07
Şubat

Doğu Yücel & Sevinç Erbulak Söyleşisi

07 Şubat 2016 Yazar: Sevinç Erbulak | Köşe adı: ''
Tüm Yazılar

Günlerden bir gün Doğu Yücel'in, "hayal et" demesiyle başladı her şey benim için...Yeni çıkanlar rafında dikkatimi çeken bir ilk kitapla...

Hayalet Kitap  ile tanışıklığımızın üzerinden yıllar geçti şimdi. Pastanın üzerinde üflediğimiz mumların sayısı arttıkça arttı...

Her yeni kitabında da hayranlığım bir kat daha artarak ona, hep.

Şansımı seveyim, Doğu'nun satırlarının ilk okurlarından biri olma ayrıcalığım oldu, hep.

Postacının yolunu heyecanla beklediğim zamanlar...

Gece okumalarım, hatta elektrikler kesilince mum ışığında okumalar...

Bırakamıyor ki başlayınca insan.

Kendimizi, bir insanı, bir yazarı ne kadar tanıyabiliriz ki?

Aykırı Akademi'miz için Doğu'ya sorularımı hazırlarken, cevaplarını deli gibi merak ettim.

Okurken yeniden tanıştım onunla. İyi ki!

Şimdi sizin sıra, sevdikleri; çok sevdikleri; hayal ettikleri ve tüm içtenliğiyle Doğu Yücel karşınızda...

 

Söyleşi – Sevinç Erbulak

Canım Doğu, bu hayatında şu an yapmakta olduğun şeyleri yapmasaydın veya yapamasaydın ne yapıyor olurdun?

Orta okulda boyum uzasaydı üçüncü ligde kaleci olabilirdim. İktisat diplomamı değerlendirsem sıkıcı bir bankacı olabilirdim. Gitar işine biraz odaklansam bir metal grubum olabilirdi. Üniversitede katıldığım tiyatro grubu biraz tuhaf olmasa oyuncu olabilirdim. Sonunda yazar oldum. Kötü sayılmaz.

İnan bana sihirli bir değneğim var ve onu röportaj bitince sana vereceğim. Yaşadığımız ülkede neleri değiştireceksin?

Eğitim sistemini değiştirirdim. Daha efektif, daha bilimsel ve yurdun her köşesini kapsayan bir eğitim sistemi. Ondan sonra gerekli olan tüm değişiklikler kendiliğinden olur zaten.

Biz senin kitaplarını okuyan okurlarız. Peki sen kimleri okuyorsun ? Hatta döne döne reçete gibi başvurduğun başucu kitabın veya kitapların var mı?

Bana okuma aşkını kazandıran yazar Jules Verne'dir, hakkını ödeyemem o yüzden. Sonra Stephen King geldi. Derken Kafka’lara, Ambrose Bierce'lara terfi oldum. Lovecraft'in yalnızlığı, gotik frekansı ve hayal gücü beni her defasında etkiler. Asimov'un öykülerini tekrar tekrar okuduğum doğrudur. Poe’nun tüm öykülerini kapsayan dev cildi var ya, arada kütüphaneden alıp rastgele bir sayfasını açar okurum. Dino Buzzati'nin Büyülü Öyküler'i, Guy de Maupassant’ın öykü seçkileri, Douglas Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi ve Binbir Gece Masalları aklıma gelen diğer başucu kitapları.

Henüz yazmadığın bir kitap, ne hakkında olacak?

Şu anda üzerinde kafa patlattığım dört kitap fikri var. Biri yetenek, diğeri ölüm hakkında. Diğer ikisi de bana kalsın.

Çok değil 15 sene önceki Doğu, Beyoğlu'nda yanından geçiyor, onu durdurup söylemek istediğin bir şey var mı? Seni duyarsa bazı şeyler farklı olacak. Yoksa geçip gitsin mi?

Önce “İlk kitabın çıksın diye bu kadar acele etme, iyi bir yayınevinden yayımla,” derdim. Sonra da, “İkinci kitabından sonra acele et, film işlerine bulaşma, edebiyata odaklan," derdim. Bir de eklerdim, "Bir romanından film yapılacak, senaryosunu yazarken çok taviz verme," derdim. Şunu da derdim: “Tarzını anlatırken "fantastik" kelimesini kullanma, Türkiye’de okurların önemli bir kısmının bu kelimeye karşı anlamsız bir önyargıları var.”

En kıyak özelliğin?

Dürüst olduğumu söylerler. Ya haklılar ya da iyi rol yapıyorum!

Sana verilebilecek en güzel armağan?

Satın alınmış bir şey değil de, hediyeyi veren kişinin emeğinin de olduğu bir hediye beni çok mutlu eder. Bana özel olduğunu hissederim o zaman. Onun dışında müzik, sinema veya edebiyatla ilgili her şey sevindirir beni. Kitap, DVD, CD, plak...

En gıcık özelliğin?

Patavatsızlığa varan dürüstlüğüm olabilir.

Bundan sonraki yaşamın (bir sonraki hayatın) senin istediğin gibi şekillenecek. Sen nerede ve kim olmak istersen o olacaksın durumu yani :)

Neredesin, dünyada nasıl bir yer kaplıyorsun ? Kimsin ?

Birden fazla alanda üretim gösteren biri olmayı isterdim. “Rönesans adamı” derler ya. Aklıma Boris Vian, Nick Cave, Bruce Dickinson, David Bowie gibi insanlar geliyor. Hem müzisyen, hem yazar, hem sinemacı, hem çizer... Her konuda çok iyi olmak zorunda da değil. Ama hayatını sanatın farklı kulvarlarına adamış ve az çok başarılı olmuş biri olmayı isterdim.

İşte bu kitabı ben yazmalıydım Sevinç! dediğin bir kitap var mı?

Açıkçası yok. Film izlerken bu duyguyu çok sık yaşıyorum. “Tam bana göre bir film, keşke bu konu aklıma gelseymiş de ben yazsaymışım” dediğim çok oldu. Ama kitap söz konusu olduğunda bunu yaşamıyorum. Çünkü her kitap o kitabın yazarını temsil ediyor. “Keşke bu kitabı ben yazsaymışım” demek, “Keşke bu adam / kadın olsaymışım” demek gibi geliyor bana. Filmlerde, kitaplardaki tek kişiye özgülük durumu kolektif çalışmayla değişiyor. Daha çok sahiplenebiliyorum bu yüzden. Son dönemde bana "Keşke ben yazsaymışım" dedirten filmler şunlar: Truman Show, El Habitante Incierto, Pan'ın Labirenti, Eternal Sunshine of Spotless Mind, Seconds, Another Earth, I Origins...

Varolmayanlar nasıl var oldu? Ne kadar zamanda var oldu ? Bir yazar kitaplarını ayırabilir mi? Bir yazarın en sevdiği kitabı olabilir mi? Çocuk gibi?

Henüz sadece dört kitabım var, belki de konuşmak için erken. Sanırım her yazar için “son kitabı” favori kitabı oluyor. O yüzden şu an en sevdiğim kitabım “Güneş Hırsızları”. Bence okurun öykü kitaplarına ilgisinin azaldığı bir dönemde çıktığı için hak ettiği ilgiyi görmedi. “Varolmayanlar” bu anlamda en başarılı romanım. “Hayalet Kitap”ı bitirdiğimde aklıma gelen bir konuydu, o konu yaklaşık 8 yıl boyunca büyüdü, yeni boyutlar kazandı. Arada askerliğe gittim. Asker pantolonumun cebinde sakladığım not defteri “Varolmayanlar”la ilgili notlarla doludur mesela. Yıllar içinde temeldeki fikir evrildi ve roman 2011'de son halini alarak yayımlandı. Yine de bir şekilde peşimi bırakmadı. Bir ara TV dizisi olması planlanıyordu, üç bölüm senaryosu yazdım, ama proje hayata geçmedi. Belki bir gün sinemaya uyarlama şansımız olur.

Şu an neyi var etmektesin?

Yetenekle ilgili bir öyküm var, onun üzerine kafa patlatıyorum. Yetenek nedir, doğuştan sahip olunan bir şey midir yoksa öğrenilir mi, gibi sorulardan yola çıkarak biraz zihin jimnastiği, biraz hayal gücü antrenmanı yaptıran bir öykünün peşine düştüm. Zor zamanlardan geçiyoruz. Gündemde olup bitenleri görünce insanın gerçekten yazası gelmiyor. Her şey anlamını yitiriyor. Emrah Serbes, yazarlığı bıraktığını söylediğinde çok üzerine gittiler ama bence ortak bir hisse tercüman oldu. Bir yandan kıyamet koparken diğer yandan gerçeklerden yola çıksanız da kurmaca sanatıyla uğraşmak çok zor. Yine de, “hikaye anlatıcısı” olmanın gereklerinden biri ne olursa olsun yeni hikayeler üretmeye devam etmektir. O yüzden mücadeleye devam...

Yemekle aran nasıl bilmiyorum ama sen evinde bir akşam yemeği hazırlıyorsun hayat bu ya?

Ve masanda sadece senin davetlilerin olacak. Kiminle veya kimlerle sabaha kadar sohbet edip, içmek istiyorsun? Senin yemeklerini tadacaklar iyi düşün bak:)

Yemek yapamam, kahvaltı hazırlasam olur mu? :) Tek kişi hakkım varsa, babamdan yana oy kullanırım. Konuşacak çok şey kaldı çünkü.

O şahane karikatürde de okuduğumuz gibi dünya tarihinin bu dönemine denk geldik yazık ki ! ve yapacak fazla bir şey yok gibi ama genç bir yazar olarak yaşadığın ülkeden, yaşamını paylaştığın insanlardan beklentilerin neler? Daha doğrusu var mı? Bitecek mi bu delilik hali sence? Geçecek mi? Bu öfke ne zaman dinecek?

Ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. İnsanoğlu her şeye rağmen iyiye gidiyor. Dünya tarihi boyunca barbarlık, karanlık çağ gibi çok daha dehşet verici dönemlerden geçtik. Ben özellikle sanat ve teknoloji açısından çok şanslı bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. Can Yücel, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi efsanelerin hayatta olduğu dönemlere şahit olan biri olduğum için şanslı hissediyorum. Müzikte de öyle, Barış Manço'yu da Lemmy Kilmister'i de sahnede izledim. Teknolojide de sadece internete şahit olmuş olmak bile çok acayip. Tabii ülkenin içinde olduğu durum düşünülünce tüm bunlar anlamını yitiriyor. İşin kötüsü her şey daha kötüye gidecek gibi görünüyor. Bazen, bir gün öyle bir dibi boylayacağız ki, şok tedavisi misali hepimiz kendimize geleceğiz diye düşünüyorum. Bence bir an evvel daha önce bizi birleştirmeyi başaran şeyler öne çıkmalı. Sanatsa sanat, futbolsa futbol, ne olursa... Her kesimden insanın ortak paydada güldüğü, sevindiği, üzüldüğü zamanları özlüyorum. Bir umut kırıntısı kaldıysa öyle bir dönem hatırladığımızdandır zaten.

Hala yapamadığına şaşırdıkların?

Şaşırdığım yok da, bir tiyatro oyunu yazmak gibi bir hayalim var. Başka hayallerim de var ama yeterince zaman yok.

Ben bunu nasıl yapmış olabilirim diyerek şaşırdıkların?

Kendimle ilgili büyük iddialarım yok, kendimi çok ciddiye alıyor gibi tınlamak da istemem. Ama yazdığım dört kitaba dönüp baktığımda “ben bunları nasıl yazdım, bunlar nasıl çıktı benden” gibi sorularla şaşırdığım oluyor.

En kocaman sevincin?

Üç an aklıma geldi. 1997’de Gençlik Kitabevi’nin öykü yarışmasını kazandığımda çok sevinmiştim. Telefonun başında sevinç çığlıkları atmıştım. 2010’da sanatçılardan oluşan futbol takımımızla Almanya’daki dünya kupasına katılmıştık. Gruptan çıkmamız penaltılara kalmıştı. Son penaltımız gole dönüşünce yaşadığımız sevinci unutamam. 2013’te Moskova’da Iron Maiden’dan Steve Harris ile röportaj yapmıştım. Bir müzik yazarı olarak en büyük hayallerimden biriydi, tabii sonuç hayal ettiğim kadar iyi olmadı, biraz heyecanlanmıştım konuşurken. Tüm bunların dışında sanırım her yazarın en büyük mutluluğu, bir eserine son noktayı, ama tüm düzeltmelerden sonraki o asıl son noktayı koyduğu anda yaşadığı rahatlama oluyor.

En kocaman keşke’n?

Çok var ama yine de her “keşke”mden bir şeyler öğrendiğim için tam olarak da “keşke” diyemiyorum. Mesela neden İktisat okudum diye kendimi çok sorguladım ama İktisat okumamış olsam, “Hayalet Kitap” var olmayacaktı çünkü o kitabı yazarken o dönem yaşadıklarımdan yola çıkmıştım. Yaşadığım her keşke’den ders çıkarıp, ondan edebi malzeme çıkarmaya çalışıyorum. Eğer her şey istediğim gibi gitseydi ve “keşke”lerim olmasaydı belki de istediğim gibi öyküler yazamayacaktım. Mükemmel bir hayat hiç ilham verici olmazdı.

Kiminle tanışmak, arkadaş olmak isterdin ?

Stephen King, edebiyat üzerine laflaşmak için. Bruce Dickinson, nasıl her işe yetiştiğini gözlemleyebilmek için. Jerry Seinfeld, hayatımı kaydırdığı için hesap sorarım. :) Murakami, kendi öykülerimi okutmak için, belki derlemelerine falan alır. Spielberg, senaryo taslaklarımı göstermek için. Woody Allen, Ricky Gervais ve Richard Dawkins’i de eklemek isterim. Ama bu kadar arkadaş fazla oldu, yazmaya zaman kalmıyor sonra!

Aşk gibi sevdiğin müzikler, müzisyenler? Döne döne dinlediklerin yani ? Soruyu sona bıraktım ki sınırsızca yazasın ;)

Ben coşkulu müzikler seviyorum. Şarkı sözleri de çok önemli. Şarkı sözlerinde neyin mevzu bahis edildiğini anlamadığım postmodern şarkılar beni hiç etkilemiyor. Ya Iron Maiden gibi hayal gücümü çalıştıran, öykü anlatıcılığı yapan grupları seviyorum ya da Bruce Springsteen gibi gerçek bir derde sahip ve lafı dolandırmayan şarkıcıları seviyorum. Bu minvalde sevdiğim belli başlı diğer isimler: Queen, Freddie Mercury, Savatage, Morrissey, Manic Street Preachers, The Tea Party, Dio, Joe Satriani... Tabii dingin müzikler de dinliyorum, Leonard Cohen, David Gilmour veya film soundtrack’leri gibi... Ülkemizden ise 80 sonları 90 başları rock ve metal gruplarına takıntılıyım diyebilirim. O dönemde çok kötü şartlarda çok iyi albümler yayımlandı ve yeni yeni retro kültürüyle birlikte bu albümlerin değeri anlaşılıyor. Birkaç grup ve müzisyen ismi vermem gerekirse: Dr. Skull, Yuhu, Hardal, Kramp, Asia Minor, Whisky, Cultus... Ayrıca tabii halen daha aktif olanlardan Kesmeşeker, Pentagram, Bulutsuzluk Özlemi, Nekropsi...

Senin için aşk? Var olan bir şey mi?

Yok diyemem ama çok nadir görülen bir şey olduğu kesin. Her yıl onlarca romantik komedi filmi çekilir de, bunlardan sadece bir tanesi iyidir ya, belki o kadar bile değil... Bence gerçek aşk, yani gerçek aşk derken aklın ve akıldışının eşit derecede roller aldığı bir aşktan bahsediyorum, nadiren görülen bir durum. Çoğu ilişkiye “aşkmış” gibi davranıyoruz ama kısa zamanda öyle olmadığı ortaya çıkıyor. Öykü ve romanlarımda aşktan bahsederken korkuyorum açıkçası. Gerçekten samimi bir aşk öyküsü için bir yaşanmışlık olması gerekiyor bence. Sonra o yaşanmışlığın dürüst bir şekilde sanat eserine aktarılması. En güzel aşklar da, filmlerde, romanlarda gördüğümüz aşklar oluyor. Audrey Hepburn ile Albert Finney’nin oynadığı Two for the Road filmi benim için ideal aşk filmi. Film boyunca kavga ederler ve ayrılmaya çalışırlar. Hep aşklarından şüphe duyarlar ama birbirlerine bağımlı olduklarını kabul ederler sonunda. Aşk bir teslimiyet hali, bir bağımlılık. Bir öykücü için hem ilham verici hem de tehlikeli bir konu. Bazen Türkçede aşk ve sevgi diye iki kelime olmasından dolayı aşk’ın içindeki sevgi’nin bizim toplumumuzda yeterince olmadığını düşünüyorum. Sevgi, saygı, dürüstlük, dostluk, bu dört elementin doğru şekilde sıralanışı aşktır diyeyim.:)

Çok çok çok çok çok teşekkür ederim şimdiden....

Ben teşekkür ederim!

Sevinç.

 

Fotoğraflar: Levent Kulu

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri