15
Kasım

Sevinç Erbulak & Mahir Ünsal Eriş Söyleşisi

15 Kasım 2015 Yazar: Sevinç Erbulak | Köşe adı: ''
Tüm Yazılar

Sevgili Aykırı Akademi'ciler,
Uzun bir aradan sonra yeniden "merhaba"...
Ben kaldığım yerden çok sevdiklerimle devam ediyorum. Nihayet:)
Bu uzun aradan sonra konuğum olan Mahir Ünsal Eriş, şahane bir adam. Gerçekten.
Onun kitaplarıyla tanıştıktan sonra okuldaki bütün ders programım değişti:) Bütün öykülerini oynamak istiyor çocuklarım, yapacak bir şey yok!
Önce satırlarıyla sonra kendisiyle dost olduk.
Bazı yazarlarla aynı yüzyılda yaşayamadığım için hayıflanırken "bağzı" yazarların varlığı kalbimi kuvvetlendiriyor, direncimi arttırıyor ve sadece bu dünyada olduklarını düşünmek bile beni mutlu ediyor.
Birazdan, karşınızda; bence bir kaç defa okuyacağınız cevaplarıyla, tüm içtenliği ve aklıyla Mahir Ünsal Eriş...
Ben onu evde bangır bangır Ferdi çalarken tanıdım, bir daha da hiç kopmadık. Dünyanın " bu kadar " olduğunu da o söyledi, öğrencilerim bana oynadı. Evet evet, Mahir'in öykülerini oyunlaştırdık, Erbulak Oyunculuk ve Yazarlık Evi'mizin sene sonu oyununda, bizim için de çok özel olan bir gecede; kelimelerinin sahneye çıktığını gören dostum çok şaşırdı, böyle öne doğru eğilerek izledi olup bitenleri; ben de oyun boyunca onu izledim zevkle...
Şimdi, çoook yakında o kelimeler beyazperdeye de çıkmaya hazırlanıyor...Yolları açık, umutları her dem taze olsun.
Güzel okumalar dilerim...

 

Söyleşi-Sevinç Erbulak

Evde bangır bangır Ferdi çalarken tanıştım ben seninle, sonra da bütün öğrencilerim tanıştı, ders kitabımız oldu senin ilk öykü kitabın Mahir. Bütün bir sene seninle beraberdik diyebilirim. Erdek'i İstanbul'a getirdi benim çocuklar her perşembe, yazdıklarının kokusunu duyduk sınıfın içinde, öyle büyülü senin kelimelerin bence, dikkatli bakarsan kokularını duyuyorsun...

Aykırı Akademi'cilere bu ilk kitabının yolculuğunu anlatır mısın?

Teşekkür ederim güzel sözlerin için, çok incesin. İlk kitabımı şöyle anlatayım; hikayeler yazıyordum ama bunların bir kitap cesametine ulaşacağı fikri aklımın ucundan bile geçmiyordu. Eşe dosta okutmaya uğraşıyordum sadece. Açıkçası pek ilgi gördüğünü de söyleyemem. Çünkü herkes kendince bir şeyler yazıyor ve birilerine okutmaya çalışıyor, yazarın bol okurun az olduğu bir dünyada yazdıklarımı okutacak insan bulmakta epey zorlanıyordum. Derdim, bende bir ümit ışığı olup olmadığının söylenmesiydi sadece. "Yok, bunlarda iş yok, yol yakınken dön," diyecek birini arıyordum belki de. Sonra tam tersi bir şey oldu, ısrarla okuttuğum insanlardan biri bu hikayeleri bilen, anlayan birine okutmanın daha doğru bir yol olacağını söyledi ve bu noktada yolum Levent Cantek'le kesişti. Cantek o öyküleri okudu, kimi yerini açıkça eleştirdi, düzeltti, kimi yerini çaktırmadan övdü ve sonrası çorap söküğü gibi geldi. Öykülerim basıldı, kitap oldu. Ama ilk götürdüğüm dosyada kitap olacak kadar öykü yoktu. Sadece bir fikir edinmek amacıyla, birkaç öyküyle başvurmuştum Cantek'e çünkü. O yeşil ışık yakınca birkaç öykü daha yazdım ve dosyama ekledim. Sonrası malum, Bangır Bangır Ferdi ortaya çıktı.

 

"Yazacağım, yazmayı planladığım müstakbel kitaplarımın bile adları hazır diyebilirim."

Sonra yine şahane bir kitap ismi geliyor. Olduğu kadar güzeldik, olduğu kadar güzel olan tüm şeylerin şerefine kitaplarının isimlerini ne Zaman koyuyorsun? Var mı böyle bir şey yazma edimi olan insanlarda? Hakikaten çok merak ediyorum, öyküler mi fırlıyor önce içinden yoksa isimleri mi firar ediyor kendilerinden önce? Olduğu kadar güzel olmasaydı da ilk kitaptan bir sene sonra ikinciyi çıkartmak bir tür şey mi? Yazmaya devam ediyor sevgili okur bak bu benim yeni kitabım deme hali mi?

İkiye bölüp cevaplayayım bunu. Birinci sorunun cevap olarak şunu diyebilirim, ilk kitabımın adına Cantek'le karar verdik. Onun önerdiği bir addı. Ama sonraki iki kitabın adında ben ısrar ettim. Daha yazarken koymuştum adlarını. Hatta yazmadan belliydi bile diyebilirim her ikisi için de. Biraz böyle yapıyorum galiba, bir kitabı oluştururken bir mayadan yola çıkıyorum ve ona verdiğim isim zaten o mayayı yansıtacak bir isim oluyor. Yazacağım, yazmayı planladığım müstakbel kitaplarımın bile adları hazır diyebilirim. Yani yazarken daha güçlü adaylar çıkmazsa önüme metnin içinden, bir sonraki kitabımın adını bile şimdiden biliyorum sanırım. İkinci sorunun cevabını aslında biraz daha etraflıca anlatmak isterdim ama kısaca şöyle geçeyim. Benim ilk kitabım çıktığında, seven herkes, "Güzeldi ama kısacıktı," dedi. O kitap bir duyguyla yazılmıştı. Ve ben o kitabın duygusunu korumak şartıyla o aynı sepete yeni öyküler attım. Hatta, "E bu ilk kitabın aynısı," diye yazan bile oldu o zaman. Oysa ki bu kasıtlı yapılmış bir şeydi. İki kitabı, ikincisinde dil ve anlatıma biraz daha özenildiğini itiraf etmekle beraber, ortak bir duygunun, ortak bir yazının kitabı gibi gördüm. Hatta ikincisinde, ilkinde olan kimi öykülerin "öbür taraftan" nasıl göründüğüne dair üç öykü var. Oysa üçüncüde başka bir duyguyla anlatmaya çalıştım. Ömür yeterse dördüncüde, beşincide yine başka bir duyguyu deneyeceğim kendimce, elim erdiğince. Bencilce gelmesin ama okurdan çok kendimle ilgili bir mesele bu biraz. Okuyucuya değil kendime bir şey demeye çalışmak.

Daha mı kolay oldu artık yazmak yoksa ikinci kitap biraz zor mu? Aklından neler geçiyor yazarların ikinci kitaplarıyla sabahlarken çok merak ediyorum...

Sık sık alıntılarım, "İnsan yazmayı öğrendikçe güçleşiyor yazmak," der Ferhan Şensoy, Denememeler'inde. Bunun ne demek olduğunu yazdıkça ve yaşlandıkça daha iyi anlıyorum. Son derece haklı, insan yazdıkça kendi yazdığıyla ilgili hicabı da artıyor. Dünya neler görmüş, diyorsunuz. Dünyayı bir kenara bırak, Türkçe bile neleri, kimleri görmüş. İnce Memed'in yazıldığı bir dilde benim yazdığım üç beş öykünün ne kıymeti olabilir ki diyorsunuz. Ama yazmak, anlatmak hali bir tür iptila maalesef, cüret hicaba galip gelebiliyor işte. Durduramıyoruz kendimizi. O yüzden bu sorunu sanırım her yazdığım kitap benim için bir öncekinden daha zor olacak diye yanıtlayabilirim galiba.

Biliyorsun biz Erbulak Oyunculuk ve Yazarlık Evi'nde geçen sene bir oyun yaptık:) Adı da "Bangır bangır Ferdi çalarken belki bir gün uçarız" idi. Biliyorsun bunları, ben Aykırı Akademi'ciler için yazıyorum, senin ve Aylin Balboa'nın şahane öykülerinden bir kolaj çalıştım ve sınıfım bu oyunu 2 defa oynama fırsatı buldu. Yazarlarının seyrettiği günü senin kaleminden dinlemek istiyorum şimdi, nasıl bir histi ? Hayaller vücut bulunca ruhlara ne oluyor? Çocuklarımı nasıl buldun? Çoçukların dediğin koskoca insanlardı, aylarca kelime kelime çalıştık ve şimdi Ankara Tiyatro Festivali'ne davetliyiz ne diyorsun bu işlere?

Çok tatlıydı, çok güzeldi. Aylin'in hikayeleri de benimkiler de çok güzel canlanmışlardı. Canlanmışlardı diyorum, çünkü biz bunu, izlemeye gelmeden önce Aylin'le de ufaktan merak etmiştik. "Herhalde oturup sırayla bölümler okuyacaklar," diye düşünüyorduk en iddialı. Bu kadar üç boyutlu, bu kadar sesini, rengini hissedebileceğimiz, sahneye layık hale gelebileceğini hiç ummamışız. Çok heyecanlıydık biz de hatırlıyorsan. Karanlık bir masa başında sigara üstüne sigara yakarak karalanmış şeylerin koca bir salonu dolduran bir sürü insanca seyredilir hale gelmesi, birilerinin sizin içinizden dökülen sözleri sanki hakikaten de hayat ona orada onu söyletiveriyormuş gibi bir ciddiyetle dile getirmesi inanılmazdı. Çok yerde gözlerim doldu, çaktırmadan sildim, görmemişlik ediyor demesinler diye. Bir tek şeye üzüldüm ama, bir Macaristan forması giyip gelmiştim ben gösterime. Oyun sonrası sahnede çekilen fotoğraflarımızda falan öyle halı sahadan çıkıp gelmiş gibiyim, keşke doğru dürüst bir şeyler giyip gelseymişim. Şimdi utanıyorum bakınca. Neyse, bulandırmayayım. Hakikaten elinize, gönlünüze sağlık. Çok güzel bir oyundu ve Ankara'da yeniden seyredeceğimizi ta yazın öğrendiğimde de çok sevinmiştim. 

Başucu kitapların ve yazarların kimler? Evden dışarıya çıkartmadığın kitapların mesela? Döne döne okudukların ve çok etkilendiklerin kimler?

Tutunamayanlar'ın imzalı ilk baskısı var bende. Onu hiç çıkartmam evden. Bir arkadaşımın babasına imzalamış Oğuz Atay. Hiç de fena durumda değil. Bir de Garip ekibinin başını çektiği Yaprak dergisinin bütün sayılarını bulmuştum bir sahafta. Onlara da dokundurmam kimseyi. Saklarım, torun torba görsün diye. Bir de benim bir koleksiyonum var. Kitabı Mukaddes koleksiyonu, dünyadaki dil ve lehçelerdeki çevirilerini, aynı dildeki farklı versiyon ve baskılarını biriktiriyorum. Beş yüz cildi aştı çoktan, onlarca dilde. Onların içinde de çok kıymetliler vardır, onları da çok sakınırım. Karamanlı Türkçesinde, Yunan harfli olarak basılmış bir versiyonu var mesela, o kadar güzeldir ki. Arada alır severim. Başucu yazarları ve kitaplarımı hep anlatıyorum yeri geldikçe, bir daha anlatıp can sıkmayayım şimdi.

Hangi kitabı sen yazmış olmak isterdin?

İnce Memed'in bahsi geçmişken, onu yazmış olmayı isterdim mesela. Çünkü onun arkasında inanılmaz bir dünya bilgisi, görkemli bir dil mahareti ve insana dair her şeyin gözlüksüz büyüteçsiz izlenebileceği muhteşem bir akıl var. Türk dilinin mucizelerinden biridir bence İnce Memed. Ama bende Raziye'nin de yeri ayrıdır. Melih Cevdet'in Raziye'sini yazmış olmayı, aşkı, insanı o kadar incelikli anlatabilmeyi isterdim. 

Dünya ne kadar Mahir? Bunu samimiyetle soruyorum çünkü ilk romanının adı olan bu sorunun cevabına bayıldım kitabını okurken, şimdi bir daha anlat istiyorum mümkünse...

Ne diyeyim, bilemedim. Dünya aslında çok küçük. Küresel kapitalizmin eliyle giderek daha da küçülüyor. Ama bu biraz hileli bir şey. İnsan yaşlandıkça dünya bu kez gözünde büyümeye başlıyor. Lisede, umutlu bir geleceğin marşlarını mırıldandığım zamanlarda koca dünyayı iki ısırıkta yutarmışım gibi geliyordu, oysa büyüdükçe işler zorlaşıyor. Yine de çok gözde büyütülmemesi gereken bir şey olduğuna inanıyorum kuvvetle. Onur Ünlü alıntısının bu kitabın giriş kapısına konmasının sebebi de buydu. "Burası dünya ya hu, burası bu kadar işte!" diyor Onur abi. Tüm kalbimle aynı fikirdeyim, yüksek beklenti büyük hayal kırıklığına gebedir. Bizim dünyamız da bu kadar işte. Dünya, gözümüzde büyüttüğümüz kadar herhalde.

Öykülerden sonra bir roman. Peki...Şimdi neler yazıyorsun?

Öykü yazmaya devam ediyorum. Bir aksilik olmazsa sıradaki kitabımın öykü kitabı olmasını istiyorum. Devam eden, en azından zihnimde devam eden, bir de romanım var, bakalım, hayırlısı. Arada sırada dergilere yazılar, kitap tanıtımları falan da yazıyorum. Malum evi geçindirmek de lazım iyi kötü. 

 

"Allah aşkına bir sahnede arkadan geçen adam bari olayım dedim, bakalım bekliyorum ben de heyecanla."

Ufukta bir film mi var yoksa? Böyle bir duyum aldım ben. Ne kadarını anlatabilecek durumdasın? Ne kadarı gizli? Oynamazsam çatlayacağımı biliyorsun değil mi?

Evet, ufukta böyle bir düşünce var. Olduğu Kadar Güzeldik kitabımda yer alan öykülerden biri film olacak bir aksilik olmazsa. İşin resmi, hukuki kısımlarına aklım ermediği için bir boşboğazlık etmemek adına çok ayrıntı vermeyeyim ama bir film olacak galiba. Sanırım bahar gibi kollar sıvanacak. Dilerim oynarsın, çok isterim seni orada görmeyi, bir de Beyti'yi. Acayip sevinirim.

Gerçekten duyduğumda çok heyecanlanmamın en önemli nedenlerinden biri de buydu sanırım. Benim çok ama çok sevdiğim bir öykün film oluyor!!!! Ta ta ta tam!!! Üstelik ben onu geçen sene oyunumda final sahnesi yapmıştım biliyorsun:) Hem de şimdi öyle birinin elinde ki kim bilir senaryo hali nasıldır? Çok heyecanlıyım sen nasıl dayanıyorsun bilmem:) Biraz anlatır mısın nasıl oldu bu? Ne hissediyorsun filmi düşününce? Minik de olsa bir rolün olacak mı yoksa?

Evet, o hikaye, doğru istihbarat. Senin oyunda kanlı, canlı izleyince de çok tuhaf hissetmiştim. Böyle canlanıvermesi falan... Şimdi senaryoyu okudum birkaç gün önce, filmin senaryosunu. Yine aynı şeyi hissettim. Ne değişik, ne güzel bir his bu. Çok heyecanlı bir kere. Tabii bu yedi-sekiz sayfalık bir hikaye. Bir buçuk saatlik bir filme dönüşmesi kolay değil. Bazı farklılıklar, eklemeler-çıkarmalar olacak elbet. Ama ben çok sevdim senaryoyu. Yazana da dedim, "Benim gönlüm razıdır bu senaryodan," diye. Rol değil de figürasyon rica ettim yönetmeninden. Allah aşkına bir sahnede arkadan geçen adam bari olayım dedim, bakalım bekliyorum ben de heyecanla.

Mahir'in, çok sevdiğin ve bu ne ya ben neden böyle bir adamım ki dediğin özellikleri neler?

Ya ne bileyim. Pek sevmem ben öyle kendimi. Yani akraba gibi, kardeş gibi bir atsan atılmaz satsan satılmaz durumu var elbette ama açıkçası pek bayılmam kendime. Sadece güzel yemek yaptığımda överim, "Anan mı aşçı, baban mı aşçı kardeşim!" derim omzuma vurup. 

2 Kasım’da nasıl bir ülkeye uyanmak isterdin? Nasıl bir ülkeye uyandın? Evet "din" çünkü uyanmak istediğin bir ülkeye uyanabildiğini düşünmüyorum.

Oylar on beş dakikada falan sayıldığı için 2 Kasım'a bile kalmadı o iş. 7 Haziran'da bu ülkede başka türlü bir gelecek de hayal edilebileceği umudu doğmuştu. Haziran'da var bir şeyler, hep bu toprağın çocuklarına umut veren şeyler oluyor. Ama bu kez biraz şaşırtan, hayal kırıklığına uğratan ve bu ölçüde korku ve kaygıyı artıran bir manzara çıktı ortaya. Dilerim kaygıların büyüklüğü ölçeğinde kötülükler gelmez başımıza. Çünkü iktidarı kaybetme telaşıyla neler yapabileceklerini, çoluk çocuğumuza gözlerini kırpmadan kıyabileceklerini defalarca gördük. Dilerim çoğunluk olmanın konforuyla daha da zalimleşmezler. Maalesef yaşadığım ülkeden umudumu ancak bu minimal insani beklentiler düzeyine çekmekte fayda görüyorum artık çünkü. 

Yaşamak istediğin yerde misin? Beraber yaşamak istediğin insanla? Öyle bir halin var da... Doğru mu hissediyorum?

Öyleyim galiba ya. Şükür. Bir de şöyle genişçe bir bahçemiz olsa, ekip biçsek, ağaçlar dikip hamaklar kursak, bahçeyi kedi köpekle, tavukla, ördekle doldursak falan, başka bir şey istemem dünyadan. Yora yora Allah vere, derler eskiler. Bakalım.

 

"Dünyanın insanı silkeleyip üzerinden atıvermesi çok uzak değil gibi hissediyorum."

Peki yeniden dünyaya geleceksin bak kesin bu ve bu sefer her şey sen nasıl istiyorsan öyle olacak? Dünyanın neresindesin? Kimsin? Ne yapıyorsun? Kimlerlesin? Adın ne filan?

Açıkçası sır değil, ben yoksul çocuğuyum ve annem bize imrenmeyi hep ayıp diye öğretti. "Gözün var sanırlar," derdi. O yüzden kimseye imrenmeden büyümüşüm. Sanırım bu soruna cevap bile bulamayacak kadar büyük bir boş küme içim.

Hayatında çok önemli yeri olan film veya filmler var mı? Bu benim için çekilmiş dediğin mesela ?

Benim siyah-beyaz Türk filmlerine düşkünlüğümü biliyorsun. Seninle de rahmetli Altan Erbulak'ın filmleri üzerine defalarca konuştuk. Arşivin hala bende, merak etme. Füsun Hanımla da konuşmuştuk oyun gecesi, o da "Muhakkak ulaştır onları bize," dedi. Senin için Altan Erbulak, Çiçek için Avni Dilligil filmlerini ayırdım koydum bir kenara. Emanet sağlamda. Böyle böyle iki bine yakın film topladım, yalnızca siyah beyaz. Gecede dört film seyrettiğim zamanlar oldu ve yarısından çoğunu izledim, notlar aldım, künyeler biriktirdim. Hala da izlemeye devam ediyorum. Onlara düşkünlüğüm çoktur. Daha önce konuştuk mu bilmiyorum, Vesikalı Yarim'in de yeri çok ayrıdır bende. Lütfi Akad'ın bir üçlemesine aittir o film. Ama diğer ikisine de bayıldığım halde onu ayrı bir yere koyar öyle severim. Hep şöyle düşünürüm. Bu filmin bana anlatmak istediği bir şey, beni çağırdığı bir yer var. Ama ne, bulamıyorum. Belki bin kere izledim hala bulamadım. Bulur bulmaz yazmaya başlayacağım zaten, defter açık bekliyor roman.

İlerde çocuk sahibi olacak mısınız sence? Bence olmalısınız da ondan... Hayal bu ya, nasıl bir evlat olsun isteyeceksiniz? Bu soruyu tek başına yanıtlaman yasak bak:)

Oylum Eşbaşkan'a da sordum, "sağlıklı olsun da..." dedi. Daha ne olsun. Ataol Behramoğlu'nun kızına yazdığı şiir iyi bir anne baba rehberi olabilir ama bence. "Zulmün önünde dimdik tut onurunu / Sevginin önünde eğil kızım" diyor Behramoğlu, çocuğum olsa ben de aynısını ondan beklerdim sanırım.

Yazmanın mı oynamanın mı yönetmenin mi en zoru olduğunu düşünüyorsun ? Kimin işi en en zor ?

Bilmem, bunu bence sen benden daha iyi cevaplayabilirsin. Hem yazıp hem yönetip hem de oynayan sensin. 

Bazen yüreklerimiz erken vakitte kararsa da umut hep var galiba Mahir. Sevdiğin bağzı müziklerle bitirelim mi? Kimleri dinlersin? Kimin yeni albümü heyecanlandırır seni? İyi bir dinleyici olduğunu söyleyebilir misin ?

İyi enstrümancıların olduğu albümler beni heyecanlandırır hep. Mesela Cengiz Onural'ın çaldığı herhangi bir albümü, sırf bir yerlerinde o çalıyor diye günlerce dinleyebilirim. Bir de Fransızca öğrenmeye uğraştığım yıllardan kalma bir alışkanlıkla Jacques Brel dinlemeye bayılırım. Şahane bir hocam vardı, Ali Osman Durmuş, o bulaştırdı bu illeti bize o zaman. Yıllarca zevkim belki bin kere değişti ama Brel dinleme alışkanlığım en ufak bir değişikliğe uğramadı. Hala ara ara açar dinlerim. Marieke'i, Les Bonbons'u, La Chanson des Vieux Amants'ı, Mathilde'i, Ne Me Quitte Pas'sı, benim için çok kıymetlidir. Aşksa aşk, politikaysa politika, mizahsa mizah, müzikse müzik... Her şey vardır onda. 

Tamam tamam son, dünyanın başkenti neresi sence? 20 bin sene sonra bile hangi kitabı okuyacak Venüs'lüler? 20 bin sene sonra bile eskimeyecek, modası geçmeyeceklerin listesini yapabilir misin? Çok mu az şey yazacaksın?

Dünyanın başkenti internet bence. En uzun süre okuyucu bulma rekoruysa kutsal kitaplarda. Herhalde yirmi bin sene sonra da birileri bu dünyaya ait bir şeyler bulursa bu kitaplara ya da onların yol açtığı şeylere dair izler bulacaktır. Ama insanın daha o kadar uzun süre buralarda olacağını sanmıyorum. Dünyanın insanı silkeleyip üzerinden atıvermesi çok uzak değil gibi hissediyorum.

Gerçek son soru bak, evin içindeki Mahir'den bahsetsene bize son olarak. Bir gününü nasıl geçiriyor ?

Sorma, marangozluğa merak sardım çok fena. Aslında lütiyelik deniyor bu işe ama benim yaptıklarım daha o kadar incelikli ürünler sayılamayacağı için ben marangozluk diyorum. Evde müzik aletleri yapıyorum kendi kendime. Hem oyalıyor beni, hem de şaka maka müzik yapılabilecek bir şeyler üretmiş oluyorum, bir sürü şey öğreniyorum ağaca dair, el işlerine dair, müziğe dair. Nasıl seviniyorum bir şeyler becerince bir görsen. Ömrüm oldukça da uğraşmak isterim bununla galiba. Aradığım sükûneti ağaçta, kütükte buldum desem yalan olmaz herhalde. Tabii şimdi bir atölyem yok henüz. Evi dağıtıyorum genellikle bu iş için. Her yer toz talaş içinde, her tarafta testereler, rendeler, tutkallar... Geç uyanıyorum zaten, hava kararana kadar biraz minik bahçemizde bunlarla uğraşıyorum. Sonra Oylum'la yürürüz biraz, yemek memek derken gece olur, ondan sonra da ben okuma, yazma, bir şeyler izleme işlerime çekilirim. Pilim bitene kadar. Ki bu da genellikle sabahı bulur.

 

(Fotoğraflar: Belgin Yetiş)

 

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri