21
Şubat

Curcunası bol bir müzikal: İstanbulname

21 Şubat 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

Yaşamını çiçek satarak sürdüren ve mahalleliye umut dağıtan Uğurböceği, tulumbacı Eğrikapılı Ali, meyhaneci Agop, Agop’un güzeller güzeli kızı Angel, Madam Eleni, Sarhoş Hakkı, mahallenin asayişinden sorumlu Hasan Çavuş, İspanyol soylusu Kont ve oğlu Ferdinand… Her biri birbirinden renkli bu karakterlere eski Pera’da geçen İstanbulname müzikalinde rastlıyoruz. Başrollerini Nükhet Duru, Caner Cindoruk, Cezmi Baskın, Kayhan Yıldızoğlu, Pelin Akil ve Melda Gür’ün paylaştığı müzikal 50 kişilik büyük bir kadroyla izleyici karşısına çıkıyor. Bambaşka kültürlere sahip insanların bir arada barış içinde yaşadığı eski İstanbul’un kozmopolit dokusunun yansıtıldığı müzikali Nükhet Duru, Cezmi Baskın ve Caner Cindoruk ile Aykırı Akademi için konuştuk.

Söyleşi – Işıl Gerek

 

Nükhet Duru: “Mesele hayatın bütün renklerini sahnede gösterebilmek…”

Yedi Kocalı Hürmüz, Cahide, Carmen derken şimdi de İstanbulname… Müzikallerin ayrı bir yeri olmalı gönlünüzde…

Elbette… İnanır mısın yıllardır kovalıyorum. Yine bir prodüksiyon olsa da keyif yapsak diye… Çünkü ben kolektif, kalabalık çalışan işlerden müthiş mutluluk duyuyorum. Bu yüzden de programlarım elverdiğince böyle işlerde bulunmaya çalışıyorum. Çok severek oynuyoruz, çok tatlı, sevimli bir oyun. Öyle fazla ciddiye alınacak bir oyun değil, keyif, güzel müzik, danslar, karikatürize edilmiş karakterler ve ben de işte gariban bir çiçekçi kadın…

O zaman biraz Uğurböceği’nin hikâyesinden bahsedelim mi?

Uğurböceği’nin ilk perdeden sonra bir dönüşümü var… Aslında ondan çok bahsedersem oyunun sürprizi kaçabilir. Ama şöyle söyleyeyim. Uğurböceği’nin insanlardan gizlediği bir hikâyesi var. Benim için heyecan verici bir karakter. Ben her defasında sınava sokuyorum kendimi. İlk defa böyle pırıl pırıl elbiseler ve müthiş bir görkem olmadan sahneye çıkıyorum ve oyunu başlatıyorum. Bu müzikalde hem anlatıcıyım hem de gariban bir çiçekçi kadınım. Bu üçüncü oyunumuz ama her defasında bende başka bir heyecan oluyor. Seyircinin reaksiyonu çok güzeldi, umarım böyle devam eder.

Tabii zor günlerden geçiyoruz...

Aynen öyle… Ama biz tavır olarak perdenin kapanmamasından yanayız. İnsanlar sanatla yaşar, sanatla merhem bulur acıya. Ona inanıyoruz. Aramızda çok istişare ettik ama sonunda biz perdeyi kapamamaya karar verdik. Bugünler geçecek, ben inanıyorum.

Çok da eğlenceli bir ekip… İçeride Caner Cindoruk, Melda Gür, iki büyük usta Kayhan Yıldızoğlu, Cezmi Baskın… Koreografi, yine usta bir isim Selçuk Borak… Onlarla bir arada olmak nasıl?

Yani ben işte bu işi o yüzden seviyorum. Kuliste ve provalar sırasında gerçekten çok dostça, çok kardeşçe ilişkiler kuruyoruz. Ve o ilişkileri, iletişimi yaşamaya bayılıyorum. Bu duyguların ardından sahnede birbirimizin gözünün içine bakarak oynamak bana müthiş bir haz veriyor. Bunlar çok doyurucu duygular. Zaten ben oyunculuğu çok seviyorum, hatta şarkılarımı söylerken tiyatral bir yanım da vardır. Böyle projelerde yer almak benim için de büyük bir terapi oluyor.

Nükhet Duru’nun müthiş bir enerjisi var, bu bizim çok aşina olduğumuz bir özelliğiniz… Bir de çok daha romantik, çok daha melankolik, çok daha dingin bir Nükhet Duru var öyle değil mi? Yahya Kemal’in, Sabahattin Ali’nin, Nazım’ın, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın en güzel dizelerini sesinden duyduğumuz bir Nükhet Duru…

Aslında biri ötekinden farklı değil, biliyor musun… Bütün mesele hayatın yüzlerini teker teker sahnede gösterebilmek, düşündürebilmek ve tadına varmayı sağlamak… Yani durmadan hamasi ve durmadan ciddi mesajlar vereceğim diye kendini zorlayan biri değilim çünkü öyle olmaması gerektiğine inanıyorum. Güldürürken, eğlendirirken arada da hatırlatmayı biliyorum. Ayy, biliyor musun sana ne söyleyeceğim… Sabahattin Ali demişken… Yıllar sonra tekrar Kürk Mantolu Madonna’yı okuyorum. Genç kızken okumuştum, şimdi bir daha okuyorum ve tabii çok farklı algıladığımı fark ediyorum. Büyümek güzel bir şey, vallahi…

Peki, o dönemlerde Nazım’ın, Sabahattin Ali’nin şarkılarını söylerken endişelendiğiniz olmadı mı?

Biz tabii militan bir gençliktik Işılcığım. Biz her şeyi söke söke aldık, bütün elde ettiklerimizi kazıyarak aldık. O yüzden bizi bir şeylerden vazgeçirmek öyle kolay değil. Bana birileri “kızım bu şarkıları söyleme” dedikçe ben daha çok bağlanırdım.

Bu müzikal Pera’da geçiyor. Ve bir yönüyle de bize, farklı kültürlerin huzur ve mutluluk içinde birlikte yaşadığı o güzel günleri de hatırlatıyor, öyle değil mi?

Tabii, mahalle ilişkileri, komşuluklar, dostluklar… Birbirinin yardımına koşmalar, sevmeler, saymalar… Yani böyle şeyler o kadar kalmadı ki, masal gibi geliyor bu duygular… İnsanlar gelip izleyince bu duyguları yeniden hatırlıyorlar belki de…

Eski İstanbul’u özlüyor musunuz?

İstanbul artık bir şehir, bir metropol olmanın ötesinde bir memleket oldu. Değiştiremeyeceğimiz bir durum bu, bunu kabul ederek yaşamak durumundayız. Ama insanlar doğadan çok uzaklaştılar diye düşünüyorum. Sağlık, mutluluk, toprak ilişkisi, bunların hepsini kaybediyoruz gibi geliyor bazen. O yüzden kimi balkonunda, kimi penceresinde kendine bir doğa yaratmaya çalışıyor ya da Ege kasabalarına kaçıyor.

 

Cezmi Baskın: “Ülkemizde bir kültür erozyonu yaşandığını düşünüyorum.”

Bu oyun Pera’da geçiyor, eski İstanbul’u anlatıyor ama bir de o dönemin çok önemli figürlerinden Tulumbacılar var, hikâye onların etrafında örülüyor. Onların öyküsünü biraz anlatır mısınız bize?

Bildiğim kadarıyla şöyle anlatayım. Bu Tulumbacılar, mahallenin spor kulüpleri gibi davranıyorlar. Mahalle içindeki birtakım işlere de karışıyorlar. İşte mahallenin ahlakından, namusundan, namussuzluğundan da sorumlular. Biraz külhanbeyi tavırlar, aralarında bir rekabet de var. Biraz rembet tavırları da var… Aralarında İstanbul’un azınlıklarından insanlar da var. Haraç alma, haraç verme gibi işlere bulaştıkları da oluyor ama genelde mahalle delikanlıları... Ama bunlar sanıyorum Kurtuluş Savaşı döneminde çok yardımcı oluyorlar. İstanbul’a giren işgal kuvvetlerine karşı bir arada çete savaşları yapmışlar, direnmişler, mücadele etmişler. Renkli ve gerçek figürler olduklarını söyleyebiliriz.

Sizi şimdiye kadar sahnede birçok farklı rolde gördük, peki müzikallerin sizin için nasıl bir önemi var? İstanbulname sizin için nasıl bir deneyim?

Ben müzikli oyunlarda oynadım ama ilk defa bir müzikalde yer alıyorum. Çok enteresan bir deneyim benim için. Baya zorlandığımı da söylemeliyim. Çünkü hem şarkı söyleyip hem bir karakteri canlandırmak, bir miktar da dans etmek öyle çok da kolay değilmiş. Çok kalabalık bir kadro… Çalıştığımız mekân çok büyük, biz hep böyle küçük, kompakt tiyatrolarda çalıştık. İşin içinde bir orkestra faktörü de var. Yani benim de yavaş yavaş farklı şeyler öğrendiğim bir süreç diyebiliriz.

Peki, şimdi çok ayrıştırıldığımız, herkesin etnik kökenine, kimliğine göre değerlendirildiği şu günlerde İstanbulname izleyicilere hangi duyguları anımsatıyor?

Tabii bu oyunun geçtiği dönemler, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok uluslu olduğu dönemler. Oyun da ona göre yazılmış. Çok uluslu bir ülkenin tiyatrosu da çok ulusluydu. Yani Arnavut, Ermeni, Rum, Yahudi, Laz, Kürt, Türk, saraylı, mahalleli bir sürü insanın bir arada yaşadığı bir toplumda komedi de, tiyatro da tabii ki bunların taklitleriyle, canlandırmalarıyla var oluyordu. Türkiye, şimdi şimdi tek tipleştirilmeye çalışılıyor, oysa bu ülkede başkaları da yaşıyor. O açıdan bu oyun bizim ülkemizin renklerini, zenginliklerini de yansıtıyor.

Yıllarını tiyatroya vermiş biri olarak insanların sanata olan ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnanır mısın bugün bir arkadaşımı davet ettim oyuna. Hayatında hiç tiyatroya gitmemiş. Ülkemizde böyle insanlar var hala. Bence bir ülkenin gelişmişliğinin en önemli göstergesi. Hala hiç klasik müzik konserine gitmemiş insanlar var. Popülere, kalitesiz işlere mahkûm edildiğimizi ve bir kültür erozyonu yaşandığını düşünüyorum, maalesef. Bir takım politik olayların, sarsıntıların ülkemizdeki sanatı da çok etkilediğini düşünüyorum tabii. Bir patlama, bir terör faaliyeti olduğu zaman insanlar evlerinden çıkmak, kalabalık yerlere gitmek istemiyor. Terörü körükleyen insanların istediği de bu. Sosyal yapıyı birbirinden koparmak, dağıtmak ve parçalamak. İşte buna direnmek gerektiğini düşünenlerdenim. Viyana Kuşatması sırasında Viyana Valisi, Kral’a mektup yazıyor, diyor ki; “Türkler, Viyana’yı kuşattı ama biz hala müzikallerimizi oynuyoruz. Konserlerimize devam ediyoruz.” Kültür sanat insanları besleyen, hayatın içine katan bir alan. Dolayısıyla buna direnmek gerekiyor. İnsanlar evlerinin içinde televizyona mahkûm edilmemeli. Dışarıda müthiş işler yapılıyor. Biraz bunların farkına varılmalı. Kültürsüz, sanatsız bir toplum koyun olmaya, sürü olmaya, hak etmediği bir şekilde yönetilmeye mahkûm oluyor doğal olarak.

 

Caner Cindoruk: “Hepimiz bu çok kültürlü ve renkli yelpazenin bir parçasıyız.”

İstanbulname’de Tulumbacı Eğrikapılı Ali ile izliyoruz sizi. Komik ve abartılı tavırlarıyla kendini sevdiren bir külhanbeyi görüyoruz sanki… Hem oyunu hem de bu renkli karakteri dinleyebilir miyiz sizden?

Ben müzikli oyunlarda oynamıştım ama benim de ilk müzikal deneyimim. Sahnede bir karakteri canlandırmanın yanı sıra şarkı söyleyip dans edecek olmak beni bu projede yer almaya itti. Tabii bir dönemi anlatması ve geleneksel öğeleri de oyunda kullanıyor olmamız hem seyirciyi hem de bizi heyecanlandıran nüanslar. Biraz vodvilimsi unsurlar da var. Nükhet Duru gibi bir isimle karşılıklı oynamak, Cezmi Baskın, Kayhan Yıldızoğlu gibi isimlerle aynı sahnede olmak, üstüne bir de dans edip şarkı söylemek benim için çok keyifli.

Eğrikapılı Ali’ye gelince… Kabadayılık, külhanlık çok başkaymış, bir defa raconu çok farklıymış o dönemlerde. Çünkü külhanbeyleri aynı zamanda mahallelerin tulumbacılarıymış. Bu çok ironik, değil mi? Günümüzde hangi kabadayı bu tavrı sergiler ki? Yardımsever, mahallenin her derdine koşan insanlarmış.

Cezmi Bey ile konuştuk, size de sorayım. Şimdi çok ayrıştırıldığımız, herkesin etnik kökenine, kimliğine göre değerlendirildiği şu günlerde İstanbulname bize biraz o bir arada yaşama kültürünü de hatırlatıyor, öyle değil mi?

Bir defa biz tek tipleşmeye indirgenecek bir ülke değiliz kesinlikle. Çünkü bu coğrafyada yüzyıllardır Rumlar, Çerkesler, Ermeniler, Aleviler, Kürtler herkes zaten bir arada huzur içinde yaşamış, yaşıyordu. Bu coğrafyayı tek başına Türkler var etmedi ki… Bu insanlar zaten buradaydı. Burada bir hayat vardı, kültür vardı, hala da var. Sizin de söylediğiniz gibi oyun bu bir arada olma halini çok güzel yansıtıyor, insanların birbirine olan hoşgörüsünü, sevgisini, yardımlaşma duygusunu, inançlara olan saygıyı hatırlatıyor. İnsanları ötekileştirme son dönemlerde ortaya çıkan bir sorunsal. Yani anlamam mümkün değil. Ben Adana’da doğdum, büyüdüm. Bir sürü kimlik iç içe yaşadık ve bugünlere kadar hiç “sen şusun, ben buyum” gibi bir söylemin, durumun içinde olmadım, hiç böyle bir şey yaşamadım. Tabii bir takım çıkarlar, kirli oyunlar buna neden oluyor. Ama bizler elimizden geldiğince eskiden olduğu gibi iç içe, bir arada, huzurla yaşayabileceğimizi hatırlatmalıyız. Herkesin bu yelpazenin bir parçası olduğunu, her kültürün çok değerli olduğunu hatırlamalı ve hatırlatmalıyız. Son dönemde öyle şeyler yaşıyoruz ki… Artık birey olarak nefes alamaz hale geldik. Acı çekmekten, ülke meselelerine kafa yormaktan o kadar tat alamaz hale geldik ki belki de tam da bu noktada bizim bu oyunumuz insanlara bir nefes alma alanı sağlıyor. Hayata dair bazı güzel duyguları yaşatmak gerektiğine inanıyorum. En büyük eleştirim de şu… Bugün yaşadığımız gibi kötü durumlarda akla ilk önce sanatsal faaliyetlerin durdurulması gerektiği geliyor. Festival, tiyatro, konser dediğiniz şey sırf eğlence değildir. Hayata dair her şey devam ederken bunun sekteye uğratılmak istenmesine karşı çıkıyorum. Pes etmeden, mücadele ruhumuzu kaybetmeden, birbirimizi telkin ederek bunları var gücümüzle sürdürmemiz gerektiğine inanıyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri