03
Aralık

"Çimenler Büyürken Mavi"

03 Aralık 2015 Yazar: Aykırı Akademi

"Evet, bir yazgıdır o, bir şeylere maruz kalırsınız ve önünüzde şairlik yolu açılır. Kişiyi şair yapacak olan, o yolu yürüme kararlılığıdır. Bir tür anarşist dervişlik."

 

Söyleşi – Handan Uğuz

“Kır(ı)k kanatlı kuşun usulcacık uçuşu”, “Seksenlerde çocuk olmak”, “Behramoğlu tarihi”, “Bir savcının anıları” denemelerinde, sadece senin değil, diğer Behramoğlu erkeklerinin de (amcaların, baban, hatta Haydar deden – ki birbirinden delişmen üç erkeği yetiştiren,  senin deyiminle ‘öksüz, yetim savaş çocuğu olarak beş yaşında edindiği direnme duygusunu son ana dek koruyan’ bu ilginç karakter ayrıca bir kitap konusu olabilir) iç hesaplaşmalarını, ‘depremlerini’, ‘direnme/mücadele tarihlerini’ okuyoruz adeta. Aslında ‘direnme’ kavramı kitabın genelinde varlığını hissettiriyor. 

(Bir türlü soruya geçmiyor oluşumu acemilik olarak değil; şairin şiirden düzyazıya geçişi gibi, sorucunun düzyazıdan soruya geçiş keyfi olarak yorumla lütfen:))

Yine kendi deyiminle “Hukukun ayaklar altına alındığı ülkede hukukçuluk, şiir kitaplarının okunmadığı ülkede şairlik, sağın yüzde yetmişler civarında oy aldığı bir ülkede solculuk” yapan ailenin mücadele tarihine ekleniyorsun. Madem hala soruya geçemediğimi düşünüyorsun, kitapta kendine sorduğun soruya bağlayayım konuyu o zaman... “Yoksa her şey kalıtımsal mı, şairlik bir yazgı mı, Behramoğlu ailesine doğmasaydın da şiir seni bulur muydu?”

Dünyanın zalimliği, her birimize kayıtsızlığı, büyülü gerçekliği; uçsuz bucaksız kâinatta yıldız tozu oluşumuz; kırık bir kalbin acısının hiçbir zaman dinmeyişi; başarıyla, eşyayla, hazla… aşkla bile bir türlü doldurulamayan boşluk; “yağmurlardan sonraki nedensiz dargınlık”, “papatya gibi yalnız, kuşyemi gibi yalnız olmak”, “şarapsız tütünsüz metafizik”, “karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak…”

Bende şiir ürpertileri doğuran, böyle şeylerdir.  Yanmış kibrit, paslı çivi, su damlası; yanardağ, okyanus, yer sarsıntısı. Varoluşun parçalanamaz bütünlüğünü iliklerimde duyup diğer insan kardeşlerime de duyurabilecek imgeler bulma ihtiyacı.  “Kalbimde Allah’ın elleri durur”: Bu birliği, bölünmezliği, canlı-cansız her bir şeyle kamaşıp kaynaşmanın olanaklılığını duyurabilecek imgeler.

İki şair amcam olduğuna göre, bu duyarlılıkta, böyle bir mizaçta kalıtımsal faktörlerin belli bir hükmü olabileceğini kabul edip, ikisinin de çocukları şair olmadığına göre genetiğin payını büyütmemek gerekir.

Dünyayı imgeselleştirme ihtiyacı, dünya tarafından tehdit edilme duygusundan doğar. Şairlerin psikolojik yapıları incelense, hepsinde, bu tür bir kaygı bozukluğuna rastlanacaktır. Küçükken yaşadığım bir şok deneyim sonrasındaki yapayalnızlık hissi, her şey ve herkes karşısında dilimin tutulması, kendi içerilerime çekildiğimde aralanan perdeler, derdimi anlatmada dilin kifayetsizliğini hissedip bunun büyük ıstırabını duymak aşırı duyarlı bir çocuk olduğumu gösterir ama aşırı duyarlılık, kişiyi şair yapmaya yetmez. Çok uzun yıllardır durup dinlenmeksizin okuyarak, kendimi ve evreni temaşa ederek yaşadığım ömre, bir ömrün emeğine bağlıyorum ben şairliği.  Ama hepsinin altında ve derininde, dünya tarafından tehdit edilme duygusuna.

Evet, bir yazgıdır o, bir şeylere maruz kalırsınız ve önünüzde şairlik yolu açılır. Kişiyi şair yapacak olan, o yolu yürüme kararlılığıdır. Bir tür anarşist dervişlik.

Pal Sokağı Çocukları’nın Nemeçek’i neden çocukluk kahramanımsa, aynı nedenle açılmıştır şairlik yolu bana, açılmışsa.

“Şiir edebiyat değil başkaldırı!” diyorsun.  Başkaldırı, isyan, itiraz  yoksa şiir yok mu, nasıl anlamalıyız bu cümleni? (Bu sorunun bir de diğer yanı var tabii, eğer şiir edebiyata dahil değilse, senin için edebiyat nedir?)

Duyarlılığımızı-idrakimizi-algımızı güçlendirerek, görmezden geldiklerimizi ya da farkında bile olmadıklarımızı göstererek,  eksik bilgiyle değerlendirdiğimiz hayatı daha derinlemesine kavramamızı sağlar edebiyat. Olağanüstü fakat yapay, -adı üstünde- kurmacadır, olgunun yerine kurguyu koyar. Şiir ise doğaldır, doğamızdadır, ruhun ürperişi…

Hayalgücünün süslediği bir romanın satır aralarında yazarın kişiselliği neredeyse görünmezleşir.  Tasarlanan bir şey olarak romanda, çıplaklık -roman yazma fikrini tetikleyen başlangıç ânı, yüzler, anılar- gizlenmiştir. Oysa şair, şiirindedir, çırılçıplak. Romancı, yarattığı bir karakterin ardına saklanırken, şair, “Ne yaptıysam ben yaptım!” diyen şövalyedir.

Sözcükler, yazarı kendi benliğinden koparıp uzaklaştırır. Şairi kendine yaklaştırır.

Yazıda esas olan cümledir; şiirde, sadece anlamıyla değil, tınısıyla, müziğiyle sözcük. Öyle ki, bir şiirde, ‘sır’ yerine ‘giz’ yazdığınızda şiir yok olabilir.

Yazar, sözcüklerden yararlanır. Şair, sözcüklere yararlı olur. Böyle der Sartre. Günlük iletişim içerisinde harcanıp giden sözcükler şair için hâlâ yabani, ilkel, erotiktir. Her sözcük birer nesnedir onun için, aslında hiçbirinin anlamını kesin sınırları içinde bilmez, her biri sanki bir muammadır. Çocuğun yeni bir nesneyi evirip çevirerek, ısırıp dişleyerek tanımaya çalışması gibi uğraşır sözcüklerle. İmgeler bulmasını, donuk kavramlarla değil devingen imgelerle düşünmesini sağlayan da budur. Metin Altıok’un ‘imge’yi anlatırken verdiği “gecenin seğiren derisi” örneğini hatırlayalım. Nesnel gerçekliği yok çünkü şairin imgeleminin ürünü. Nesnel olmayan bu özel gerçeklik, bir başkasında duygudaşlık yaratabiliyorsa, şiirdir.

Kurmaca eserin betimlediği yaşam, çoğu zaman arzu edildiği biçimde yaşanamamış, yarım kalmıştır. Başaramadığını, elde edemediğini, gönlünce sahip olamadığını anlatma hüneridir yazarlık. Duvardaki bir çatlaktan hayata bakıp, bir yandan da o çatlağı sıvamaya çalışmak gibidir.  Şiirse, meditasyon ya da Zen gibidir, bütüne olan özlem, her adımda daha da derinleşen gerçek ummanına dalış, şelaleyi seyreden izleyici değil oradan dökülen su olmak. Akılla sınırlandırılmamış, duygu ve sezgiyle edinilmiş bilginin, için için duyumsanan şeylerin sesi…

Yazarın sorumluluğu, konuları edebiyata dönüştürdüğünde başlar. Şair her an her şeyden sorumludur. Yazıya ve şiire olan sorumlulukları bakımından benzerler: Yazarın düşmanı edebiyat yapmak, şairin düşmanı şairaneliktir.

Düzyazı ağır ağır etkileyip içe işler. Şiir birdenbiredir, birdenbire yükler anlamını, büyüler.

Kişiyi yazar yapan, ne anlattığı değil nasıl anlattığıdır. Şair ise, hiçbir zaman biçimsel kaygı gütmez, şiirin tohumu olan tek bir dize ya da imgeyi çiçeğe dönüştürür. Yine Metin Altıok’un dediği gibi, çiçek o tohumda saklıdır, özle biçim birdir şiirde.

Genç romancı diye bir şey yoktur, disiplinle çalışılmış yılların sonunda romancı dehası belirir. Rimbaud gibi henüz yirmisine bile varmadan inanılması güç parıltılar saçan şairler vardır ama.

Tüm bunları, öyküyü ve romanı çok seven, iyi yazarlara hayranlık duyan birisi olarak söylüyorum. Meslekten felsefeci, değerli romancı Iris Murdoch’ın dediği gibi, ahlak meselelerinin ve insan ilişkilerinin olağanüstü karmaşıklığını iletmede edebiyatın üstüne yoktur.

Şiir başkaldırıdır dediğimdeyse, mesnetsiz bir isyandan söz etmiyorum. İnsan için en zor şey kendisi olmasıdır zira doğadan ayrılmış, doğallığını yitirmiştir.  Hepimizi bir parça yabancı hissettiren, hem kurbanı hem payandası olduğumuz sistemlere karşı çıkıştır kastettiğim. Her bir kişi biraz da kendisi tarafından ezilir, yalan içinde yaşar, yapı içindeki işlevini yerine getirir, iktidar tek tek hepimizin içinden geçer, bunu görebilmektir başkaldırının ilk adımı.  Biçilen kaftanları parçalamak, tek tek her birimizi içimizden bölüp bunaltan mekanizmalara karşı sahiciliği, içtenliği, bir tezden-ideolojiden-tasarımdan değil yürekten kopup geleni koyabilmektir. “Başkaldırıyorum, öyleyse varım!” değil, “Başkaldırıyorum, öyleyse varız!” diye haykırarak kişisel hıncı aşan bilinçli insanın harcı olabilir bütün bunlar.

Peki, direnelim de... bazen tablo o kadar umutsuz oluyor ki. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir sohbetinizde sana “bazı milletler başaramaz!” dediğini söylemiştin.  Başaramadık mı? Başaramayacak mıyız? Bütün duygularımızı twitter üzerinden sağaltıp rahatlıyoruz sanki. İsyanımız, direnmemiz “#yalnız değildir” hastagine sıkışıp kaldı mı?

Devlet dediğimiz şey koskoca bir yalandır, bunu görebilirsek başaracağız. Nietzsche’yi hatırlayalım: “Devlet iyinin ve kötünün bütün dilleriyle yalan söyler ve ne söylerse söylesin, söylediği yalandır, neyi varsa çalmıştır. Her şeyiyle sahtedir devlet; çalıntı dişlerle bizi ısırır.”

Bizi eninde sonunda birer kavrama (teba, seçmen, vb.) indirgeyen devlete ve bütün alternatif devlet ideolojilerine (bütün alternatif yalanlara!) karşı insan olabilme gayreti sergilersek başaracağız.

Aşk, dayanışma, sorumluluk gibi değerleri hayata yeniden kazandırırsak başaracağız.

Bizler hakikati burada, hayatın gerçekliğine sadık kalarak arıyoruz. Milyarlarca insansa, kendini öte dünyanın (öte dünya ya da yeryüzü cenneti düşlerinin) kollarına atıyor. Dini ve her türlü taşlaşmış düşünceyi korkusuzca sorgulayarak, dayatılmış kimlikleri reddederek, her sözümüz-eylemimizde toplum ortalamasını değil dünyadaki en yüksek çıtayı gözeterek başaracağız.

Sosyal medyada boğulmayıp sahiden sosyalleşerek, insani temasla, kalpten kalbe yollar inşa ederek.

Tekrar kitaba döneyim. Kitabını “kabuksuz salyangozlar ve perdesiz ayaklı kurbağalar” için yazdığını belirtmişsin. Çok sevdim bu karakterleriJ Kim bu kabuksuz salyangozlar, perdesiz ayaklı kurbağalar? Nihat amcanın mektubunda bahsettiği kabuğunu bırakıp gezmeye çıkan sümüklüböceğin akrabaları mı?

Bu harikulade sorunun yanıtı, çok sevdiğim yazar Haruki Murakami’nin bir romanında gizli. Ötesini meraklı, tutkulu, nitelikli okurlara bırakalım;  kabuğundan sıyrılma cesaretine, özgüvenine sahip olanlara…

“Attilâ İlhan ile Turgut Uyar’ı düşman kamplara yerleştirme çabası ne kadar anlamsızsa, Cemal Süreya (ya da İlhan Berk, Edip Cansever) ile Turgut Uyar’ı aynı kamp ateşinin başında düşünmek de o kadar anlamsız” diyerek aslında edebiyat dünyasında ‘apriori’ olarak kabul edilen bazı tasniflere karşı çıkıyorsun. Bu karşı çıkışının bir anlamda okura ‘ezberlerinizi yıkın’, ‘bakış açınızı değiştirin’ çağrısı olduğunu düşünüyorum. Ne dersin? (benzer şekilde Sabahattin Ali-Peyami Safa’yı birlikte okumamızı öneren cümlende olduğu gibi)

Nâzım’ın ateş püskürdüğü, Sabahattin Ali’nin ‘İçimizdeki Şeytan’da adını belirtmeden yerdiği yazar da Peyami Safa’dır; biricik oğlunu kaybetmeye dayanamayıp üç buçuk ay sonra ölen, ölümüne Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ağıt yaktığı yazar da. Ona adını veren de Tevfik Fikret’tir üstelik. “Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum” diyordu Cioran.  İnsanı bir kalemde hiçe saymak yerine, trajik varoluşu içerisinde, çokboyutluluğu ile kavrama çabasını önemsiyor, katı yürekliliği sevmiyorum.

Kabul görmüş değerlendirmeler, tasnifler, kuşaklara göre sınıflandırmalar da hoşuma gitmiyor. Hepsini ‘İkinci Yeni’ başlığı altında toplamak Turgut Uyar ile Edip Cansever’in, Cemal Süreya’nın apayrı şairler olduklarını görmemize engel teşkil etmiyor mu? Merak edelim, yetinmeyelim, huzursuz olalım istiyorum. Birlikten-varoluşun bütünselliğinden söz edebilmemizi sağlayan şiir, karşıtların çarpışıp birbirini etkilemesine olanak tanır, diyalektiğe. Her türlü toptancılık ise, ayrılıkların ezilip yok edilmesi anlamındadır.

Şairlerin yapıtlarını incelediğimizde pek çok şairin şiir dışında farklı yazın türlerinde, özellikle de deneme alanında çok güçlü yapıtlar ürettiklerini görüyoruz.  Örneğin Melih Cevdet Anday’ın, Cemal Süreya’nın deneme kitapları, hatta Orhan Veli’nin yazıları şiirleri kadar önemli. Şairin düz yazıyla olan ilişkisi için ne diyeceksin?

Düzyazının düşünerek, şiirin düşünürken yazıldığını söylüyordu Cemal Süreya.

Ne akla inanıyorum bütünüyle, ne de herhangi bir felsefeye. Haksız bir dünyada hakkı yenenleri düşünülebilir-duyulabilir kılmak için yazıyorum. Bir şeyi düşünülebilir-duyulabilir kılmanın benim mizacıma uygun yolları, şiir ve deneme yazmak. Düşünürken, yani birbiriyle ilgisiz gibi görünen binlerce şey zihnimde eşzamanlı uğuldarken gelip kendini yazdıran, şiir oluyor. Yazıyı ise düşünerek, planlayarak, masa başında çalışarak yazıyorum. İkisinin ortak noktası, sanırım, kompozisyonlarının bir müzik parçasında temanın gelişimine benzemesidir. Müziğin alttan alta duyulur olmasını, ritmi, belli bir duygu ve düşüncenin boyutlanarak geliştirilmesini önemserim, hem şiirde, hem denemede.

Şiir çok kıskanç bir sevgilidir, ihaneti affetmez. Yazıda da şiir duygusunu gözetir, şiire layık olmaya özen gösteririm. Yaklaşıyorken günlerce uykusuz bırakır şiir, ısrarla aynı kederli şarkıları çaldırır bana, melankolik eder. İnsan ilişkilerinden kaçıp kendi iç sesimi dinlerim, bir günde birkaç kitap okuyup birikmiş ne kadar iş varsa kolayca yapabildiğim bir enerji açığa çıkar, vücut ısım yükselir, bir insan bedeninin taşımakta zorlanacağı denli elektrik yüklenirim. Şiir nihayet gelip kendisini yazdırdığında dünyayla sevişmişim gibi tarifsiz bir haz, kâinattaki her şeyle bir olmuşum gibi bir his duyarım, ağladığım da olur. “Bir şiir yazdım” diyebilmişsem, ardına kadar açılıp gösterdikleriyle zihnimi ve gövdemi kamaştıran perde usul usul kapanır. Birkaç gün yorgun düşer, sonrasında düzyazıya uygun makul seyre dönebilirim.

“kim bilir? belki / en eski ceketiyim kendimin / rahman ve rahim / biraz budistim şu arka bahçede / uçuç böceğiyim / biraz eski yunan” - Otuz beş yaşım için yazdığım şiirde bu dizeler nasıl gelip de beni buldu, tam olarak ne demek istiyorum onlarla; “ikimiz de yaşlandık bir kahve ister misin? / sen hâlâ napoliten ben biraz zapatista” ne demek? Bütün bunları düzyazıyla izah edemem. Dilin kafayı çekip çiçeğe dönüşmesidir şiir, öyle diyelim.

Neredeyse beş yıl evvel ‘Muhammed Bouazizi’nin Ruhuna Birkaç Ateş Çiçeği’ şiirini yazdığım geceyi hatırlıyorum şimdi: Tunus’ta kendini yakan bu yoksul gence dair haberleri okumuş, bilgisayarın başında çakılıp kalmıştım. Birkaç dakika içerisinde şiir olup yazıldı, bir avuç küle dönüşmüş hayatı, Muhammed’in: “alev doğurur / yangın doğurur bazen / yoksul analar / ay çekirdeği / mini minnacık bebe / hayreti muhammed /… / üç yaşındaydı / gecenin koynunda / birden büyüdü / işçinin oğlu / babasız bahtsız oğlu / hasreti muhammed / … / koldu kanattı / gayrı babaydı amca / töre yürüdü / çalışmalıydı / altı kardeşi vardı / himmeti muhammed / … / çocukla çocuk / delikanlıyla deli / olamadı ki / kor ateşini / kimseye göstermedi / hürmeti muhammed / … / terk etti onu / tanrı, tunus ve kuşlar / terk etti onu / seyyar tezgâhı / tekmelendi devrildi / hiddeti muhammed / … / kibriti çaktı / kül etti firavunu / işçinin oğlu / “kalbi olana / zengin denilir” dedi / hazreti muhammed” Bu şiiri yazdığımda, kendini yakan bir gencin ateşinde bütün bir Ortadoğu’yu saracak yangını görüyordum. O yangının tam ortasındayız bugün! Kürt meselesine dair ‘Bizi Ayıran Nehirler’i yazıp, “yan yana uzanıyoruz / ya çok geç / ya çok erken” derken, paramparça toprağa düşüp yan yana uzanan, uzanacak gencecik Türk ve Kürt çocuklarını, bir de yan yana gelmeyi inatla reddedip yine de bu topraklara gömüldüklerinde birbirine karışacak olanları görüp uyarıyordum: “ardımız taş fırtınası önümüz zifir / bizi ayıran nehir / ürküyor kendi sesinden.” İşte önümüz zifir ve işte bizi ayıran nehir sahiden de kendi sesinden bile ürkmektedir. “orda bir köy uzakta o köy bizim köyümüz / yakmasak da yıkmasak da tralalalala / ne mutlu türk’üm kürt değilim diyene / önce vatan sonra yükselen piyasalar” diyeli on yıl olmuş, işte Cizre, Silvan, Nusaybin!

Sadece şiir yazsam delirebileceğimi ya da kalbimin bu yükü kaldıramayabileceğini sezdiğimden, deneme yazmayı bu dünyaya tutunmanın bir yolu olarak da görüyorum. Albatrosun gemide bir süre soluklanışı…

Bir söyleşide, ‘şiirlerinde başka şairlerin dizelerine de yer verdiğin’ hatırlatılmış. Aslında benzer bir yorumu deneme yazıların için de yapabiliriz. Cümlelerinin içinde ‘yazının kendisi devam ediyormuşçasına’ eklemlenen alıntılar oldukça fazla. Bu üslupsal bir yaklaşım mı? “Şiir yazarken her şey kendiliğinden birleşiyor, ben de ‘bir’ oluyorum büyük bir şeyle,” diye cevaplamışsın söyleşideki soruyu. Denemelerin için de aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Zira denemelerinin de şiire yaklaşan metinler olduğunu düşünüyorum. 

Walter Benjamin, tümüyle alıntılardan oluşan bir kitap yazmayı düşlüyordu. Bunu bir yazıda, hem de faşizm üzerine bir yazıda deneyerek faşizmin yok ettiği Benjamin’e gizlice selam gönderdim. Şiirlerimde başka şairlerin dizeleri çok azdır, italikle yazılmışlardır ve mutlaka şiirin bağrında o şaire dair bir şeyler saklıdır. Denemede de, her şeyin aslında görünmez iplerle birbirine bağlı olduğunu hissettirmek istiyor, yani aslında şiirde de yapmaya çalıştığımı yapıyorum. Einstein, “Ben büyük görünüyorsam, omuzları üzerinde yükseldiğim bilim insanları sayesindedir” der. Omuzları üzerinde yükseldiklerimize borcumuzu ödememiz, egoyu denetlememiz, en özgün sözümüzde bile bizden öncekilerin etkisinin olabileceğini bilmemiz gerekiyor.  

Birkaç örnek verelim: Oscar Wilde’ın ‘Dorian Gray’in Portresi’ romanı olmasa, “çünkü biraz da yaşadıklarımız / değil midir yaratan yüzlerimizi” yazabilir miydi Behçet Aysan? “Gülmek için çok geç artık / Ağlamak içinse erken” dizeleri, Ahmet Erhan’ın; “sevmek için geç / ölmek için erken”, Attilâ İlhan’ın! Paz’ın ‘Çifte Alev’ini okuyan, Ataol Behramoğlu’nun “Aşk iki kişiliktir” dizesinin kaynağını bulabilir; Melih Cevdet Anday’ın ‘Troya Önünde Atlar’ şiiri Kavafis olmasa, ‘Kolları Bağlı Odysseus’un birinci bölümü Baudelaire’in ‘Correspondances’ şiiri olmasa yazılamazdı, bu böyle bilinmelidir.

Bir de, örneğin, Manet, Cézanne, Klee, Miro resmiyle Edip Cansever şiiri arasındaki ilişkiyi belirleyebilmek için şairden alıntıladığım dizeler ya da Antonioni sinemasını Behçet Necatigil şiiri üzerinden okuduğum türde yazılar belki yeni pencereler açar okurda, öyle umuyorum.

Ve elbette yeni bağlantılar kurarak yeni okumalar öneriyorum: “Bir çocuk görmüştüm eskiden / kaşları uzaklardan geliyor / sımsıcak bitişiyordu alnında” diyor Cemal Süreya, sanki yıllar öncesinden Berkin Elvan’ı söylüyor. “Bir abdullah çocuğun / büyük güzel gözleri” diyor Turgut Uyar, bize Abdocan Cömert’i anlatır gibi. Beyaz Toroslardan söz ettiğinde birileri, onların karşısına Torosların Yaşar Kemal’i ile çıkmayı görev sayıyorum. Seçim sonuçlarını herkes güncel siyaset terimleriyle değerlendirirken ben Arthur Miller oyunları üzerinden yorum yapmayı çok daha anlamlı, ufuk açıcı, düşündürücü buluyorum.

‘Gezi’ beklenmedik anlarda ortaya çıkan, ‘direnme’ söyleminle eşleşen bir leit motif gibi tüm kitabında. ‘Gezi’nin edebiyat dünyamıza etkisi perspektifinden yola çıkarak... şunu sorgulamak istiyorum. ‘Gezi’nin edebiyat dünyamızda bir kırılmaya yol açıp açmadığını ilerleyen yıllarda anlayabileceğiz muhtemelen. Ancak yeni nesil edebiyat dergilerinin ortaya çıkması, #şiir sokakta gibi kolektif hareketlerin ilgi görmesi, duvar yazılarına taşınan dizelerin etkisiyle şairin hatırlanması, hatta ‘best of’ çağrışımlı şiir kitaplarının çok satanlar listelerine girmesi gibi etkilerini şimdiden gözlemleyebiliyoruz. Bu konudaki görüşlerini öğrenmek istiyorum. Şiir sahiden ön raflarda yerini aldı mı? Sence “edebiyatımız çiçek açtı”mı? Yoksa yalancı bahar mı?

Şiir dipte-derinde birikir, birikir, birikir ve birdenbire patlar. Öngörülemez, Gezi Dirilişi gibi bir anda zuhur eder.

Lakin başkaldırıdan da önemli olan, sürekli diretmedir. Şiirde ısrar, insanlığımızda ısrar demektir. İnsanlığında -bu demektir ki özgürlüğünde, onurunda ve bunlarda diretmedeki haklılığında-  ısrar eden kaç kişi var? Yüzeydekiyle yetinmeyip derinleşmeyi, her meselenin özüne vâkıf olmayı önemseyen, bu uğurda gece gündüz çalışıp çabalayan kaç kişi?

Şiirin ön raflarda yer alabileceğine inanmıyorum. Kapitalist üretim, şiire düşmandır. Solcu, aydın, devrimci olduğunu iddia eden çevreler dahil ülkenin ezici çoğunluğu tutucu, üstünkörü okuyan ya da hiç okumayan, şiiri de çiçek-böcek-kelebek/aşk-devrim-barikat gibi sözcüklerin edalı sıralanışı zannedenlerdir. Bir Sivas Katliamı anmasında Erdal Erzincan ile sahneye çıkmıştım. Doğaçlama çaldığı saza Pir Sultan’la eşlik etmemi bekleyen bin kadar izleyiciye, Turgut Uyar okudum. Dikkatle bakarsanız, Sivas’taki o korkunç günü dakika dakika anlatacak dizeler bulursunuz Uyar’da. Ama bunu ilk söylediğimde, herkesin tepkisi, “Buradakilerin büyük kısmı Alevi, hepsi Pir Sultan bekler, beklediklerini verelim” şeklindeydi!

Enis Batur, “Hopkins’in, Ungaretti’nin, Holan’ın şiir kitaplarının çevrilmemiş olmasının ağır bir bedeli vardır” dediğinde, kaç kişi içtenlikle hak veriyor, kaç kişiyse “Ne bedeli olacak ki, şiir işte!” diyor, bir soralım, Nâzım’ın öngörüsünü hatırda tutarak: “Ak bir karanfil gibi çatlayıp da çekirdek / atom bahçelerine yürüyünce aydınlık, / yalnız meraklıları değil, bütün insanlık / şiirin aynasında kendini seyredecek.”

Bu perspektiften, bir yandan eleştirilen diğer yandan çok satan dergileri, dergiciliği de değerlendirebiliriz. Sence dergiciliğimiz ‘arabesk’ bir sürece mi giriyor?

Ünlü bir oyuncudan aforizma niteliğinde cümle alıp onu kocaman puntolarla yayımlamak, “Ahmet Kaya’yı kapak yaparsak tiraj bir-iki bin artar, Tuncel Kurtiz her zaman satar, Müslüm Baba iyi gider, Yıldız Tilbe dikkat çeker” uyanıklıklarıyla dergi yayımlamak piyasa oyunu içerisinde bir tercihtir, bir hayli de arabesktir ama dergiciliğimizi bu anlayış belirleyemez.

Yasakmeyve’yi, Notos’u, gençlerin özveriyle çıkardıkları fanzinleri okumak, nitelikliyle vasatı ayırt etmemizi sağlayacaktır.

Biraz da kışkırtıcı sorular soralım: Birgün’de, Fil Dergisinde, Aykırı Akademi’de yayımladığın yazılar çok okunuyor. Yazar Onur Behramoğlu Şair Onur Behramoğlu’dan daha mı popüler:)

İki yıl boyunca ayda bir Şalom gazetesi ve Remzi Kitap gazetesinde yazdım, çok okunduklarını sanmıyorum. Aykırı Akademi’deki yazılarımın çok okunmasında, sosyal medyada yüz binlerce takipçisi olan aziz dostum Enver Aysever’in yazılarımı kendi yazılarıymışçasına sevip paylaşması etkili olmuştur.

Fil dergisi, kendi alanındaki Ot ve Kafa adlı dergilere soldan bir müdahalede bulunarak fark yaratma amacıyla yayımlandığından ve benim yazılarım bu girişimi belirgin kıldığından; Birgün yazılarım da Türkiye’nin politik süreçlerinde aldığım tavrın hatırı sayılır bir kitlede karşılık bulmasından dolayı okundular sanıyorum. Mecra-yazar-toplumsal/politik süreç örtüşmesi…

Yazar Onur Behramoğlu’nu okuyup şair Onur Behramoğlu’nu merak edenler, şairi okuyup yazarı merak edenlerden daha fazla gibi görünüyor. Bu durumda, şair, yazara teşekkür eder:)

Evet yazılarını seviyoruz:) ama yeni bir şiir kitabı yok mu? Bir ara ‘o kadar çok düz yazı yazıyorum ki, yeter artık’ dediğini hatırlıyorum.

‘Asit ya da İksir’ ile ‘Senden Öğrendiğim Şarkılar’ arasında altı buçuk yıl var. ‘Senden Öğrendiğim Şarkılar’dan bu yana da iki buçuk yıl geçmiş.

İlk kitapta kırk üç, ikincisinde otuz bir şiir olduğunu, şimdi sayıp gördüm. Yeni şiirlerim de sadece on üç tane. “Ağır ol bay düzyazı, şiirin vaktidir artık!” diyebilmek isterdim ancak şiir bana vahiy gibi gelip kendini yazdırana kadar beklemekten başka yol yok.

Hep vazgeçemediğiniz şairler sorulur? Vazgeçtiklerin var mı?

İsmet Özel’den vazgeçmeyi denedim ama ‘Bir Yusuf Masalı’na kadar yazdıklarından vazgeçebilmem mümkün değil. Hilmi Yavuz ne yazdıysa okumuşumdur lakin ondan vazgeçmiş gibiyim; nicedir okumuyor, merak da etmiyorum.

Ceketimin cebine bir şiir kitabını koymadan evden çıkmazdım, şimdiyse yirmili yaşlarımda bulduğum benzersiz tadı bulamıyorum Attilâ İlhan’da. Gençliğimin sonsuzca uçup gidişi anlamındadır bu…

O yaşlarımda kendimi pek yakın hissetmediğim Edip Cansever’i ise, dünya çapında şair sayıyorum bugün.  Bir de, şiiri kendi varoluşumun özü olarak duyduğumdan belki, şiirden çok roman okuyorum artık. Kısaca, kırk yaş eşiğindeyim işte.

Gümüşlük Atölyesi’nde şiiri müzik üzerinden anlatıyorsun. Bu yıl yanılmıyorsam 3.dönem. Bize atölyenden bahseder misin? “Şiir, okurundan, bir tel koptuğunda ahengin ebediyen biteceğini sezecek duyarlılığı bekliyor,” diyorsun tanıtım metninde. Katılımcıların bu duyarlılığa ulaşabiliyorlar mı?

Dört hafta boyunca Latin Amerikalı, İspanyol, Fransız, Yunan, İranlı, Türk şairlerin kendi seslerinden şiirleri/şiirlerinden yapılmış şarkıları dinletiyor, şiirlerinin gelişim süreçlerini toplumsal-siyasal tarihle ilişkilendirerek, bazı yazarlar-ressamlar ve sinemacılarla bağlarını vurgulayarak ayrıntılarıyla anlatıyorum. Atölyenin amacı, dünya ve ülkemiz şiirinin önde gelen isimlerini müzik, resim ve sinema eşliğinde tanıtırken şairlere ve onlardan esinlenen sanatçılara dair bilgiler vermek, doğu ile batı şiiri-tarihi-düşüncesi arasında köprüler kurmak. İzmit’ten, Bursa’dan kalkıp gelenler; “Çello çalıyorum ama şiiri bilmiyorum, onun için geldim”, “Üniversitede siyaset bilimi doçentiyim, şiiri merak ediyorum”, “Amerikalıyım, burada tarih yükseklisansı yapıyorum, sizden Latin Amerika şiirini ve müziğini dinlemek istedim”, “İş kadınıyım, hayatıma anlam katacak bir şeylerin içinde olmak istedim”, “Lise öğrencisiyim, şiiri çok seviyorum” diyenlerle harikulade anlar paylaşıyoruz. Kadıköy Belediyesi Yaşam Atölyelerindeki ‘Edebiyat’ derslerimde de apayrı güzellikler yaşıyorum. “Annem kanser tedavisi görüyor ve haftada bir, buraya gelip sizi dinlemek hayatımdaki en güzel şey” diyen bir genç kadın, “Keşke kırk yıl önce sizi tanısaymışım, çocuklarımıza ne değerli bilgiler aktarabilirmişim o zaman” diyen eli öpülesi bir emekli öğretmen…

Son olarak Aras’tan bahsederek bitirmek istiyorum söyleşiyi. Aslında konuşmaya ondan başlamak daha doğru olurdu sanırım. Bunu da acemiliğime bağlayalım:)

Türkiye’nin gidişatı ve Aras’ın karakteristik özellikleri dikkate alınarak onun da  Behramoğlu mücadele tarihinde yeni bir halka olacağını tahmin etmek zor değil.  Kişisel tarihinde Kızıl Maske’den Nemeçek’e evrilen babanın yeni kahramanı Aras sanırım...

Aras’ı düzyazıyla anlatamıyorum, onun saf şiir halindeki varlığı bana şiirler yazdırdı, yazdırıyor.  Okuldaki öğretmenleri bile, “Babasıyla olağandışı bir bağı var, birbirlerine çok düşkünler, Aras hep babasından söz ediyor” dediler de sevinçten kanatlanacak gibi oldum. Dergilerde şiir yayımlamıyorum ama Aykırı Akademi evimizdir, Aras’ın yazdırdığı yeni bir şiirimi paylaşayım:

çimenler büyürken mavi

“on kasım çiçeklerini

atatürk köşesine bırakmalısın

herkesin yaptığı gibi” dedi öğretmen

 

“herkesin yaptığını yaparsam

her şey solar,

eve gidelim baba” dedi oğlum

 

sımsıkı tuttu bırakmadı elimi,

“çimenler ne renktir?” diye sordu yürürken

“yeşildir” dedim,

aklım başka yerdeydi

çabucak dönmüştüm düzyazıya

çimenler yeşildi

telefonum çalıp duruyordu

atmam gereken tvitler

yapmam gereken eft’ler vardı

kafamda habire şakıyan kuş

kafamın duvarlarına çarpa çarpa

her sözcüğün kaç harf olduğunu

söylüyordu

özgürlük sekiz harfti ve yoktu

hayat beş harfti ve elimden tutuyordu

aşk üç harfti ve buydu

ah iki harfti ve her yerde uluyor

uğulduyordu

 

az evvel baba oğul

çiçekleri

solmaktan

kurtarmıştık

oysa

 

“evet, yeşil ama,

büyürken mavidir çimenler”

dedi oğlum

 

evet yeşildir ama

mavidir çimenler büyürken

ve bir gün, ah!

oğlumun oğlu olacağım ben

        

oğlum,

çiçekler

                  ve çimenler bir

 

oğlum,

         çiçekler

                  ve çimenler

usulca

ayrılmaktadır

benden

ve

bir şeylerden

 

Harika bir şiir ve harika bir söyleşi...  Teşekkür ederim Onur, çok keyifliydi:)

Ben de çok teşekkür ederim Handan, sana ve Aykırı Akademi’ye…

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri