09
Aralık

Gelişini Hatırlıyorum...

09 Aralık 2015 Yazar: Jehan Barbur | Köşe adı: KUR-DEŞEN
Tüm Yazılar

Sosyofobik, korkak, varlığı kendi bedenine ağırlık yapan biriydim. Her sabah, düzgün nefes alabilmek için aynı şeyi kendime tekrar ediyordum. “Önemsizsin, rahatla”…

 

Jehan Barbur

Gelişini hatırlıyorum. İçe çökük göğüs kafesini, yarılmış parmaklarını, alnının her iki tarafındaki benleri, dudağındaki dehşeti ve hiçbir zaman değiştirmediği ayakkabılarını… Tertemiz bir geliş; geçmişine dair hiçbir şeyini bilmediğiniz birinin temizliği, paklığı, zedesizliği; geçmişinizle olan müthiş bağsızlığı, hayalinizde her yere sığabilişi… O kadar hafif; öylesi hafif, her şeyin en doğrusunu üzerine giymiş kadar hafif… Adının bir önemi, kim olduğunun, ne iş yaptığının bir değeri kalmıyor işte. İlk bakışta o artık sizin kabulünüz, el emeği göz nuru yaratınız. “Seni seviyorum” demeye hazırlanan ağzınız, zihinde bunun provasıyla vakit bile kaybetmiyor, çünkü sevmek sorgusuz, sevmek kendiliğinden… Karşıdan gelenin çok da bir önemi yok aslında. Ya da benim için hiçbir önemi olmamıştı; herkes, silkinip hayata tutunmam için bir vesileydi, o kadar. Olur da dokunursak, ilişmek olacaktı yaşadığımız ve esintisiyle, nefes aldığım yavruağzı hafiflik artık ağırlaşacak, kalbimin sağ üst köşesine lüzumsuz bir kaya gibi oturacak, aklımı gereksiz sorularla oyalayacaktı. “Neden, niçin, niye” sorularının topunun çıktığı benzer kapıyı, paranoyak aklım bir türlü susturamayacaktı. Halbuki ben, hapsettiğim şeyle mutluydum. Onu dışarı saldığımda, sahip olduğu kişiliğiyle kendi aramda, ömrü hayatım boyunca bir bağ kuramamıştım. Bağ, beni bağlıyor; hayalim aklımı esir etmekken, beni esir ediyordu. Olmazdı, olamazdı…  Sosyofobik, korkak, varlığı kendi bedenine ağırlık yapan biriydim. Her sabah, düzgün nefes alabilmek için aynı şeyi kendime tekrar ediyordum. “Önemsizsin, rahatla”… Rahatlayamıyor, nesini önemli ve ederli bulduğumu bilemediğim o tarafı sakinleştirmek için, oturduğum sandalyede ayaklarımı havaya kaldırıyordum. Yer üzerinde salınabilen, milyarlarca insan arasında içi boş, önemsiz bir ölümlüydüm. Sevdikçe içimi yükseltiyor, değerimi sorgulamaktan uzaklaşabiliyordum. Kıssadan hisse, birilerine tutuldukça, aklıma söz geçiriyordum. Yoksa akılsızdım ve bu durumum kimseyi rahatsız etmiyordu. İyiydim, biriydim ve dururdum da… Aklı olmayanın kendini sağaltması, boşa üretilen ter ve nefesti nasılsa. Ben iyiydim.

Yaşamak istediklerimin hayalini kurduğum kadar, gerçekleriyle karşılaşamamıştım hiç. Karşılaşsam ne yapardım bilmiyorum. Gelişini sevdiğim adamın dudaklarına yapışıp, saçlarını çocuksu bir edayla karıştırır mıydım, yoksa boynuna sarılıp, kulak arkasını mı koklardım? Ne bileyim? Bir masaya atlayıp, vakit kaybetmeden bacaklarımı pergel gibi açıp “Olsun da olsun bari” diyerek sadede mi gelirdim? Filmlerde izlediğim gibi, kalp çarpıntısını arttıran yakın markaj duruşlar seçerek, havadan sudan mı bahsederdim? Durup dururken avucunun içini elime alıp, öper miydim?  Düş odamda bunların hepsi oluyor da, karşıma dikilse, sırtımı kaşır gibi yapıp geçiverirdim öyle. Çünkü ‘öyle’, benim en iyi bildiğim şey… Tanımsızdır, ya da ‘dilediğince’ demektir, ‘öyle’. En azından kendi sözlüğümde... Öyle iyidir, bahanelidir ve sonsuzdur; izinlidir.

Uzundur, heyecanlanmadığımı fark ettim. Yani gündelik telaşımı bana unutturacak kadar, hazla heyecanlanmadığımı… “Yazık” dedim, acıdım kendime. İyi geldi acımak. Açtım bir şarkıyı gergef gibi, dinledim yirmi dört kez. Ağladım da dördüncü satırdaki söze. Bir an için unuttum önemimi. İki kez derin nefes aldım. Sol tarafımdaki apartmanın camına çıkmış, temizlik yapan kadını görünce, siliniverdi on yedi saniyelik huzurum. Pençe gibi aralanmış ayak parmaklarıyla tutunduğu pervazı, ölümüne siliyordu. Çok saçma. Basma şalvarı, kalçasının arasına sıkışmış, alt kattaki otoparkçının aklını çeliyordu. Kadın düpedüz, gündüz vakti ve durup dururken adamı günaha sokuyordu. Bu cümlenin Fransızcasını geçirmeye çalıştım aklımdan, olmadı… Günaha sokmanın çevirisini bulamadım; demek ki kadına mahsustu ve Türkçeydi. Bezi bir sıktı kadın, sular boşaldı kovaya. Tozu, kiri bir yerden aldı, başka yere koydu. Olur öyle… Gezegen yer değiştirendi nasılsa…

Gelemeyişleri de oldu bu adamın. Hem niye seveyim ki? Bok var sanki… Başka meselelerle kavrulurken toprak, kavruk bir herife neden tutulayım? Endişe edecek, içimi boğacak bin bir türlü konu var; dost meclisleri, Merlot şarapların kadehe düşüş şekilleri, ödenmeyi bekleyen faturalar, posta kutusunun henüz çiftlenmemiş anahtarı, Pazar günü apartman toplantısı, arşivleyeceğim fotoğraflar, anamın babama yazdığı mektup, yumuşamış avokadodan salata yapmalar… Yani istersem yapabileceğim çok şey var. Vardı da, o sebeple olmadı bakma. Yoksa bir kalp çarpıntısı, az da olsa havada yürüyebilme yetimi hatırlamak, sevmek, bilemedin sevilmek iyi gelebilirdi. Korkuyor insan. Hem neden korkmasın? Biri sorsa, “Durma, yaşa” derdim. Çünkü güzel şiirdir o. Söylencesi de afili… Beceremedik, erken çürüdü sahanlıktaki rokalar. Mutfak işindendi inan, dönüp bakamadım gelişine; yoksa razıydı gönlüm iki endamlık sevişine…

Bu cam silen kadınların sigortaları var mı bilmiyorum. Maazallah düşse, yeri değil yani… Bilmem acısını ama ayak parmaklarının arasında bir menteşe ağırlığı... Sırf eve gittiğinde, ovsundu kocası. Aşk güzel şey; vallahi de billahi. Yarık olmasaydı elleri… Ona da ederdim bildiğim bu en güzel yemini. ‘Billahi’yle başlamak isterdim, değiştirip ezberi…

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri