13
Aralık

“insan kendi ülkesinde de anne dilini kaybedebilir”

13 Aralık 2015 Yazar: Senem Timuroğlu | Köşe adı: MEDUSA'NIN KAHKAHASI
Tüm Yazılar

Röportajlarında “insan kendi ülkesinde de anne dilini kaybedebilir” diyecektir. Türkçe onun için 12 Mart darbesiyle susturulan dostları, toplatılan kitaplar ve baskı altına alınan sözcükleridir anne dilinin.  Göçebe konumu, yabancı bir ülkede azınlık olması, kadın olması ve yarattığı melez dil taçlandıracaktır yapıtlarını.

 

Senem Timuroğlu

Bir tiyatro ve edebiyat tutkunu, her türlü zorluğa meydan okuyarak sonuna kadar hayallerinin peşinden gitmeyi başarmış, memleketini ve kendi deyimiyle “anne” dilini terk ederek, Almanya’ya uzanan bir kadın, Emine Sevgi Özdamar. Bir röportajında dediği gibi, “kendi ana dilinde sevgi kaynakları kuruyan sözcüklerini yabancı bir dilde iyileştirmek” için yola düşen bir yazar.

İşçi olarak gittiği Almanya’da öğrendiği Almanca ile yazdığı yapıtları, Almanca’nın en önemli edebiyat ödülleriyle onurlandırılacak bir yazar. Küçük bir kızdan genç ve olgun bir kadına evrilme sürecini, cinselliği, erkekleri, aşkı keşfedişini, tiyatro çevresinde tutunma, ayakları üzerinde durma çabasını, Türkiye’nin ve Avrupa’nın siyasi ivmeleri ile birlikte anlattığı yapıtları önce Alman okur ile buluşur.  Bunun nedeni ise sevdiklerine ve kendisine zulmeden vatanının diline küsmüş olmasıdır.

Röportajlarında “insan kendi ülkesinde de anne dilini kaybedebilir” diyecektir. Türkçe onun için 12 Mart darbesiyle susturulan dostları, toplatılan kitaplar ve baskı altına alınan sözcükleridir anne dilinin.  Göçebe konumu, yabancı bir ülkede azınlık olması, kadın olması ve yarattığı melez dil taçlandıracaktır yapıtlarını.

Yapıtlarını Türk kimliğiyle Almanya’da bir azınlık olarak egemenin, iktidarı elinde barındıranın dilinde yazarak, Türkçe sözcükleri Almanca’nın içine yerleştirerek  Almanca’nın iktidarının altını oyar; Türkiye’deki çocukluğu ve genç kızlığını kendi dilinin tutsaklığından bağımsız, özgürce anlatarak Türkçe’nin bir kadın olarak üzerindeki baskılarını yerle bir eder.

1990 yılında Almanya’da yayınlanan ilk öykü kitabı Anne Dili, yalnızca Almanya’da ses getirmez; İngilizce’ye çevrilir; Amerika ve İngiltere’de yılın en iyi kitapları arasına girer. İlk romanı Hayat Bir Kervansaray’la Almanca’yı zenginleştirdiği için Almanya’nın en saygın edebiyat ödüllerinden Ingeborg Bachmann (1991) ödülünü, ikinci romanı John Berger’in önsözüyle yayınlanan Haliçli Köprü ile yine önemli edebiyat ödüllerinden Heinrich von Kleist Ödülünü (2004) alır.

Düşlerinin peşinde koşan, güçlü ve tutkulu ruhu yapıtlarında masalsı, büyülü bir gerçekçiliğe dönüşecektir. Türkiye’nin ve Almanya’nın tarihine şiirsel bir dille bakan yapıtların başarısı, Haliçli Köprü’ye önsöz yazan John Berger’in dediği gibi “gerçeği” abartılı bir sesle masalsı bir anlatıya dönüştürebilmesinde yatar.

Yapıtlar kanon bekçisi eleştirmenleri şaşırtacaktır haliyle.  Ne Alman ne de Türk edebiyatının “yüce” kanonunda kendisine yer bulamamış yersiz yurtsuz bir yazardır. Alman eleştirmenler Almanca’ya yaptığı katkılarından dolayı kendisini ödüllendirmiş olmalarına rağmen belki de Alman değil diye onu kanonlarına henüz almamışlardır.  “Göçmen edebiyatı” adı altında da kategorize edememişlerdir, çünkü Almanların kafasındaki göçmen Türk işçi profilini dile getirmez yapıtlar.  Türk edebiyatı antolojilerinde ise Almanca yazdığı için ismi cismi okunmamaktadır.

Henüz on iki yaşındayken tiyatroyla ilgilenmeye başlayan Özdamar, tiyatrocu olma kararını Bursa Şehir Tiyatrosu’nda Molière’in Kibarlık Budalası adlı oyununda sahneye çıktıktan sonra verecektir. Tiyatroya ve özellikle Bertolt Brecht’e hayranlığı Almanya’nın işçi alımını başlattığı yıllarda onu Berlin ile tanıştırır.

1965’den 1967’ye kadar Berlin’de bir fabrikada işçi olarak çalışır. 1967 yılında bavulu Bertolt Brecht plaklarıyla, ruhu tiyatro ve müzik aşkıyla dolu İstanbul’a döner. 1970 yılına kadar Muhsin Ertuğrul, Ayla Algan, Melih Cevdet Anday ve Haldun Taner gibi tiyatro ustalarından dersler alır. Peter Weiss’in Marat-Sade oyununda Charlotte Corday, Brecht’in Adam Adamdır oyununda Widow Begbick gibi ilk profesyonel rollerini canlandırır.

1969-1970 yılları arasında Ece Ayhan ve annesiyle birlikte Üsküdar’da oturur. “Emine” adını kendisine Ece Ayhan vermiştir. Annesinin kendisine seslendiği “Sevgi” adını tercih etmesine rağmen “Emine”yi, Ece Ayhan’ın bir hatırası olarak saklar. Bu dönemdeki anılarını, Ece Ayhan’ın beyin ameliyatı için 1974’te gittiği Zürih’te ona eşlik ederken tuttuğu günlüğü ve Ayhan’ın kendisine gönderdiği mektupları, 2007 yılında Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur adlı kitapta yayınlar.

12 Mart darbesiyle ülkede değişen iklim Emine Sevgi’yi yakından etkiler. Söyleşilerinde belirttiği gibi dönemin sıkıntılarını Brecht’in şarkıları ve düşünceleri hafifletir. Siyasi ortamın üzerinde hissettiği yoğun baskısı Brecht tiyatrosunu öğrenmek üzere ülkesini ve dilini terk etmeye kesin karar vermesinde büyük rol oynar.

Brecht’in öğrencisi Benno Besson’la bağlantı kurar. 1976’da Besson, Doğu Berlin’deki Halk sahne’sinde reji asistanı olarak çalışması için onu işe alır. Orada Besson ve diğer ünlü Alman rejisör Matthias Langhoff ile beraber çalışır. Bu dönemi Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyor’da anlatacaktır.

1990 yılında dört öyküden oluşan ilk öykü kitabı Mutterzunge (Anne dili) ile edebiyat dünyasına girer. Kitabın İngilizce çevirisi Amerika’da 1994 yılında yayınlanan en iyi kitaplar arasına girecektir. Mutterzunge adlı öyküsü, ana dilini kaybeden bir kadının kendi dilini arayışıdır. Kahraman, dedesinin dili olan Arapça, ana dili Türkçe ve edebi yaratımının dili haline dönüşen ikinci dili Almanca arasında yaşadığı gelgitlerle dil, köken ve kimlik konularını sorgular.

1991 yılında hayatının üç dönemine ayırdığı İstanbul-Berlin üçlemesinin ilk romanı Hayat Bir Kervansaray İki Kapısı Var, Birinden Girdim Diğerinden Çıktım’ı yazar. Annesinin karnında başlayan yaşam yolculuğunun on yedi yılını, ailesinin üç kuşağının ve 1950’ler Türkiye’sinin tarihiyle örerek anlatan küçük bir kız çocuğunun öyküsüdür. Hayat Bir Kervansaray, güç ilişkileri hiyerarşisinde altta olanların, annelerin, yaşlı kadınların, kız çocuklarının sesini yansıtır. Babasının “aslan kızı”, annesinin “şeytan kızı”, ninesi için “kardeş”, köydeki dayısının gözünde “şehir kızı”, ilkokul öğretmeni için” kuyruklu Kürt”tür. Küçük bir kızın ergenliğe geçiş öyküsünü, ailesinin üç kuşak tarihiyle Türkiye’nin 1950’li yıllarda tek partili dönemden çok partili döneme ve Amerikan yaşam tarzına geçişini politik, ekonomik ve toplumsal yönleriyle harmanlayacaktır.

1998 yılında yayınlanan üçlemenin ikinci romanı Haliçli Köprü,  genç bir kadının gözünden 68’in Berlin, İstanbul ve Paris’idir. 1999 yılında Adalbert von Chamisso Ödülünü kazanan romanda,  az bilinen bir tarihi, kadın işçilerin Almanya tanıklıklarını gözler önüne serer.  Diğer yanda Türk işçi derneği, solcu Türk öğrencileri, Marx , Engels, Brecht, Çehov, Gorki tartışmalarına, tiyatrocu olmak için romanda bekâreti simgeleyen “elması”ndan kurtulması gerektiğini öğrenen bir genç kadının öyküsü eşlik eder. Romanın ilerleyen sayfalarında ise genç kadının gözünden, Türkiye’nin 1968’i, entelektüel çevreler,  gazete manşetleri, üniversite işgalleri etrafında anlatılır.  

2003’te yayınladığı üçlemenin son romanı Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyor’da  ise 70’lerde ülkesini, ailesini, eski kocasını bırakarak tiyatroda çalışmak üzere Berlin’e dönen bir kadının gözünden Doğu ve Batı Berlin anlatının merkezinde yer alacaktır.

Emine Sevgi Özdamar yabancı bir toprağa göç ederek, bıraktığı toprakların dayatmalarından, toplumsal rollerinden sıyrılmayı başarmış, kimliğini, dilini yeniden kurma cesaretini göstermiş,  kendi dilinin peşine düşmüş nadir insanlardandır;  var oluşun dil ile ilişkisinin önemine inanan herkese kuşkusuz ilham kaynağı olacaktır.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri