03
Şubat

Yüzeysel Olanın Sanatı

03 Şubat 2016 Yazar: Neslihan Yalman | Köşe adı: ÇİVİLEME
Tüm Yazılar

Yahya Kemal Beyatlı’nın İstanbul’unun kalmadığı, metrobüslerin tıka basa dolduğu, mültecilerin karaya vurduğu, trafik kazalarının olduğu yerde, sanatı sürekli söz sanatlarının nezaketine hapsetmek, natürmort çalışıp, Kâğıthane’yi hâlâ mesire yeri gibi algılamak, aşklardan bahsederken Leyla ve Mecnun, Frida ve Diego gibi (ki, bu çift gördüğünüz en fırtınalı çiftlerden biridir) isimleri seçerek, eski sanatsal oluşumları çağın diline uygulamaya çalışmak yeni olanın önünü tıkamaktır...

 

Yazan: Neslihan Yalman

Donald Kuspit ‘‘Sanatın Sonu’’ adlı kitabında yüksek sanatı mutlu azınlığa hitap eden, ama mutsuz çoğunluğa seslenemeyen bir şey olarak tanımlamış; onun zarifliğinin günlük yaşamın sığ, eyleme yönelik ve çaba gerektiren dünyasında ne işe yaradığını sorgulamıştır.

Artık dijital bir çağda olduğumuzu ve her şeyin giderek insansızlaşacağını düşünürsek, sanatın da tarihinden bu yana yeni bir yöne evrileceğini öngörmemiz mümkündür. Belki de, tekâmül androidleşmeyle gelişecek; daha sonra da Hawking’in imlediği üzere, insan ırkı yeryüzünden silinecektir. Bilim kurgunun, fantastik olanın, insanla robot ya da insanla makine arasındaki etkileşimin merkeze alınacağı, algıların daha parçalı ve çok sesli olduğu bir çağa girdiğimizi belirtirsek, yeni olanın sözlü ve yazılı arasındaki hiper dil üstünden şekilleneceğini, bu dilin internet aracılığıyla dönüştürüleceğini de ekleyebiliriz. Peki, insana dair olanda bir dönüşme görülecek midir? Tam da bu noktada, yüzeysel olanın sanata konu edilmesi ve anti-karakterlerin karakterlerle yer değiştirerek, hem sanatçıyı hem de sanat yapıtını alımlayanı yabancılaşacak boyuta taşıması gerektiğini düşünüyorum. Peki yüzeysel olandan kastımız nedir ya da yüzeysel sanat mı yapılmalıdır? Aksine, çağın ruhuna uygun şekilde seçilecek temalar, estetik yargılarla aktarılacak konular yine internetle ve çevremizde/dünyada tanık olduklarımızla birlikte ortaya çıkarılmalıdır. Çokeşliliklerin yaşandığı, telefonlarda ‘‘swarm’’ vd. tanışma programlarının yer aldığı, aynı ofis içinde evli insanların yasak ilişkileri sakladıkları, imamların çocukları taciz ettikleri, ev hanımlarının seks sitelerinde kocalarından gizli yazıştıkları, ensestin, şiddetin, tecavüzün/hatta, hayvan tecavüzünün görüldüğü dünyamızda, Batı bu tarz konuları kendi sanatına (sinemaya, tiyatroya, resme, fotoğrafa) aktarırken, Türk sanatı hâlâ nazik bir çiçeği kara kışta koklar gibi, yumuşak vuruşlarla duyguları simülasyon üstünden sağaltmaya çalışarak, alımlayıcıyı uyaramamaktadır. Yahya Kemal Beyatlı’nın İstanbul’unun kalmadığı, metrobüslerin tıka basa dolduğu, mültecilerin karaya vurduğu, trafik kazalarının olduğu yerde, sanatı sürekli söz sanatlarının nezaketine hapsetmek, natürmort çalışıp, Kâğıthane’yi hâlâ mesire yeri gibi algılamak, aşklardan bahsederken Leyla ve Mecnun, Frida ve Diego gibi (ki, bu çift gördüğünüz en fırtınalı çiftlerden biridir) isimleri seçerek, eski sanatsal oluşumları çağın diline uygulamaya çalışmak yeni olanın önünü tıkamaktır. Örneğin, internette/telefonda birçok insanla yazışmıyor, birlikte olmuyor gibi davranmak günümüz insanının varlığının bölünmüşlüğüne işarettir. Arka planda, gürültülü seks hayatları yaşayıp, önde yüksek sanatın taşıyıcısı, melek kanadının bir tüyü gibi davranmak, yine sanatçıların ve sanat alımlayıcılarının bölünmüşlüğüne işaret eder. Bu bölünmüşlüğün kendisi sanata yardım ve yataklık etmelidir.

Eski sanatsal oluşumların karşısında konumlanan yeraltı sanatı da, İstanbul merkezli bakıştan (ağırlıkla, Kadıköy, barlar sokağı) uzaklaşamamaktadır. Günümüzde seks, sigara, uyuşturucu yaşı düşmüştür; neredeyse gencinden yaşlısına, esnafından öğretmenine çoğu insan ot içmektedir. Peki yurt dışında bir ressam mahkûmların portrelerini çalışırken bizde niye sanat anaç vurgulardan, yumuşatılmış doğadan (ki, doğa kucaklayıcı olduğu oranda vahşidir de), kirlenmemiş olandan bahsetmekte, kirlenmiş olandan bahseden de anti-sanat unsuru üstünden sanatı tersine çevirerek, vurucu bir dil kuramamaktadır?

Yüzeysel ilişkilerin, yüzeysel iletişimlerin, hızın, hızlı tüketimin, depresyonların, kanserin, ötenazinin, intiharların, savaşlardaki vahşetin, çocuk ölümlerinin, mültecilerin, başı kesik ceylanların, nüfus artışının, hava kirliliğinin, GDO’nun, ‘‘fast food’’ yiyeceklerin sanata katkısı ne olacaktır? Çocuk oyunlarında dişlerinizi günde üç defa fırçalayın mesajları devamlı verilirken, o çocukların artık dijital çağın içine doğdukları, kendi deneyimlerini kendilerinin yaşadıkları, hatta kimi noktalarda annelerinden ve babalarından daha çok şey bildikleri, dünyaya farklı baktıkları ne zaman anlaşılacaktır? Eskiden dünyada iletişim bu kadar kolay değilken, yurt dışına zorla çıkılırken, Erasmus programları, Avrupa yardım fonları yokken, cep telefonları takoz modelken okunulan bir şiirle, şimdi, polifonik çağda okunulan bir şiir aynı etkiyi yaratır mı? Eğer, yapılan sanat, evrensel düzeyde değilse, ileriyi işaret etmiyorsa, halk/yahut insanlar tarafından kolayca anlaşılıp, benimsenebiliyorsa, orada soru işareti koymamız gerekebilir.

Yüzeysel olanın sanatı, yüzeysel olarak algıladığımız, kimi zaman yargıladığımız, kimi zaman kendimizde bile gizli olan o hayvansı, o ilkel, o normların dışındaki yarıkların arasına sızarak, akan kirli kana süslü bir kanal inşa etmektir. Örneğin, Amerika yahut Avrupa sineması kürtajı, sapıkların hayat hikâyelerini, cinsel çeşitlilikleri insanı da atlamaksızın çelişkileriyle anlatırken, Türkiye’de sanata bu konuları araç ettiğinizde sanki onları savunuyormuşsunuz da, bu yüzden göstermek istemişsiniz gibi bir algı yaratılmaktadır. Cinsellik (özelde, kadın cinselliği), sapkınlıklar, çokeşlilik, aldatmalar, vahşet gösterilir gibi yapılsa da, hâlâ uzak durulan konular arasında yer almaktadır. Osmanlı’daki harem, divan edebiyatından tutun da meyhanelere ve hamamlara uzayan oğlancılık, Türk toplumundaki pedofil eğilimi, mafyatik ilişkiler, aile içi şiddet hangi boyutuyla insani olan noktadaki o yarılmadan yola çıkarak sanat vasıtasıyla gösterilecektir?

Yine, Kuspit’in kitabındaki bir bölümde, Allan Kaprow adlı bir sanatçının fikirlerine değinilir. Walt Whitman’ın ve John Dewey’in “deneyim olarak sanat” düşüncesinden yola çıkan Kaprow, sanatı modern teknolojiyle ve modern  çevreyle çerçevelendirerek, bir dizi örnek vermiş; süpermarkette alışveriş yapan insanlarının devinimlerinin modern danstan daha zengin olduğunu, Ay’a inen uzay aracının çağdaş yontu sanatlarından daha görkemli olduğunu imlemiştir. Gündelik hayatta huzursuz, kararsız ve sabırsız olan bireylerin varlıkları da artık sanata anlam  katacak alt metinler taşımaktadır.

Allen Ginsberg’in “Pekin’de Doğaçlama” şiirini anımsarsak, şair orada kendi hayat hikâyesinden alıntılar yapmakta ve dağınık bir ritimle giden eserde cesur dizeler yer almaktadır:

“Şiir yazıyorum çünkü, genlerim ve kromozomlarım gidip gidip genç kadınlara değil genç erkeklere aşık oluyor.”

“Şiir yazıyorum çünkü, aklım seksten politikaya, Buda’dan meditasyona dolanıp duruyor konular arasında.”

Dolayısıyla, yüzeysel zamanlardan geçtiğimiz, aklımızın yetmediği noktalarda kendimizi uyuşturduğumuz, temsillerimizin arkasına sığındığımız ve özel mesajlarımızla topluluk önündeki genel tavırlarımız arasında farklılıklar yaşadığımız şu çağın üstüne biraz daha cesurca düşünmeyi denemeliyiz. Geçmişe dönmemize sebebiyet veren (yıkım-nostalji), saygıdan, alışkanlıktan ve korkudan reddedemediğimiz sanatsal çalışmalar, günümüzün ve ileriki boyutta gelecek nesillerin/belki de, makinelerin dillerine hitap etmeyeceklerdir. Robotlar sümbül koklayamazlar dediğim noktada, şiirinizde sümbülü hâlâ masum bir çiçek gibi kullanıyorsanız, artık üstüne çiçeklerin nakşedildiği gergeflerin de kalmadığını, gelinlik modellerinin, hatta evlilik anlayışının bile değiştiğini size söyleyebiliriz. Bütün bu değişimlerin ve ağırlıkla olumsuz gelişmelerin ışığında spirütel, iyimser veya saf bakış bizi yeterince ve derinden etkilemeyecektir. Bize göre insan şu çağda ağırlıkla evrimin ve teknolojinin taşıyıcısıdır. Herkesin içinde vahşi, röntgenci, acı çeken, acı çektiren, şiddete, intihara eğilimli, içki/ot içmeye hevesli, seks tecrübeleri yaşayan, fanteziler kuran, öfkeli, nefret dolu, küfürbaz, dedikoducu, gururlu, ikiyüzlü bir yan vardır. Bu yanın sanat aracılığıyla epik şekilde parlatılması, Shakespeare, Lars von Trier, Antonin Artaud, Jan Saudek gibi isimlerin de neden etkili olduklarını bizlere gösterecektir.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri