22
Kasım

Perçemleri Tutkulu Kadın(lar)...

22 Kasım 2015 Yazar: Esra Karaduman Okay | Köşe adı: KİTAPLARIN FISILTISI
Tüm Yazılar

 

Hazırlayan/Yazan: Esra Karaduman Okay

Tutkulu Perçem´e giden yolda:

Yirmili yaşlarının ortalarında evli ve çocuklu bir kadın Sevgi. Entelektüel bir çevrede düşünsel olarak kendini geliştiren, hem kendine giden yolu arayan hem de yazıyla ilişkisini olgunlaştıran. Belki de varolma şeklinin yazı yazmak olduğuna karar vermiş bir genç kadın. Asi ruhu, nelere kim bilir, isyanlı. Sınırsız düş kurup özgürce yaşamak isteyen. Ailesinin onaylamadığı bir evlilik yapmış, anne olmuş. Özgürce uçmak için büyümeyi beklerken, kanatları görünmez örümcek ağlarına takılmış bir kelebek şimdi. Çünkü kadın, evlilik ve çocuk üçlüsü neredeyse kamusal. Toplum denilen kalabalığın koyduğu kabul edilmiş kurallar bütünlüğü içinde düş görebilir, varolabilir kadın. “Kalabalıklarda” böyle bir zamanın verimi belki.

“Kalabalıklardaydım çoğu. Doymazlık bir tutkuydu içimde, ilgilere yönelirdi. Öyleydi ya en ilk suçluluğumdu -yatmaklar, el değmemişlik kalırdı yanında. Bilirdi bunu kalabalıklar, öç almayı en iyi bilirdi. Yalnızlığıma el kor- kor da yorgunluğu katardı bana.”

Tutkulu Perçem'deki her bir öykü, karakterlerin çıkmazlarına giden yolun başındaki kapıyı açan kilit taşı gibidir. Bazen de bir öykünün kilidi diğer öyküde açılır. Bir yapbozun parçaları gibi. Nasıl okunmak istenirse. Yukarıda alıntı yaptığım “Kalabalıklarda” öyküsünde geçen doymazlık, “Düşmanlığı olan bu sevinçte” öyküsünde farklı yer bulmuş. Biraz daha derinden ve eskiden. Bu öykü, küçük bir kız çocuğunun evdeki faşizmden kurtulmak için ülkesinde başlama ihtimali olan savaşı sevinçle bekleyişini anlatır.

“Takırtılar, çakırtılar, sesizlik, büyüyen sessizlikte bir kız çocuğu, çatal bıçak takırtısı, babasının ağırlığı üstünde, sofra başında baba, takırtılar, çakırtılarla büyüyen sesizlik yüklenmiş ona, sofra başında, sofra başında. Daha yese, daha yese, daha, daha. “Başka ne var?”, “Bu kadar mı?”, “Ne zamandır canım şunu çekiyor, neden bunu değil de şunu pişirdin?”, “Neden bunu, neden şunu değil de bunu?”, Soğumuş çorbasıyla, “Doydun mu?” diye soran, sorabilen kadın bir de. Onun, o adama gürül gürül akan sevgisi, bu sevginin arta kalanlarda bıraktığı doyumsuzluk, eziklik, itilmişlik, bunların yükü, anlatılmaz bir sevginin yükü bir de. Hepsi üstünde, boğazında o düğüm yine.”

Sevgi'nin, büyüdüğü ortamla içinde bulunduğu hal(inceltme kullan) arasındaki en kısa çizgi gibidir bu öykü. Evde her türlü kabul edilmiş, eşitliksiz bir kadın erkek ilişkisi işlenir anlatımda. Mutlak güce, sevgiyle, sorgusuz bir şekilde boyun eğmiş, sadece o erkeğin mutlluluğuna kendini adamış bir kadın-anne figürü vardır. Küçük kızın isyanı belki, yüreğinden büyük, burada şekillenmeye başlar. Çünkü hem kadının gönüllü ezilmişliği hem de bu tartışmasız gücün etkisi altında evin diğer ezilenlerine kayıtsız oluşu bu isyanı tetikler. İkinci dünya savaşı zamanları. Birden bire savaş konuşulmaya başlanır her yerde. Savaş kapıdadır. Ve keşke kapıdan içeri girse, ne güzel olur, dur. Çünkü evdeki faşizm savaş konuşulurken son bulur. Mutlak güç olan babanın dikkati savaş konuşulurken dışarıya kayar. Evde özgürlük olur, mutluluk olur, küçük kızın yüreğinde sevinç olur. Büyük faşizm küçük faşizmi yener. Sevgi ilerideki yaşamında faşizmle böyle bireysel oyunlar oynamaya devam edecektir. “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” gerçek faşizmin kol gezdiği tutukluluk günlerindeki anılarıdır. Tutukluluk günlerinde günlük alışkanlıklarını oluştururken kendine yoğun bir çalışma programı koyar. Büyük baskıyı görmemek için kendi baskısını yaratmaktır bu ona göre. “Şafak” ta sürgün hayatı yaşayan Oya'nın anlatımlarında da rastlarız bu duruma. Bu öykü adete havayi fişek gibir. Sanki farklı renkli ışıklarıyla düşer sevginin geleceğini oluşturan, ruhunun sancılarını ve çelişkilerini oluşturan yeryüzüne. “Eviç” lerinin yıkıcılığı, daraldığı noktada “dağbaş”larına kaçmak arzusu, yükseklere çıkmak isteyen bedeni ve ruhu, “boğucu” günbatımları, “tekrarların” sıkıcılığı, öldürücülüğü izler onu hep. Bir adamı sevmekle “eviç”lerinin yıkıcılığını kabullenmek zorunluluğunun dayanılmaz çelişkisi gölge düşürür hayatına ilişkilerine. “Kadın” olgusunu her yönüyle irdelemeye başlar. Kadın olmak tüm kimlikleriyle toplumsal yaşamda yer bulmak kendine. Kadın olmak ama özgür olmak. Geleneklerin oluşturduğu kutsal çemberde kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi misali dönüp durmak ya da çemberin dışına atmak kendini. Çemberin dışında var olmak mümkün mü tek başına? Kuralsız yaşamak.

 

Tante Rosa,çemberin dışı:

Rosa, kocasını ve üç çocuğunu ve sevmediği herşeyi ardında bırakarak gitmiş bir kadının öyküsüdür. Tamamlayıcı öykülerden oluşan bir bütündür. Biz Sevgi'nin kaleminden, ortaya koyduğu kurgudan eksiksiz tanırız Rosa'yı. At cambazı olmak isterken, kendini rahibeler okulunda bulmuş bir küçük kız ve aşkı tanımaya çalışırken anne olmuş bir küçük kadındır Rosa. Bir gündüşçüsüdür o. Düşler görür ve onların peşinden gider koşarcasına. Çocukluk-ergenlik düşlerini büyütme ya da sorgulama ortamı, olanağı verilmemiştir kendisine. Sıkıştırıldığı dünyalardan kaçmak, gönlünce yaşamak değiştirilemez kuralıdır hayatının. Toplumun içinde ya da dışında olmak değil, mutlu olmak, özel olmak, hazlarını yaşamak önemlidir sadece. “Çirkinlikleri tekrarlamaktansa enayi başlangıçlara koşturmalı” diyerek yol alır hayatında. Ve hep çemberlerin dışında kalır.

Çemberin dışında kalmanın tanımını ve sorgusunu yapar Sevgi, Tante Rosa'da. Önemli köyün, saygılı papazın, büyük kilisenin, kadınların, çocukların sımsıkı bağlı oldukları düzeni sarstıktan sonra “beklenen nedir” diye sorar. Tüm sarsılacaklar sarsıldıktan ve en kutsal bağlar koparıldıktan sonra beklenen son nedir?

“Şimdi beklenen bir intihardır, bir uçurumdur, bir düşüştür. Şimdi beklenen bir kocakarının günah dolu bir hayatın sonunda sefilce can vermesidir. Yoksa şimdi beklenen günah çıkaramadan geberen bir günahkarın şen hayatı mıdır? Şimdi beklenen bir başarı bir mutluluk mudur?”

Hep tutkularının peşinden gitti, onlara ulaşmak için zor şartlarda çalışmayı da göze aldı. Hayatının mülkiyeti de kendine aitti zevkleri de. Yaşlılığa direndi, göze çarpmaktan asla vazgeçmedi. “Şu ya da bu çemberin içine girmemiş, girememiş bir bireyin gebermekten başka hakkı olmadığını anladı.”  Ama pişman olmadı ya da değişmedi. Rosa ergen düşlerinden vazgeçmemiş bir yaşlı kadındı. Tante Rosa'nın Düşü adındaki bölümde, Sevgi, çıkarsamalar yapar, bu yaşamın üzerinden. Otopsi masasına yatırır gibidir nedenleri ve sonuçları. Çemberin dışında, nedenlerini niçinlerini bilerek yaşamayı öne çıkarır. Bilmenin önemini öne çıkarır.

Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır. İşte unutmak için, neyi unutmak, neden kaçmak için,işte bunlar hiç bilinmiyor,bunları bilmek bile bir ad değiştirmektir, bir kılık değiştirmektir, neden kaçtığını,neyi unutmak için soyunulduğunu bilmek,sadece bunu bilmek, doğduğu anı bilmek, çıplak doğmuş olduğumuzu bilmek, çıplak öleceğimizi bilmek, hiçbir şeyi bilmemek ya da, ama hiçbir şey bilmediğini de bilmemek, yararsızlığı bilmek yararsızlığı. Bunun için soyunmak ve suyun dibini görmek. Ağzın sonundaki kıç deliğini görmek.”

 

Yürümek, dönüp bakmamak arkaya:

Ela ve Mehmet ayrı ayrı yerlerde, aşağı yukarı aynı kısıtlanmışlıklarla büyürler. Cinsellik, büyüme süreçlerinde, yaşadıkları ortamların, adı konulmuş/konulmamış yasalarıyla filizlenir bedenlerinde. Ama akılları çevrelerinde yaşadıkları izin ve yasaklarla karışıktır hep. Cinselliği hayatlarının içinde adlandırabilmek, tanımlayabilmek için kapı deliğinden izleme aşamasıdır bu. Görebildiğini o kapıyı açıp dışarı çıkarma ve kendi hayatına uygulama yaşlarıdır ilk ergenlik yaşları. Yarım yamalak, yanlış, eksik, karmaşık. Ayıp soslu, yasaklı ve günahlı. İlk gençliğe adım suçlulukla başlar.

“Anladı ki Ela, Şenel'in anası karışmıyor göğüslerin büyümesine. Kendi göğüsleri anası kızar diye mi büyümediler hala? “Sana göğüslerini büyütme demedim mi?” diyeceği için mi? Doktorculuk oynarken anasını kollamaktan oyunun tadını çıkaramadığı, Şenel'den tiksindiği için mi? Niçin bütün anaların yasakları tanrı'nın yasakları gibi kesin değil? Değişik yasalar, değişik aile kızları. Anasının “sokak kızı” diye dudak büktüğü kızlar “aile kızları” nı biliyorlar mı, onların yasaklarını, aile yasaklarını? Yoksa onların başka “sokak yasaları” mı var? Değişik yasalar değişik kızlar.”

Sevgi Soysal, önceki kitaplarından farklı bir yol tutturur Yürümek'te. Parçalı bir anlatım kullanır ve insanların dışındaki canlılar dünyasından örneklemelerle tamamlar metnini. Bu örneklemeler kullanıldığı yere göre konuyla bazen paralellik gösterir bazen de zıtlık. Ama her iki durumda da metnin tamamlayıcısıdır. Okur için başka bir boyut yaratır. Tümler yapıda, uzakta sesizce akan bir nehirdir adeta. 1970 yılında yazar Yürümek'i. Sevgi otuzlarının ortasında bir kadındır artık. Bazı kararlar vermiş, onlardan caymış, doğruları ve yanlışları yaşamış ve belli bir birikime ulaşmış bir yetişkindir, herkesin o yaşta olduğu gibi. Kendi evrenini oluşturan doneleri, sosyal çevresini,  ülkesini ve dünyayı irdeleyecek birikime sahiptir. Yürümek, bu sürecin güzel bir verimidir.

Ela ve Mehmet toplumun ortak baskı ve kısıtlarıyla büyürken, bir de kendi paylarına düşenler vardır. Çünkü kadın ve erkek  olmak, ortak baskılar altında ezilirken, bir de cinsel kimliklerine göre baskılarla mücadele etmek demek. Ortam, kadının cinselliğini yaşamasının önüne türlü çeşitli, görünür görünmez bir sürü engel koyarken erkek cinsi bu alanda sonsuz özgürdür. Bu “sonsuz özgür” lüğün içindeki çarpıklıktan nasibini o da başka türlü alır. İşte Sevgi Soysal, bundan sonra da yazdıklarında, romanlarında hep bu içinin içindekini görecektir. Yani “ağzın sonundaki kıç deliğini”. Eğer sistem çarpık işliyorsa, herkes kurbandır bir yerde. Yarattığı karakterleri Da Vinci'nin aynalı odasındaymışçasına gösterir bize. Çocuklukları, gençlikleri, hayatlarının düğüm noktaları, seçimlerini etkileyen nedenler ve gelinen sonlar... Tüm bunları yaparken de kalemininin ve aklının gücünü yüreğinin gücünden ayırmadan. İçindeki insan sevgisini her şeyin üzerine yayarak.

Ela, üniversiteye geldiğinde aklıyla geldiği nokta ve yaşama şekli arasında bir uzlaşmazlık olduğunu net olarak görür. “Eksiğin” ne olduğunu bilir fakat yerine koyamaz. Kendisine yıllarca belli dozlarda enjekte edilen sınıfına ait ahlak anlayışı ve yaşamak istediği cinselliği arasında sıkışıp kalmıştır. Bunu gizlemek için feministliğine sığınır. Bulunduğu noktada “gerçek” olmadığını kabul etmiştir çoktan, “baştan başa bir bahane”dir.

Mehmet, çocukluk deneyimlerinin etkisiyle, erkeğin güçlülüğüyle cinselliği arasında bir bağ kurmuştur zihninde. Başarısız deneyimleri, hep varmak istediği noktadan devamlı uzaklaşmasına sebep olur. Erkek dünyasının kaba ve niteliksel cinsellik anlayışı Mehmet'in ortamında bolca dillendirilir.

Ela kendini ona sunulan çemberin içinde bulduğunda evlidir. “Buraya nasıl geldim” le başlayan bir evliliktir bu. Geleneksel yapıyı, evlilik kurumunu, cinselliği sorgulama ve şartlanmışlıkları keşfetme zamanıdır şimdi. Evlilik, çocuk, aldatma, boşanma; evliliksiz kurulan birleşmeler, Yürümek'te hepsi derin bir sorgudan geçiyor Ela'nın özelinde.

Yürümek, hem bir ödülle taçlandırır yazarını hem de ceza getirir ona. Türkiye'de 12 Mart günleridir. Darbe tüm baskısıyla çökmüştür ülkenin boğazına. Yürümek, müstehcenlik gerekçesiyle yasaklanır.  Ve Sevgi Soysal tutuklanır. Tutuklandıktan sonra da TRT'deki görevinden atılır. Artık karanlık günler vardır, sorgular, gözaltılar, herşeyi kuşkulu gören ve herkesi düşman ilan eden askeri zihniyet kara bir sis gibi yayılmaktadır ülkede. Yasaklı kitabın yazarı, kısa tutukluluğunun ardından, “orduya hakaretten” tekrar tutuklanır. Bu kez sekiz aylık bir tutukluluk cezasının yanında iki buçuk aylık bir sürgün cezası da almıştır. Kalem boş durmaz, 12 Mart'ın sanığıyken tanıklığını da yapacaktır bundan sonra. “Coğrafya kaderdir” demiş ya İbn Haldun, yüzyıllar önce. İşte onu ispatlarcasına Sevgi Soysal'ın kalemi, haksızlıklara hukuksuzluklara, baskılara evrilir. “Bireysel” bulunduğu için, edebiyat çevrelerinde eleştiri konusu olmuş üç yapıtının ardından, tam da anı geldiğinde, kurulmuş bir zembereğin boşalması gibi, yağacaktır yapıtları baskının zulmün ortasına. Bakışını ideolojilerden önce insana çevirir hep. Bu değişmez. İnsanların nereden gelip nereye gittiğine, nerede başlayıp nerede bittiğine yöneltir ilgisini ve gözlemini. Okurun da düşünmesini ister, yorumlamasını ister. Her romanın da bir diğerinin üzerine çıkar. Özenle kurgular, ilmek ilmek örer karakterlerini.

Yenişehir'de Bir Öğle Vakti gelir önce. Yıldırım Bölge'de tutuklu olduğu günlerin verimidir. Bir öğle vakti, kurumuş bir kavağın devrilme sürecini merkeze koyarak, bir Ankara anlatır bize. Kalabalık bir roman, farklı karakterlerin içiçe geçen öykülerinden oluşur.

Son, bitmiş, romanı Şafak, sürgündeki Oya'nın bir gecelik gözaltı öyküsüdür. Dost evinde yemekteyken gelen bir baskınla başlar gece. Çok uzun bir gecedir, çünkü darbe döneminin usulsüz sorgulamalarını, işkencelerini, yapılan insanlık dışı tüm uygulamalarını içine alan bir gecedir bu. Erkekleri de kadınları da devleti “yıkmaktan” sorgularlar ama kadını önce evliliğinden, çocuğundan, elalemin adamlarıyla gece gece içki alemleri yapmasından, en nihayetinde ya da en önce “orospuluğu”ndan sorgularlar. İşkence yöntemleri de, sağlıksız zihinlerinde çarpıklaşan cinselliklerinin tezahürü şeklinde olur kadına karşı. Şafak'taki gözaltı gecesinin, Sorgu bölümü; Oya'nın ve Mustafa'nın kendileri ve devrimcilikle ilgili bir çok şeyi sorguladıkları bir bölümdür aynı zamanda. Şafak, yeni özgürlükler mi getirir yeni tutsaklılklar mı?

Sevgi Soysal, toplumun özgürleşmesiyle kadının özgürleşmesinin koşutluk içermediğinin bilincindedir. 12 Mart devrimciliğinin yöneten erkek kanadının da kadının hakları konusuna her zaman bir “lüks” olarak, bir “sonraki iş” olarak baktığının bilincindedir. Bunu Şafak'ta Mustafa'nın, Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'nde Ali'nin konuşmalarında vermiştir. Bu durumda kendini bilmek, tanımak, yerini belirlemek ve büyütüp eğitmek yine kadına kalıyordu. Kadını anlatmak da Sevgi'ye.

Perçemi tutkulu bir kadından Rosa'ya, Rosa'dan Ela'ya giden çizgide büyüyen Sevgi Soysal, geriye kalan zamanında en sancılı süreçlerde birçok kadın doğurmuştur. Yarım kalan romanı Hoşgeldin Ölüm de Sema'nın öyküsüyle başlar. Elbette ki bir romanı sadece yazarı sonlandırabilir. Okurlar bu romana nasıl bir son yazarlarsa yazsınlar, bu yazarının kitabı olamaz. Ancak şu söylenebilir Sema için: Kesinlikle perçemi tutkuludur.

İyi ki gün ışığına çıktı tutkuların... İyi ki...

 

 


Kapak kolajında ve sayfa tasarımında Richard Faust'a ait illustrasyonlar da kullanılmıştır.

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri