20
Aralık

Musa Aslında Bir Firavun muydu?

20 Aralık 2015 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

Mısır kökenli İngiliz araştırmacı Ahmed Osman Mısır’ın meşhur “Kâfir Kralı” Akhenaton’un Musa Peygamber olduğunu ileri sürüyor.

 

Musa Peygamber, Mısır Firavunu Akhenaton’un ta kendisidir... Mısır kökenli İngiliz araştırmacı Ahmed Osman “Musa ve Akhenaton”da kutsal metinlerdeki işaretleri takip ederek işte bu sarsıcı iddiayı ortaya atıyor. Omega Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan kitabın çevirmeni Zeynep Anlı.

Ahmed Osman, Yahudi Psikoanalist Sigmund Freud’un Musa’nın Akhenaton’un bir takipçisi olduğunu ileri süren iddiasını bir adım daha ileriye götürüyor ve onun aslında Akhenaton’la yanı kişi olduğunu tezini ileri sürüyor.

Yusuf Peygamber’in de 18. Hanedanın iki hükümdarının veziri olan Yuya ile aynı kişi olduğunu ortaya çıkaran Osman, Kutsal Kitap kronolojisini Mısır kronolojisi ile eşleştiriyor. Ahmet Osman bu cüretkâr girişiminin sonuçlarını şöyle özetliyor:      

•Bir taraftan İbrahim ile Musa, diğer taraftan da 18. Hanedanın altıncı hükümdarı III. Tuthmose ile 19. Hanedanın ikinci hükümdarı I. Seti arasında uyumlu kronolojiler oluşturmak mümkün oldu.

Ayrıca şunlar da belirginlik kazandı:

•Yahudi âlimlerin başka bir hesapla vardığı sonuca göre, Eski Ahit’te İsraillilerin Mısır’da kalış süresi için dört nesil, 400 sene ve 430 sene olarak belirtilen üç zaman diliminden doğru olanı dört nesildir.

•İsraillilerin 18. Hanedanın sonunda ve 19. Hanedanın başlangıcında Mısır’da oldukları bilindiği için, Mısır’a yerleşmelerinin çoğu âlimlerin inandığı tarihten iki yüzyılı aşkın süre sonra gerçekleşmiş olması gerekir. Bu da İncil’deki kişileri Mısırlı kişilerle eşleştirme çabalarının neden sürüncemede olduğunu açıklamaktadır; arayışlarında yanlış bir çağa odaklanmışlardı.

•Mısır tarihinin, ülkenin çok sayıdaki eski tanrısını, tek tanrıyla değiştirme girişiminin yapıldığı fırtınalı zamanda hüküm sürmüş olan dört Amarna kralının (Akhenaton, Smenkare, Tutankamon ve Aye) hepsi de Yusuf Peygamber’in soyundandı.

•Mısır’dan Çıkış, 18. Hanedanın son kralı Horemheb’in Amarna iktidarını sonlandırmasından önce meydana gelmiştir.

Akhenaton’un, fetiş veya hayvan şekilleriyle temsil edilen birçok tanrısı olan Eski Mısır din sistemini ortadan kaldıran devrimci bir kral. Eski tanrıları, herhangi bir görüntüsü veya biçimi olmayan, sadece Mısır için değil güneyde Kush (Nübye), kuzeyde Suriye olmak üzere tüm dünya için tek bir Tanrı olan Aton’la değiştirdi. Ayrıca, Aton’a İncil’in 104. İlahisine şaşırtıcı derecede benzeyen bir ilahiyi yazan kişi olduğu biliniyor. Sanatçılarına hissettiklerini ve gördüklerini özgürce ifade etmelerini söyleyerek, geleneksel Mısır’ın sanatı ifade edişinden birçok açıdan farklı olan yeni, basit ve gerçekçi bir sanat anlayışına yol açtı. Bu değişiklikle kral, eşi ve kızlarıyla yiyen içen ve Aton’a adaklarda bulunan sıradan bir insan olarak resmedildi.

Akhenaton’un karakterinin ve öğretilerinin tartışmalı doğası, 1930’ların ortasında Avrupa savaşa doğru yalpalamasını sürdürürken tartışmaya yeni bir öğe katan psikanalizin babası Yahudi Sigmund Freud’un ilgisini çekmişti. 1934’ün Temmuz’unda “Musa ve Tektanrıcılık” adlı kitabının ilk kısmını oluşturacak olan taslağı yazdı. Freud makalesinde, Yahudi peygamberinin adının o zamana dek düşünüldüğü gibi İbraniceden değil, çocuk anlamına gelen Mısırca bir sözcük olan Mos’tan geldiğini göstermişti. Ayrıca Musa’nın doğumu öyküsünün, tarihin bazı büyük kahramanlarının eski doğum mitlerinin kopyası olduğunu göstermişti. Freud, Akhenaton’un ülkesine dayattığı yeni din ile Musa’ya mal edilen dini öğretiler arasında büyük benzerlikler bulmuştu. Şöyle yazıyordu: “Yahudi inancında şöyle denir: ‘Schema Yisrael Adonai Elohenu Adonai Echod’. (‘Dinle ey İsrail, Tanrımız tek Tanrıdır’.) İbranice d harfi, Mısırca t harfinin harf çevirisi olduğu ve e harfi de o harfine dönüştüğü için Yahudi inancından bu cümlenin şöyle tercüme edilebileceğini açıklamıştır: ‘Dinle, ey İsrail, Tanrımız Aton tek Tanrıdır.’”

Bu kitabın yayınlamaması için pek çok baskıyla karşılaşan Freud bunu reddetmiştir. Freud kitabında Akhenaton’un üst düzey memurlarından biri olan Tuthmose’nin, Aton dininin yandaşlarından olduğunu öne sürmüştür. Kralın ölümünden sonra Tuthmose, Doğu Delta’nın Goshen bölgesinde yaşamakta olan Yahudi kavmini, seçilmiş halk olarak tercih etmiş, onları Mısır’dan çıkarmış ve Akhenaton’un dininin inançlarını onlara aktarmıştır.

Ahmed Osman’a göre ise Çıkış’ta İbranileri arkasından sürükleyen kişi Akhenaton’un ta kendisidir.

Ona göre, Musa’nın tanrısı tarafından Sina’da İsraillilere verilmiş olan On Emir kesinlikle Mısır geleneğindendir ve Mısırlıların Ölüler Kitabı ile ortak kökene sahiptir. Mısırlılar öldükten sonra ahirette Yargılama Odası’nda Osiris ve 42 yargıcı önünde yargılamaya tabi tutulacaklarına inanıyorlardı. Ölüler Kitabı’nın 125. bölümünde, ölü kişinin bu durumda söylemesi gereken Negatif İtiraf ve şöyle teminatlar bulunmaktadır:

Yalancılık yapmadım,

Hırsızlık yapmadım,

Çalmadım,

İnsan öldürmedim,

Yalan söylemedim.

 

Musa’ya ait olduğu söylenen “On Emir” de bu Mısırlı Negatif İtiraf’ın bir tür pozitif halidir:

Adam öldürmeyeceksin,

Çalmayacaksın,

Komşuna karşı yalan yere tanıklık etmeyeceksin.

Osman’a göre, böylelikle Osiris veya ahiretine inanmayan Akhenaton’un, Mısırlıların ölülerinin yargılanacağına inandığı ahlak kuralını, bu yaşamda müritlerine zorunlu bir davranış kuralına dönüştürmüş olması olasıdır.

Musa’nın sihirli asasının da bir Firavun imparatorluk asası olduğunu iddia eden Osman şöyle diyor:  

“Mısırlı kaynaklardan, kralların yetkilerinin farklı hallerini temsil eden bir değnek koleksiyonu olduğunu biliyoruz. Kralın gücünün hükümdarlık asalarından biri, pirinçten yapılmış veya pirinçle kaplanmış yılan şeklinde bir değnektir. İncil’de Musa’nın değneği için kullanılan İbranice sözcük, hem “yılan” hem de “pirinç” anlamına gelen “nahash”tır. Talmud’un efsanevi kısmı Haggahad, Musa’nın değneğinin kraliyet karakterini onaylamaktadır: “Musa’nın kullandığı değnek… bir hükümdarlık asası gibi şekillendirilmiş ve oyulmuştur.”

Osman’a göre bu öykülerin doğru yorumu, Akhenaton’un tahttan çekilmeye zorlandığında beraberinde hükümdarlık asasını Sina’ya götürmüş olduğudur. Yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra 18. Hanedanın son kralı Horemheb öldüğünde tahtı geri almak için bir fırsat görmüş olmalıdır. Hiçbir Tuthmose varisi yoktur ve tahta sahip çıkan kişi Horemheb’in ordusunun komutanı ve Zarw’ın valisi olan Pa-Ramses’tir. Akhenaton Mısır’a dönmüştür, o ve Pa-Ramses arasında karar vermek üzere bilge adamlar toplanmıştır. Kraliyet yetkisinin asasını ve Akhenaton’un sıradan vatandaşların bilmediği Sed festivali ayinlerini gerçekleştirdiğini gördüklerinde, bilge adamlar önünde diz çöküp onun taht hakkının üstün olduğunu onaylamıştır. Ancak Pa-Ramses asileri bastırmak için ordusunu kullanmıştır. Sonra Musa’nın annesinin akrabaları olan İsrailliler ve yarım yüzyıl önce Mısır’a dayatma girişiminde bulunduğu yeni dinine dönmüş olan birkaç Mısırlı eşliğinde yine Sina’ya gitmesine izin verilmiştir. Sina’da Akhenaton’un müritlerine, İncil’de Midyanlılar olarak tanımlanan bazı bedevi kavimleri (Şasu) de katılmıştır.

Osman’ın tezine göre, Musa ve Akhenaton aynı insansa, İncil’deki karakterlerin bazılarını Mısır tarihinden bildiğimiz karakterlerle eşleştirmenin mümkün olması gerekir. Buna göre, Mısır’dan Çıkış kitabında Musa’nın bakıcısı olarak tanımlanan Levi kızı Yokevet, Amarna krallarının sonuncusu Aye’nin eşi Tiye olarak tanımlanmalıdır. Nefertiti, İncil’deki Miryam karakteridir. Vezir Yuya ile Yusuf da aynı kişidir.

Kitabın editörü Orhan Gökdemir, kitapta bu tezin önemi şöyle belirliyor:

“İçinden geçtiğimiz çağın bize taktığı gözlük, Batı tarafından imal edilmiş o gözlüktür. Ve bu gün bilgi olduğunu sandığımız pek çok şey Batının imal ettiği o kurguya ve o kurgudan kaynaklanan bir kör inanca dayanır.

Bu kurgunun önemli bir kısmı “tek tanrılı” dinlerle ilgilidir. Onun önemli bir kısmı da Eski Ahit’e aittir. Bu kitaptaki öykülerin önemli bir kısmı Mısır’da geçmiş olmasına rağmen, sanki her şey Mısır’dan etkilenmemek üzerine kurgulanmıştır. Bu kurguya imkân veren şey ise Mısırlıları ve onun yönetici sınıfını düşman olarak göstermektir. “Firavun”un bütün tek tanrılı dinler tarafından bir tür küfür olarak algılanmasının sebebi işte budur.

Ahmed Osman, bu kurgunun örtüsünü kaldıran düşünürlerden biri. Mısır ile İbrani geleneği üzerine pek çok kitap yazdı. Freud’un “Musa ve Tektanrıcılık” kitabının izinden giderek ve o kitaptaki tezleri daha da ileriye götürerek Musa’nın aslında “Kâfir Kral” olarak nam salan devrimci Firavun Akhenaton olduğunu buldu. Yusuf’un Saray mensubu Yuya olduğunu ileri sürdü. Böylece bir anlamda ilk tek tanrılı dinin Musevilik olduğu tezini de yıkmış oldu.”

EK/ KİTABIN EDİTÖRÜNÜN ŞERHİ

Aydınlanma, uzun dinsel kapanışın doruğunda insanlığın ışığa ulaşmada yeni bir yol arayışıydı. Kurumsallaşmış din gördüğü her yerde sapkın gördüğü bu arayışı baskılamaya çalışıyordu. Ama insan merakı şahlanmış, dizginlenemez bir hal almıştı. Avrupa’da parası ve sonsuz merakı olan adamlar türedi, bir ucu İskenderiye’ye dayanan uzun araştırma gezilerini finanse ettiler. Orada bulduklarını düşündükleri Hermes Tot’un metinlerini tercüme ettirdiler ve gizli toplantılarda huşu içinde okudular. Okudukça, buldukları bu metinlerin Kilisenin kitabından daha eski olduğuna inandılar. O meraklı adamlar o metinlerde kurumsallaşmış dinin eski orijinal halini görüyorlardı.

Filozof, rahip, gökbilimci ve okültist Giordano Bruno, o metinleri okuyarak dinde büyük bir bozulma olduğuna karar verdi. O halde arınmak için Mısırlı olan eski orijinal dine geri dönmek şarttı. Nicolaus Copernicus, Batlamyus modelini kıyısından köşesinden kemirirken ve yerine utangaç bir biçimde “Güneş merkezli evren” modelini koyarken, altan alta Mısır kökenli “Güneş tapı”mının gereğini yapmaktaydı. Hatta aydınlanmacılar arasında işi daha ileri götürüp Hıristiyan inanışının Mısır dininin bir yanlış anlaşılmasından ibaret olduğunu söyleyenler de vardı.

Kilise, kendisine yönelik bu etkisiz eleştirileri küçük tepkilerle geçiştirmeye hazırdı ama o da bu arayışlarda kendisi için çok tehlikeli olan bir şeyi, dinin ham halini görmekteydi. Hıristiyanlığın ilk yüz elli yılı bu eğilimlerle mücadele içinde gelişmişti. Kilisenin lanetiyle şeklini yitirmiş bir kavram olan “paganizm” aslında göründüğünden daha renkli ve daha zengin bir kavramdı. Ve içinden her zaman en az Kilisenin öğretisi kadar kapsamlı bir başka öğreti çıkma şansı vardı.

Bruno’ya, Copernic’e gösterilen tepki de gerçekte bu korkuyla ilgiliydi. Vatikan, bu devrimci arayışların arkasında hermetic-okültist inançların gizli olduğunun farkındaydı. Tehlikeli bulduğu şey de o inançların ta kendisiydi.

Ama bütün bu arka plana rağmen, Aydınlanmanın dinsel kökenleri bir sır olarak kaldı. Batı, kendi inşasında rol üstlenen insanları sıra dışı, akıllı, çıkıntı adamlar olarak sunmayı daha uygun buldu. Çünkü o adamların toplumsal düzenine karşı gericilik Kilise ile işbirliği yaparak Batının inşasını kendi istediği gibi yönlendirmişti. Dinle işbirliği yapan yeni Batı yıkıcı inançları yıkıcı fikirlerden daha tehlikeli bulmaktaydı. Örttü.

Örtü Hermetizmin ve Masonluğun üzerindedir. Her ikisi de Batı’ya Mısırlı kökenlerini hatırlatmaktaydı. Hal bu ki Batı o yıllarda başka pek çok ülke ve uygarlığa yaptığı gibi Mısır’ın fethine girişmişti. Uygarlığını borçlu olduğu bir kültürü istila fikri çok iticiydi. Mısır’ı sildi, ötekileştirdi, Afrika’ya itti. Böylece Mısır, devasa yapılar yapmasına rağmen mimarlığı bilmeyen, büyük metinler bırakmasına rağmen felsefeden ve matematikten anlamayan, her şeyi tecrübeye dayanarak yapıp etmiş alaylı bir kültür olarak yeniden tanımlandı. Bu tanımlama Batı’ya kendini kendi kendisinin babası olarak tanımlama olanağı da veriyordu. Sonunda, gerçekte Mısırlıların pek de yetenek pırıltısı göstermeyen öğrencileri olan Yunanlıları buldular. Felsefeyi, bilimi, matematiği, sanatı onların omuzuna yıkma çabası hala tarihin en cüretkâr işi olarak devam ediyor.

Martin Bernal’in keşfedilmeyi bekleyen “Kara Atena-Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi” adlı çalışması işte bu kurguya yönelik büyük bir itirazdı. Batı, Aydınlanmanın bulduğu ışıktan ürkmüş ve onun Mısırlı köklerini silmek üzere harekete geçmişti. Bunun tek yolu da, yeni bir tarih kurgusu imal etmekti.

İçinden geçtiğimiz çağın bize taktığı gözlük, Batı tarafından imal edilmiş o gözlüktür. Ve bu gün bilgi olduğunu sandığımız pek çok şey Batının imal ettiği o kurguya ve o kurgudan kaynaklanan bir kör inanca dayanır.

Bu kurgunun önemli bir kısmı “tek tanrılı” dinlerle ilgilidir. Onun önemli bir kısmı da Eski Ahit’e aittir. Bu kitaptaki öykülerin önemli bir kısmı Mısır’da geçmiş olmasına rağmen, sanki her şey Mısır’dan etkilenmemek üzerine kurgulanmıştır. Bu kurguya imkân veren şey ise Mısırlıları ve onun yönetici sınıfını düşman olarak göstermektir. “Firavun”un bütün tek tanrılı dinler tarafından bir tür küfür olarak algılanmasının sebebi işte budur.

Ahmed Osman, bu kurgunun örtüsünü kaldıran düşünürlerden biri. Mısır ile İbrani geleneği üzerine pek çok kitap yazdı. Freud’un “Musa ve Tektanrıcılık” kitabının izinden giderek ve o kitaptaki tezleri daha da ileriye götürerek Musa’nın aslında “Kafir Kral” olarak nam salan devrimci Firavun Akhenaton olduğunu buldu. Yusuf’un Saray mensubu Yuya olduğunu ileri sürdü. Böylece bir anlamda ilk tek tanrılı dinin Musevilik olduğu tezini de yıkmış oldu.

Aydınlık, yerleşik inançta açılan gediklerden sızar. Ahmed Osman, tıpkı Martin Bernal gibi o inançlarda hatırı sayılır gedikler açtı.

İçinden geçtiğimiz “yeni Ortaçağ”, tıpkı Aydınlanma çağı insanlarının kendilerini içinde buldukları ortam gibi, ışık sızdırmaz bir yoğunlukta. Ama çok şükür merakı sonsuz insanlar hep var.

Bizimkisi o meraklı insanları meraklı okuyucularla buluşturma çabası. İnançta gedikler açmak tek umudumuz. Aydınlığı çoğaltmanın başka yolunu bilmiyoruz çünkü.

Şimdi ışık, biraz daha ışık!

Orhan Gökdemir

 

 


Not: Ahmed Osman tarafında yazılan Musa ve Akhenaton/Mısırdan Çıkış Zamanında Mısır'ın Gizli Tarihi adlı kitabın önsöz yazısından alıntılanmıştır.

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri