17
Ocak

Hiçbir çocuğun ölmediği 100 küsur sayfa...

17 Ocak 2016 Yazar: Işıl Gerek | Köşe adı: PAZAR SÖYLEŞİLERİ
Tüm Yazılar

… kanın, ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye

yukarda dediğime bakma aslında
başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler…

Turgut Uyar

 

Hoşgörünün, adaletin, özgürlüğün, insanlığın, barışın yerini tahammülsüzlük, kanunsuzluk, esaret, zorbalık, savaş aldı nicedir…  Ve nicedir umuda dair cümleler kuramaz olduk… Yaşadığımız topraklara gömüldükçe çocuklar hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyor olmanın utancıyla, ağırlığıyla ezildi yüreklerimiz. Bu gidişata bir türlü dur diyemeyişimize kahrolduk…

Hayatımıza giren insanlar gibi hayatımıza giren kitaplar da tesadüf değil. İşte Bedia Ceylan Güzelce’nin ikinci romanı Göğün Bütün Çeyrekleri, bu acı çağının ortasında şifa arayanlar için tılsımlı bir roman. Hiçbir çocuğun ölmediği mucize bir hastanenin kendi yaralarını saramayan başhekimi Dr. Timur ile Nuh Tufanı’nı gören Enuh’un hayatlarının kesiştiği roman, geçmişimizle, acılarımızla, hatalarımızla yüzleşebilirsek bu kör karanlıkta başka bir dünyanın mümkün olabileceğini hatırlatıyor.

Söyleşi- Işıl GEREK

 

Göğün Bütün Çeyrekleri nasıl bir birikimin ürünü?

Göğün Bütün Çeyrekleri, bir hatırlama süreci aslında. Bir gün hatırlamak üzere unuttuğumuz her şeyi yeniden göz önüne koymanın ürünü. Kültürel olarak, ruhsal olarak, kimliksel olarak tamamlanamadan ölüyoruz, tam başladığımız hayattan çeyrek kalarak göçüyoruz. Birlikte hatırlamamız gereken çok şey var, bunu güçlü bir şekilde istemenin ürünü belki de.

Bu roman, yok yere yitirdiğimiz çocuklar çağına bir başkaldırı diyebilir miyiz?

Zor bir soru çünkü zor bir zaman bu. Çocuklar hep yok yere ölür zaten. Çağa karşı bir başkaldırı değil de zamanda açılmış bir solucan deliği, dünyada ayak basılmamış bir ada belki de, bir kaçış noktası yani. Hiçbir çocuğun ölmediği 100 küsur sayfa. Bugün artık hayatımızın her sayfası bir kayıpla dolu, 365 günün tamamında bir dava, bir duruşma, bir anma, bir kayıp var. Üstelik durmadan yenileri ekleniyor.

 

"Birbirimize aitiz ancak bunu hatırlamak için hafızamız ya da ortak anılarımız yok ediliyor."

Tufan'ı yaşamış Enuh ile hiçbir çocuğun ölmediği bir çocuk hastanesinin başhekimi olan Timur'un hayatını kesiştirdiğin bu kurgu ile okuyucuda nasıl bir his uyandırmak istedin?

Hepimizin birbirimize bağlı olduğunu hatırladığımızda daha anlayışlı insanlar haline geliyoruz, daha sevgi dolu, daha hassas. Sanırım Timur ve Enuh'un birbirine asırlar öncesinden başlayan bağlılığı ve bugünde tekrar karşılaşmaları ile bunu anlattım. Birbirimize aitiz ancak bunu hatırlamak için hafızamız ya da ortak anılarımız yok ediliyor. Nereden geldiğini bilmediği için gideceği yeri de başkaları tayin etsin isteyen bir toplum oluşuyor gitgide. Geçmişimize hakim olursak, bugünün ve yarının tasarrufu da elimizde olur. Hep birbirimizi eleştiriyoruz ama gerekçelerini ortaya koyamıyoruz. Bu gerekçeleri ancak geçmişe hakim olarak konumlandırabiliriz, neyi istediğimizden çok neyi istemediğimiz belirliyor hayatımızı. Belki biraz bunları düşünmek istedim okurla birlikte...

"Kötüye hemen alışır, iyiye ise ikna edilmeyi bekler insanlar" diyorsun... Bu yanılsamadan kurtulmanın yolu ne sence?

Kötünün çekim gücünden midir, taklit edilmesinin ya da çoğaltılmasının kolaylığından mıdır bilmiyorum daha hızlı giriyor hayatımıza ve yayılıyor. Bu bir yanılgı doğru, bundan kurtulmanın yolu da vakitsiz gerçekleşen her şeyi sorgulamak herhalde. Mesela Doktor Timur, hastaneye Yaşlı Adam gelene kadar, neden o hastanede hiçbir çocuğun ölmediğini sorgulamıyor. Çünkü bir konfor alanına giriyor ve insanların çoğu da o konfor alanında kalabildiği kadar kalmak istiyor.

 

“Çocukluk anlatarak ve dinleyerek ayakta kalıyor galiba.”

Doktor Timur acılarını sırtında taşıyor... Kendi kanayan yaralarını iyileştiremezken, tedavi ettiği çocuklarda belki de kendi çocukluğunu yaşatıyor... Sen çocukluğunu, çocuk ruhunu nasıl koruyorsun? Nelerden şifa buluyorsun?

Ben hatırlayarak ve yazarak şifa buluyorum. Çocukluk ise anlatarak ve dinleyerek ayakta kalıyor galiba. Ben hatırladığımda ve yazdığımda, onu okuyanlar da hatırlıyor, bazen bir duyguyu, bazen bir erdemi, bazen öfkeyi bazen de kötülüğü... Hatırlamak kin tutmak değildir, unutmamaktır. 

Yazmak senin için nasıl bir serüven?

Ben çocukken başladım yazmaya. Yazdıklarımın okunması ya da yazdıklarımı okutmak, okunası metinler yazmak fikri çok küçük yaşlarda belirdi aklımda. Bunda tabii ailemin ve sonra hayatıma katılan dostlarımın da katkısı büyüktür. Öyle ya da böyle hayatıma girmiş, uzaktan ya da yakından temas etmiş herkesin bu yolculukta bir katkısı vardır. Koşullar gereği farklı işler yapmamız gerekebilir, üstelik çalışmak iyidir. Benim için asıl olan yazmaktır, hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde kötü günde, ölüm bizi ayırana dek...

 

“Başucumda sadece şiir kitapları var...”

Sevdiğin yazarlar kimler? Keşke ben yazsaydım dediğin bir kitap var mı?

Sevdiğim pek çok yazar var. Keşke ben yazsaydım dediğim olmuyor, çok beğendiğim bir şeyi sahiplenme arzusundan çok hayranlıkla izlemeyi, okumayı ona bakmayı tercih ediyorum. Sanat eseri paylaşıldığı an itibariyle her tür mülkiyetten çıkıyor zaten, kimin olduğundan çok kime ne anlattığı önem arz ediyor. Sanatçının imzası da bıraktığı bu hisle konumlanıyor zaten.

Peki, başucu kitapların, yanından ayırmadıkların...

Başucumda sadece şiir kitapları vardır. İlhan Berk, Mehmet Yaşın, Yorgos Seferis, Paul Celan, Kavafis, Sylvia Plath, Adnan Özer, Lorca, Thomas Moore, Maya Angelou, Akif Kurtuluş, Ayhan Bozkurt, Fuzuli ve daha pek çok isim...

Antalya Altın Portakal Film Festivali geçtiğimiz yıl çok eleştirilmişti. Bu yıl sen de oradaydın, gözlemlerin neler?

Festival uluslararası platforma taşınma sürecinde. Bu tip geçiş dönemleri zordur, doğrular ve yanlışlar yapılır. Zannediyorum ki festival yöneticileri de her festival sonrası dikkatli değerlendirmeler yapıyorlardır. Mesela Zeynep Özbatur Atakan'ın yaptığı Antalya Film Forum çok önemli. Türk sinemasının vizyonunu ve çeşitliliğini artırmak üzere herkese açık bir yapıya sahip ve bu da çok değerli.

En iyi film seçilen Sarmaşık'ı nasıl buldun?
Sarmaşık, yönetmen Tolga Karaçelik'in bir sanatçı olarak kendini ortaya koyduğu yeni bir film. Ben filmi izledikten sonra dünya sineması çok önemli bir eser kazandı diye düşündüm ve çok mutlu oldum. Sarmaşık, zamansız bir film, mitlerden, efsanelerden, insanın yegane kahramanının ve düşmanının kendisi olmasına dair önemli bir film. Doğru anlaşılması, iyi okunması gerekir, bu da zaman alacaktır.

Zor bir yılı geride bıraktık. Yeni yıla dair dileklerin, beklentilerin neler?
Hatırladığımız bir yıl olsun, ülkeye barış gelsin. Eşitlik duygusu ruhlarımıza yayılsın.

Fotoğraflar – Mert GEREK

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri