16
Şubat

Kör Baykuş: ‘Yabancılar’ın Toplu Savunması!

16 Şubat 2016 Yazar: Aykırı Akademi

Albert Camus’nun ‘yabancı’ tem’iyle Franz Kafka’nın ‘ürkek-yalnızlığı’ ve ‘böcek çaresizliği’nde buluşmuş –ama bu konuda dahi hakkı yenilmiş, adı gereğince anılmamış– bir felsefe birleştirici, varoluşçuluğa ‘yeni yabancılıklar’ eklemiş tembel bir öğrencidir Sadık Hidâyet; tıpkı şefleri tarafından sevilmeyen başarısız(!) bir memur, yüksek not al-a-mayan(!) kötü bir öğrenci, hayatın içinde etkisini göster-e-meyen silik bir insan olduğu gibi. Acaba yazar bu yok sayılmalarının, hor görülmelerinin tüm hesabını “Kör Baykuş”ta mı kesmiş!

 

Yazan: Barış Özdemir

Bir edebiyat eseri. Öykü ya da roman; kısa ve derin bir anlatı. Günümüzde daha bir yaygınlaşan ‘novella’ örneği bir çeşit. Okurken sanki hissediyor insan; Sâdık Hidâyet, “Kör Baykuş”ta tekniği mesele bile yapmamış. Zaten Hidâyet’in hayatına bakarsanız, böyle ‘saçma’ bir eyleme kalkışmayacağını da görebilirsiniz. Yanılıyor olabilirim; kendisi de hayatta değil! İç dünyasında kendi düşüncelerinin/ruhunun savaşına, dışarıda ülkesinin/halkının ve genelde ‘dünyalı’nın cefasına kapılan ‘yok hükmünde’ bir adam, Hidâyet. Daha genç yaşta ‘ayaktakımı’nın doğaya, insana verdiği zarardan nasibini almış. ‘Çoğunluk’ mefhumu onda bir mesele’dir; adeta beynelmilel bir mesele. Felsefi duruşu yönüyle din, millet-ülke sınırı tanımaması, insana dair her türlü yaşam ve bilinç/sizlik haline aynı yerden bakması,  çoğu eleştirmenin bu değerli yazarı ‘İran’ın Kafka’sı’ ya da ne bileyim, ‘Yönünü Bulamamış Doğulu’ gibi eleştiriden çok, tespit odaklı ele alan yazılarına vesile olmuştur.

Bazı Yazarlar Neden Daha Bizimdir!

Öğretmen, sınıfında; pazarcı, tezgâhında; işçi, fabrikada mesaisinde; siz-biz otobüs yolculuklarımızda, parklarda, marketlerde (…) insanoğlunun ne’liğine dair önemli emareleri bir bir toplayabiliriz. Üç dört yıldır bir tanım çöreklendi içimde: ‘Hak edilmemiş mutluluklar’! Bilmeden konuşma ve devamlı bir gülme hali! Gerçek anlamda gelişme, öğrenme, evrilme adına bir şey, ama hiçbir şey yapmama; işine geldiğinde ‘dürüstlük timsali’ kesilip aksi durumda hırsızlığı mazeretleriyle taçlandırma; hak, adalet kavramlarını gerçek anlamda özümsemeyip işine gelmediğinde bu kavramları ‘yok hükmünde’ sayarken, çıkarına dokunulduğu an kendini ‘adalet tanrıçasının sembolü terazi’yle bir tutma… Çok mutlular; olsunlar peki, ama çok mutlular! Doğaya saygı, sadece çöp toplamakla olmuyor ki! Kendi -manevi- çöpün n’olacak!

“Nedendir bilmem ama, başkalarının yaşamları, mutlulukları midemi bulandırır.” (s. 66)

Anlıyorsunuz ki zaman değişse de insanoğlu değişmiyor, Hidâyet’in de insanı anlatırken sıklıkla kullandığı ‘maya’ tem’i bu duruma mütevazı bir ek olsun. Siz de işte, okurken vuruluyor, halden hale geçiyorsunuz. Birçok karmaşık, bilinçdışı aksak halinize Hidâyet’in ‘baykuş’ sesleriyle çayınıza meze yaptığınız mandalinanızın buruk tadı eşliğinde devam ediyorsunuz okumaya:

“Bu dünyanın benim için değil, bir avuç hayâsız, yüzsüz, dilenci tabiatlı, çok bilmiş, kabadayı, gözü gönlü aç insanlar için olduğunu hissediyordum. Bunlar dünyaya uyumlu olarak gelmişlerdi; yeryüzünün, gökyüzünün güçlüleri karşısında, kasap dükkânının önünde bir parça et için kuyruk sallayan aç köpek gibi dileniyor, yaltaklanıyorlardı.” (s. 79)

Ölüm düşüncesini bile, bu kaçınılmaz sondan korkmadığı, ölme mevzusunda bir beis görmediği; bu bahiste asıl kötü olanın, ‘toprak altında cansız yatarken, ayaktakımının zerreleriyle kendi bedeninin zerrelerinin birbirine karışma ihtimalinin dayanılmazlığı’ olarak anlatacak denli safını belirlemiş bir ‘yabancı’, ‘tavır koyucu’dur Sâdık Hidâyet!

Anlatıcı olarak bir şey anlatıyor olmakla aslında başka bir şey anlatıyor olmak arasındaki ince çizgi, gerçeği verir gibi yapmakla düş’e sığınılan korkma-kaçma hali, ama gerçeğin sert ve çirkin yüzüne –mecburen– maruz kalmalar (eserde gerçek-düş gelgitleri biraz da psikolojik gelme-gitme halleriyle ilintili incelenmeli), birçok anlatı parçasının Dali’nin resimlerine de selam göndermesi, en önemlilerinden biri de gerçek-düş çatışmasının tezahürü biçimindeki ‘motif’lerden bilinç akışı tekniğinin eşsiz uyumuyla yararlanılması… Hayır, yararlanmak değil de, eserin bizzat bu motiflere yaslanması; bir çeşit omurga. Zamanda “iki ay; hayır; iki ay dört gün”, “üç ay mıydı; hayır, iki ay dört gün”, “üç yıl; hayır; iki yıl dört ay’; eylemde “sol elin parmağını emme / tırnağını kemirme”; tipte “uzun, siyah giysili bir kız” ile “abasına sarınmış, yaşlı adam” vb. motifler, anlatının ‘saçma’dan aldığı gücüyle gerçek-düş çatışmasının birlikteliğini tamamlayacak önemli parçalar olarak karşımıza çıkıyor. Bu tanım-izahlar, “Kör Baykuş”un şifrelerini ayrıntılı bir izaha girişmeksizin yine şifrelemek sayılsın.

Peki Ama Neden!

‘Yabancılık’ hali, kişinin olmak istediği değil, olduğu/oldurulduğu bir haldir. Herkesçe gerçekten ‘saçma’ görülen düşünce-duruş-eylem, bir ‘yabancı’ için ironisini anlatmada yegâne olanaklardandır. Sâdık Hidâyet’e göre bu ‘herkes’ bir ‘ayaktakımı’dır, –ki bunu tüm varoluşçular özümser, bu böyledir– ‘çoğunluk’tur güle oynaya yaşayan, her şeyi en iyisi ve doğrusuyla anlayan(!). Ama fotoğrafa uzaktan ve esefle bakan ‘yabancı’, çaresizdir; genellikle de kimsesiz. Anlaşılmayandır, yok sayılan, hırpalanan. Edimlerini de kendine yöneltir; içinde bir başkası vardır, hayatla olan kaçınılmaz savaşımında hiç dinmeyen acıları, çatışmaları içindeki diğer ben’le varlık gösterir:

“Anladım ki, mümkün oldukça susmalıyım, mümkün oldukça düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Şimdi yazmaya karar verdimse, bunun tek sebebi kendimi gölgeme tanıtmak.” (s. 14)

Suskunluklarını, içinde yumruklaşmış acılarını ‘kör bir baykuş’un acı sesiyle mırıldanır eserinde Hidâyet: “Sadece beni alaya almak, beni kandırmak için yaratılan bir avuç gölge değiller mi?” (s. 14)

Albert Camus’nun ‘yabancı’ tem’iyle Franz Kafka’nın ‘ürkek-yalnızlığı’ ve ‘böcek çaresizliği’nde buluşmuş –ama bu konuda dahi hakkı yenilmiş, adı gereğince anılmamış– bir felsefe birleştirici, varoluşçuluğa ‘yeni yabancılıklar’ eklemiş tembel bir öğrencidir Sadık Hidâyet; tıpkı şefleri tarafından sevilmeyen başarısız(!) bir memur, yüksek not al-a-mayan(!) kötü bir öğrenci, hayatın içinde etkisini göster-e-meyen silik bir insan olduğu gibi. Acaba yazar bu yok sayılmalarının, hor görülmelerinin tüm hesabını “Kör Baykuş”ta mı kesmiş! Kan kokuyor bu anlatı zira, ‘adamımız’ elinde tahta saplı bir bıçakla kan kusuyor!

Hidâyet’in Türkçesi!

Mecazlara, sanatlı anlatıma bulaşmayan duru ve yalın anlatımıyla aynı zamanda bir yazarlık eğitimi veriyor Sâdık Hidâyet. Akıp giden bir nehirde okurunu salına almış; yormadan, üzmeden, hikâyesinin-kafasının tüm karmaşıklığını kendi ‘saçma’ ve ‘yalnız’lığıyla aynı yalınlıkta adeta yeni bir dil kurarak anlatıyor: Özenli ama samimi; akıcı ve lirik ama dolaysız; içinden geldiği gibi ama edebi! Eserin dildeki bu başarısında Mehmet Kanar’ın büyük bir payı olduğunu da gözden ırak tutmamak gerekiyor. Kanar, eserin daha önceki çevirilerinden yararlanmayıp “Kör Baykuş”u Farsça’dan tekrar çevirmiş. Eserin sonuna alınan “kör baykuş ve hidâyet’in varlık çerçevesindeki sözleri” başlıklı Celal Âl-i Ahmed’in 1952’de yayımlanmış yazısı ise, okur için ayrı bir öneme sahip, öğretici ve oldukça düşündürücü bir yazı.

“Kör Baykuş”, Hidâyet’in bu zehrini daha önce tatmış okura yeni ve keyifli bir tekrar okuma; yazarımıza bir şekilde uzak kalmış okura da önemli bir yazarı ve eserini keşfetme olanağı sunuyor.

 

Kör Baykuş, Farsça’dan Çeviren: Mehmet Kanar, Ayrıntı Yayınları, Eylül 2015

 


Sayfa tasarımındaki kolaj'da Salvador Dali'nin eserleri kullanılmıştır.

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri