusu belli, lütfen bana doğaçlayın.  Ve biz son on güne kadar falan oyunu hep doğaçlama olarak oynadık. Bu bizim de çok alışık olmadığımız bir metot ve ben sürekli şikâyet halindeydim. (Gülüşmeler) Hadi artık metin çalışalım diyordum. Ama sonradan anladım ki doğaçladığımız yerlerdeki o duygular öyle gerçek ki metnin derdiyle, yazarın üslubuyla bire bir örtüştü.

Bu sizin için yeni bir deneyim ama aslında izleyici için de yeni bir deneyim. Çünkü biz bir anda oyunun dışına çıkıp ama bir yerde de oyunun içinde kalıp kilitlendik…

Alican Yücesoy:Aynen öyle, bu bizim çok istediğimiz bir şeydi. Nurkan, ‘oyun gitsin, kıralım oyunu’ diyordu. Bir anda kıralım, bozalım ama sonra yeniden yapmayalım, bıraktığımız yerden yeni bir şey başlasın. Şimdi senin bu söylediklerin de onun bütün o planlamalarının çalıştığını gösteriyor aslında. Gülünç Karanlık, iyi bir reji oyunu, oyunculuğa çok dayalı bir reji oyunu tabii bir yandan da... Bana sorarsan istediğini aldı.

Doğacan Taşpınar:Tabii Nurkan’ın şöyle de bir şansı vardı çalışırken. Biz Alican ile 20 yıldır birlikte çalışıyoruz, 15 senedir profesyonel olarak karşılıklı oynuyoruz. Elif, Yelda ve Ozan ile de dostluğumuz çok eski, birlikte uzun zamandır çalışıyoruz. Bizim birbirimizi çok iyi tanıyor olmamız da bir avantaj oldu.

Prömiyerin üzerinden çok zaman geçmemesine rağmen bir oturmuşluk vardı gerçekten de… Gerçi eminim siz daha eleştirel yaklaşıyorsunuzdur…

Doğacan Taşpınar:Daha var, evet… Var daha…

Alican Yücesoy:Bir yandan da ben bu “daha var” fikrini seviyorum. Bu iyi bir şey bence… Oturmuş oyunları sevmiyorum ben, oyun oturmasın istiyorum. O amatör ruh, endişe, telaş, şimdi hangi sahneydi kaygısı bunlar güzel şeyler…

Alican Yücesoy: “Biri bana sürekli silah doğrultuyormuş gibi hissediyorum. Korkuyorum ve yine tiyatroya sarılıyorum”

Alican, oyunda “Biri bana sürekli silah doğrultuyormuş gibi hissediyorum. Korkuyorum ve sonra elimdeki tek silaha, tiyatroya sarılıyorum.” diyorsun. Tiyatronun bir eylem olduğunu ve oraya gelen izleyicinin de bu eylemin bir parçası olduğunu hatırlatıyorsun. Oyunu izlediğimiz hafta unutmayın, alışmayın diyerek Ankara Garı’ndaki ve Sultanahmet’teki bombalı saldırıları hatırlattın. Ama üzerinden bir hafta bile geçmeden Ankara Güven Park’taki ve Taksim Balo Sokak’taki patlamalar gerçekleşti. Bazen bir çıkmazın içinde hissediyor musunuz kendinizi?

Doğacan Taşpınar:Oyun oynamak çok zor oluyor her şeyden önce. Üzerimde her gün bir sorumluluk duygusuyla, bir ağırlıkla sahneye çıkıyorum. Daha önce de politik söylemi olan oyunlarda oynadım ama bu oyunda politik söylemin ötesinde hümanizma konuşuyor, insan konuşuyor. Her hareketimiz insana dair… Oynarken, yorumlarken yaptığımız her şeye dikkat ediyoruz çünkü insanlığa dair bir söylemi var. Yani oyundan çıkıp eve gittiğimde zihnimde bir ağırlık hissediyorum her defasında.

Alican Yücesoy:Ben Nurkan’ın bu oyuna çalışırken attığı bölümden bir şey söyleyeyim sana. Çünkü beni tam olarak öyle etkiliyor. Mesela bir şey yapmak istiyorum, bir yenilik… Ama sonra ne olacak ki diyorum. Sonra o zaman yapmayayım, durayım diyorum. Ama öyle de olmaz. “Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi, düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor yürekten gelenin doğal rengini ve nice büyük yiğitçe atılışlar yollarını değiştirip bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyor.”Nurkan’ın oyuna dahil etmediği ama Hamlet’in söylediği bölümlerden biri.

Benim oradaki monoloğumun seyirciyle bir alakası yok aslında. O, bizim ne hissettiğimizle ilgili bir kısım. Çünkü seyirci kalkıp oraya gelerek bir şey yapmış oluyor aslında. Bir kitle bunu zaten yapabiliyorsa… Normalde birbiriyle aynı görüşleri paylaşmayan, sosyal olarak, politik olarak, sınıfsal olarak ayrı noktalarda olan iki insan birlikte oturup aynı oyunu izleyebiliyorsa zaten biz bir şeyleri başarıyoruz demektir ve siz de bir eylem yapıyorsunuz demektir. Siz evinizden çıkıyorsunuz, biletinizi alıp geliyorsunuz, oyunu izliyorsunuz. Ben ne yapıyorum? Yani bazen hiçbir etkimin olmadığını hissediyorum çünkü tüm bu kötü şeyler bir şekilde devam ediyor. Oradaki monolog aslında bunun etkisiyle açığa çıktı.

Peki, oyunculuk şapkanızı bir kenara koyduğunuzda bu yaşananlar birey olarak sizi nasıl etkiliyor?

Alican Yücesoy:Az önce anlattığın metroya binme hikâyesine benzer bir şey söyleyeyim sana. Geçen gün geç bir saatte setten eve dönüyordum. Arabayım ve yalnızım. Bir anda öndeki arabalara çok fazla yaklaşmadığımı fark ettim. Sanki arabalardan biri patlarsa aramda olabildiğince mesafe olsun düşüncesiyle… Bu aslında bir şeyleri kabul etmenin ilk adımı, biliyorsun. Patlama ihtimalini kabul edip arabaya yaklaşmamayı iyimser bir tavır olarak görüyorum.

Önlem alıyorsun…

Alican Yücesoy:Evet, patlayabilir çünkü. Türkiye’deyim diyorsun. Bu bir kabullenme şekli. Ve bunun farkında olmak asıl zor olan. Çünkü farkında olmasam muhtemelen arabalarla aralık falan bırakmam ve bundan sonraki 10 yılımı böyle yaşayabilirim. Oysa şimdi yaşayamıyorum. Çünkü o aralığı neden verdiğimin farkındayım. Ve bu beni dengemi bozan, ayarlarımla oynayan bir duruma sürüklüyor. Saçmalık… Kendimi güvende hissetmiyorum. Herkes gibi… Ne eksik ne fazla… Sürekli ağaçtan düşüyormuş gibi, ama hep düşüyormuş gibi… Bir türlü yerle buluşamıyormuş gibi…

Doğacan Taşpınar:Ya biz lisede okulu kırıp Taksim’e çıkardık. Üniversite yıllarımız Beyoğlu’nda, Kadıköy’de, Moda’da geçti. En sevdiğimiz şeydi yani Mercan’a oturup bir midye tava yanında bira içmek… Buralar bizim gençliğimiz, çocukluğumuz… Şimdi bu güzel yerlerin bombayla anılması beni çok üzüyor. İnadına daha çok gidesim geliyor benim. Kaç kaç nereye kadar…

Alican Yücesoy: “Tiyatrolar, ibadethaneler gibidir. Farklı inançlardan, düşüncelerden insanların aynı kapıdan girebilmesinden beslenir.”

Peki, bu süreçte oyunları sahnelemeye devam ettiniz mi? Televizyonlardaki saçma sapan programlar, insanları uyuşturan diziler, yarışma programları devam ederken tiyatroların, konserlerin iptal edilmesi/ertelenmesi gerektiği yönünde bir algı var. Sizin bu konudaki görüşleriniz ne?

Alican Yücesoy:Söz konusu hayatı durdurmaksa şayet, berber dükkân kapatsın, taksici kontak kapatsın, elektrik idaresi şalterleri indirsin, doğalgazları, suları da keselim. Duralım hakikaten. Öyle bir hafta bunu yapalım demiyorum, bir gün duralım, yarım gün duralım… Her şeyi durduracaksak hep beraber bir tepki olarak bunu yapalım. Ama bunu birilerinin dayatmasıyla ya da bizi korkuttukları için değil kendi tercihimiz doğrultusunda bir tepki olarak yapalım. Bunu yapacaksak tiyatroların da kapısına hemen kilit vuralım. Ama bizde durum öyle olmuyor. Her şey devam ediyor, herkes hayatına bir şekilde devam ediyor…

Biz bu süreçlerde hiçbir zaman perde kapatmadık, toplu bir tepki dışında da kapatılması taraftarı da değilim. Dedim ya bu bir eylem. Farklı görüşlerde insanları aynı salonda toplayabilmek bir eylem. Tiyatrolar ibadethaneler gibidir, her şeye rağmen çok farklı düşüncelerde, inançlarda olan insanların aynı kapıdan girebilmesinden beslenir.

Sanat, bizim ülkemizde hala salt bir eğlence aracı olarak mı görülüyor?

Alican Yücesoy:Aynen öyle görülüyor, maalesef. Biz bir metin yazdık seyircimize. Bundan önceki Ankara olayında ve sonraki Ankara olayında bunu okuduk. O yazıda şundan bahsediyor. Biz topluluk olarak yaptığımız işin eğlence sektörünün bir parçası olduğu fikrine karşı duruyoruz. BBT, tiyatronun bir yorum, algı ve birliktelik sanatı olduğuna inanır. O nedenle sahnemizi kapatmıyoruz. Sizler geldiğiniz sürece biz devam edeceğiz. Hayatı bizim inisiyatifimiz dışımızda durdurmak isteyenlere inat tiyatro yapmaya devam ediyoruz dedik. Şuna varız. Ülke olarak teröre karşı ya da X bir soruna karşı, izinsiz avlanmaya karşı, tecavüzlere karşı her neyse… Hayatı bir günlüğüne durduruyoruz. Esnaf kepenk indirecek, holdingler iş bırakacak, tüm toplum tepki koyacak deniyorsa buna varız, hadi yapalım. Çok ciddi bir tepkiden bahsediyorum. Madem hiçbirimiz terörü istemiyoruz… Hep beraber yapacaksak buyurun yapalım.

Alican Yücesoy: “Devrimler, bilimle ya da sanatla başlar.”

Biraz sezon başından bu yana senin genel sanat yönetmeni seçilmenle birlikte tiyatroda neler değişti, nasıl yenilikler oldu anlatır mısınız? Siz bir devrim yaptınız aslında, öyle değil mi?

Alican Yücesoy:Devrim dedin ya... Her zaman bilimle ya da sanatla bir şeyler başlar. Biz kendi adımıza bunu başlattık. Her şey değişti. Bir defa en başta da konuştuk ya repertuvar anlayışımız değişti. Biz sürekli çalışan ve üreten bir tiyatro olmayı amaçlıyoruz. Biraz o yönde çalışıyoruz. Ne yapsak acaba diye düşünen bir ekip değiliz. Dünyayı takip eden, bir işleyişi olan, bir şeyleri mümkün olduğunca önceden planlayan bir ekip olmaya çalışıyoruz. Artık biraz buralarda dolaşıyoruz.

Ben biraz şuna benzetiyorum. Köklü ve prestijli bir orkestra düşünelim. O orkestraya konuk olan genç, dinamik bir şef, genç ve yetenekli müzisyenler… Tabii ki onların eserlere getirdiği yorum çok daha başka olacaktır…

Alican Yücesoy:Ben o orkestranın fagotçusuydum yalnız. (Gülüşmeler) Çünkü ben de onların içinden geldim aslında bir yandan.

Demek istediğim şu. Sizin bir derdiniz var. Siz maddi bir beklenti içine girmeden, kendi sosyal hayatınızdan, özel yaşamınızdan feragat ederek bir şeylerin peşinden gidiyorsunuz. Bu bir duyarlılık meselesi… Siz de pekâlâ başkaları gibi tanınırlığın türlü nimetlerinden faydalanarak “kendi işinize bakabilirdiniz”… Evet, BBT’nin kemik bir kitlesi, bir saygınlığı vardı ama siz onu dışarıya açtınız, öyle değil mi?

Doğacan Taşpınar:Evet, çünkü çok sıkılmıştık. Elbette bizden önceki abilerimiz, ablalarımız çok güzel işler yapmışlar. Bugün bir kurumu 25. yaşına getirebilmek bile başlı başına bir başarı. Ama işte mevcut işleyiş bizi çok sıkmıştı artık. Bu tiyatroda Hayvan Çiftliği gibi müthiş bir iş yapıldı. Ne oldu? Bakırköy’de kaldı, toplamda 15 gösterim yaptı, sonra da kalktı, gitti, uçtu. Yani bunları gördükçe çok üzüldük. Burada müthiş bir ekip var. İşte dışardan davet ettiğimiz yönetmenler hep aynı şeyi söylüyor. Burada harika bir ekip var.

Alican Yücesoy:Dedin ya, bizim ekibimizdeki insanların buradan ne maddi ne de manevi bir beklentisi var. Seçim zamanında sonuçlar açıklandığında biri Twitter’da “Keşke ülkeyi de 80 sonrası kuşak yönetse” gibi bir şey yazmıştı.Bu o kadar doğru ki aslında… Yeni bir vizyon, yeni bir bakış açısı… Biz sanatı kibirden kurtarmayı istiyoruz. Tiyatro sadece bize ait bir şey değil. En başından beri söylediğimiz,izleyicisine göz hizasından bakan ama bir derdi de olan bir topluluk olmaisteği bu aslında. Ve bizim bundan tek kazanımımız gelecek nesillere de kalacak iyi tiyatro izleyicileri… Çünkü tiyatro izleyicisi ne kadar çok olursa o arzu ettiğimiz kaliteli yaşama o kadar çabuk ulaşırız.

Küçük sahneyi Black Box’a çevirdiniz bir de… Bu fikir nasıl doğdu?

Alican Yücesoy:Bu aslında 20 yıldır düşünülen bir şeydi, biliyor musun? Bugün Emre Kınay geldi, oyunu vardı. Gezerken ona gösterdik, “İşte bu ya, hep bunu yapmak istemiştik ama bir türlü yapamamıştık.” dedi. Bizim yaptığımız ve öncelediğimiz işlerden biri de buydu. Yani işte hep istenmiş ama olmamış. Biz bu uğurda Dodo ile Anıtlar Kurulu’na mı gitmedik, KUDEP’e mi gitmedik… (Gülüşmeler)

Gülme, orası tarihi bir mekân. Ve biz bunu yapalım dediğimizde oraya müdahale edeceğiz sandılar. Bir sürü prosedür… Oysa şimdi var olan tarihi doku ortaya çıkmış oldu. Sen de geldin, gördün işte…

Doğacan Taşpınar: Tiyatro doğduğunda antik tiyatrolarda gördüğümüz gibi seyirci yukarıda oyuncu aşağıdaymış. Daha sonra Avrupa; İtalyanlar, İngilizler işe dahil olunca, Kralcılar, Kraliyetçiler, oyuncuyu yükseğe çıkaralım, platform yapalım hikayesi oluyor. O da hala işleyen ve kendi kuralları olan bir tür. Ama Avrupa yavaş yavaş o eski düzene geri dönüyor. Aslında Black Box, bizim bildiğimiz o “meydan sahne”. Eski orta oyunlarında, köy seyirlik oyunlarında olduğu gibi… Yani biz aslında tekrar özümüze dönüyoruz.

Nasıl bir iş bölümü var aranızda? Dodo, sana sorayım... Alican demokratik bir sanat yönetmeni mi? Yoksa iktidara ulaşan pek çok erk gibi arada “astığım astık, kestiğim kestik” tavırları oluyor mu? (Gülüşmeler)

Doğacan Taşpınar: Çok açık söyleyeceğim, bugün kendisine de söyledim. Şimdi o kesinmüdahale eder ama umurumda değil. (Gülüşmeler) Fazla demokratik. Gereğinden fazla. (Gülüşmeler) Şaka bir yana… Çokseslilik çok güzel bir şey tabii ama Alican buna ekstra özen gösteriyor.

Alican Yücesoy: Ben bir şey yapılacağı zaman herkesin fikrini alıyorum. Ama sonuçta kendi bildiğimi yapıyorum, büyük ölçüde… (Gülüşmeler) Şaka tabii… İnsanları ikna yoluna gidiyorum, çoğu zaman da başarıyorum. (Gülüşmeler) Ama Dodo’nun söylediği şeyi de anlıyorum. Bir yandan bu güzel ama bir yandan da bazen bazı kararların alınması ve uygulamaya konması gerekiyor. O noktada inisiyatif kullanmak gerekebiliyor. Kolektif bir şeyler yapmak zaten hiç kolay bir şey değil. Mesela “bunu mora boyayayım mı” sorusunu 20 kişiye sormak bile bir mesai demek. Haliyle vakit kaybetmemek için bazen sorumluluğu aldığımız oluyor.

Doğancan Taşpınar: “İçimizde bir iş yapmanın saadeti…”

Biliyorum ki bu aşamalara gelene kadar süreç hiç kolay olmadı. Birtakım engellerle karşılaştığınızda en büyük destekçileriniz kim oldu? Bir de hiç “ya tamam artık, uğraşmayalım” noktasına geldiğiniz oldu mu?

Alican Yücesoy:Oyun çıkarmaya başladıktan sonra kesinlikle seyirci oldu. Mesela acayip bir davetiye sistemi vardı. Onu kaldırdık. İşte kimlere davetiye ayrılıyor? Jüri üyelerine, köşe yazarı gazetecilere, bir de bizim yani oyuncuların çok sınırlı sayıda sisteme düşen kontenjanları var. Onun dışında bilmem ne sitesi sakinine davetiye falan verilmiyor. Biz bunu yaptığımızda dediler ki boş salona oynayacaksınız. Tamam, o zaman boş salona oynayalım ve çapımızı görelim dedik. Ve inanır mısın… Biz 1 Ekim’de Yanlışlıklar Komedyası’nı oynadık. 2 Ekim’de salon tıklım tıkıştı. Ve bunlar doldurması kolay oyunlar değil…

Doğacan Taşpınar:Şöyle gerçekler de var hayatımızda. Geçtiğimiz yıllarla kıyasladığımızda bir yılda elde edilen ciroyu 3 ayda elde etmişiz.Eğer rakamlarla konuşacaksak durum böyle.

Alican Yücesoy:Aynen öyle. İkinci soruna gelince... Umutsuzluğa düştüğümüz anlarda önce seyirciden sonra da birbirimizden destek aldık. Bir de çıkan oyunları gördükçe çektiğimiz onca çileye değdi diyoruz. O “değdi” duygusu çok önemli.

Bunu biraz da şunun için sordum. Ülke olarak biraz o psikolojideyiz ya… Çırpınıyoruz ama sesimizi duyan olmuyor ya da duysalar bile istediğimiz etkiyi yaratamıyoruz. Belki sizin buradaki örgütlenme, kendi hak ve özgürlüklerine sahip çıkma yönündeki çabalarınız bizler için de bir örnek / umut olur… Olabilir mi? Ne dersiniz?

Alican Yücesoy:Bence “olabilir” eksik kalır, olmalıdır. Aslında kaybedecek çok şeyimiz olabilirdi. Çünkü tiyatro yapıyoruz. Limon satmıyoruz ki… Aaa, bu mahalle olmadı, aşağı mahallede şansımı deneyeyim gibi bir lüksümüz yok. Eğer biz bu alanda bazı şeyleri göze alıp elimizi taşın altına koyabiliyorsak bence hayatın her alanında bunu yapabilir insanlar… Yapmalıdırlar. Hayatı güzelleştirmek için insanın yanında kendi gibi düşünen iki kişinin olması yeterli aslında ve o iki kişi herkesin hayatında var. Bir şeyleri değiştirmek için adım atmak gerekiyor sadece.

Doğacan Taşpınar:Önce küçük resimden başlamalıyız. En büyük hayalim şehir tiyatrosunda ve devlet tiyatrolarında da bunun başarılabilmesi. Seçilen bir genel sanat yönetmeni, onun altında asaleten seçilen yönetim kurulu üyeleri olmalı, atanan değil. Ondan sonra büyük resme çıkmamız lazım. Önce yakın çevremizden başlamalıyız.  Gerekirse gemileri yakarız, kaybedecek bir şeyimiz yok kafasına girmek gerekiyor.

Alican Yücesoy:Ya biz bir zavallılar ordusu değiliz. Kendimizi bu histen, bu ölmüşlükten kurtarmamız gerekiyor. Eğer biz kendimizi zavallı olarak görürsek birileri elbette kendi borusunu öttürür.

Doğacan Taşpınar:Bir şeylere bağımlı olma duygusundan kurtulmak gerekiyor. Biz eğer, BBT olmadan bir şeyler yapamayız psikolojisine girseydik bunu başaramazdık.

Peki, bunun sonrası için nasıl planlar, hedefler var?

Alican Yücesoy:Biz işimizi yapmaya devam edeceğiz. Daha iyi bir tiyatro olmak için çalışacağız. Biz, işini severek ve iyi yapan insanlar olarak devam edeceğiz.

Doğacan Taşpınar:Ben her gece bir iş yapmanın saadetiyle yatağıma yatıyorum. Bu duygumun karşılığını seyirciden de alınca çok mutlu oluyorum. Dilerim bu duygumuzu uzun zaman kaybetmeyiz.

 

Gülünç Karanlık için en yakın temsiller 30 Mart, 6-7-15-16-21 Nisan tarihlerindedir. Oyun, sezon boyunca devam ediyor. BBT’nin diğer oyunları için www.bbt.bel.tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

*Fotoğraflarımıza yardımları için tatlı İlkin Tüfekçi’ye teşekkür ederiz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri