15
Kasım

Dostlarının Şairi...

15 Kasım 2015 Yazar: Orhan Gökdemir | Köşe adı: LE'BİDERYA
Tüm Yazılar

Karşılaştık Galata Köprüsü’nün altındaki yoksul bir kahvehanede.  Tarih 4 Haziran 1985. Akşamüstü Güneşi uğurlamaya gelmişlerden yer kalmamış kahvehanede, yersizlikten ilişti masamıza. “Ben şair Halim Şefik Güzelson” dedi.

Orhan Veli’ye bir ağıt olan “Otopsi”yi 1978’de sadece dostlarına dağıtacak kadar bastırdı. Dostlarının şairi…

Anlattığına göre emekli olduktan sonra gezgin kitap satıcılığı yaptı. Sırtında küfe, küfenin içinde şiire durmuş kitaplar, dolaştı sokak sokak şiir bağırarak.

 

Yazan: Orhan Gökdemir

Baba Ali Şefik; ozan, devrimci, Jön Türk. Sürgünde ve zindanlarda geçti hayatı. E, haliyle oğlu Halim Şefik’e anca yoksulluğunu miras bıraktı.

Az şey mi devrimci bir babadan miras kalmış yoksulluk. Sarıldı Halim Şefik de babanın o en değerli kalıtına. Ozanlığa ve devrimciliğe merak saldı ki görseniz, bildiğin Jön Türk!

1913’te doğmuş bir İstanbullu düşünün... 1963’te doğmuş bir Giresunlu ile ne işi olabilir? Karşılaştık Galata Köprüsü’nün altındaki yoksul bir kahvehanede.  Tarih 4 Haziran 1985. Akşamüstü Güneşi uğurlamaya gelmişlerden yer kalmamış kahvehanede, yersizlikten ilişti masamıza. “Ben şair Halim Şefik Güzelson” dedi.

Balıkların rakıyı kutsal bildiği zamanlardı, haliyle şairlik de en yüksek meslek daha. Yani düşmemiş şiir tekerleme cambazlarının eline. “Şair”i duyunca derlenip toparlandık farkında olmayarak. Orhan Veli’nin arkadaşıymış Beykoz’dan. Doğru dürüst okumamıştı ama çalışmıştı hep. Yıllarca kamyon plakası yazmıştı gümrükte. (Kamyonuna yazı yazan kamyoncular bilmez plakalarını bir şairin not ettiğini) Cam işçiliğinden sonra bir süre kundura işi. Mahcubiyeti çalışmaktan değil ama. Koca tanrı dururken insanoğluna tapma suçunu nasıl işlediğini hala şaşırarak anlatmaktaydı.

Orhan Veli’ye bir ağıt olan “Otopsi”yi 1978’de sadece dostlarına dağıtacak kadar bastırdı. Dostlarının şairi…

Anlattığına göre emekli olduktan sonra gezgin kitap satıcılığı yaptı. Sırtında küfe, küfenin içinde şiire durmuş kitaplar, dolaştı sokak sokak şiir bağırarak.

Evet, bu bir kılıçbalığının öyküsü, yazılmasa da olurdu. Ama uskumrunun arkasından gidiyorduk, sürünün içinde ben de vardım. Sırtımızdaki zıpkın yarasından aşinaydık birbirimize. Mutlu olmasına mutluyduk o gün de Güneşi uğurlarken. Ama “ağ var” diyordu içimizi burkan kederli bir ses.

Dedim ya sırtımızdaki zıpkın yarasından aşinaydık birbirimize. Kalkıp rakıya durmak gerekiyordu ama biz de en az şair kadar yoksulduk. Ama dizelerden sarhoştuk işte. O adsız kıza yazdığı şiir hala aklımda, kafiyesi Köprü altındaki o akşamdan bakiye…

“Bilir

İskelenin üstünde uçan kırlangıçlar

Bilsinler

Ben ölürüm de söylemem ölürüm de

Sana niçin bakamadığımı

Bir yaz akşamı!

İskelenin üstünde uçan kırlangıçların bildiğini ölümü göze alıp saklayanların kuşağındanız biz. Sevgiliye bakamamanın yarasını katık edip zıpkın yarasına, düşeriz uskumrunun arkasına.

Ama “ağ var” diyordu içimizi burkan kederli bir ses. Desin. Ölürüm de söylemem ölürüm de, sana niçin bakamadığımı. Atın beni mor kuşaklı bir takaya götürün. İçimde göremememin hüznü…

İbrahim Zeki Burdurlu ile tanışmadım hiç. Öğretmen ama yoksul o da. Dizelerinde ne gül, ne bülbül. Sanırsın sevgili emekçi ellerinden ibaret. Diyor ki bize;

“Tezgâh dokuduğun odada

Düşündüğün ülke olayım

Sereyim önüne bahçelerimi

Gül gül fışkırsın gür filizlerim

Göğüs geçirdiğim dudaklarında

Meyve olayım, fidan olayım

İplik boyadığın meydan olayım

As dallarıma dileklerini.”

Yoksul bir şairin sevgilisinin emekçi ellerine vurulmasının şiiridir bu.

Diyor ki başka bir şiirinde;

“Yine cevizler ceviz

Yine üzümler üzüm

Ama o kuş kanatlanmıyor saçaklarımdan.”

Olsun. İskelenin üstünde uçan kırlangıçların bildiğini ölümü göze alıp saklayanların kuşağındanız biz. Sevgiliye bakamamanın yarasını katık edip zıpkın yarasına, düşeriz uskumrunun arkasına.

Ama “ağ var” diyordu içimizi burkan kederli bir ses. Desin. Yine cevizler ceviz, yine üzümler üzüm… Ölürüm de söylemem ölürüm de, sana niçin bakamadığımı.

İpek boyadığın meydan olayım, as dallarıma dileklerini. İskelenin üzerinde uçan kırlangıçlara sor sevgiliye bakamamanın saklanmış kederini. Tezgâh dokuduğun odada düşündeki ülke olayım…

 “Kimse duymadan ölmeliyim

Ağzımın kenarında bir parça kan bulunmalı,

Beni tanımayanlar

“Mutlak birini seviyordu” demeliler.”

İntiharın şaircesidir bu. Ağzının kenarındaki kızıllığı takılmayın siz, hakiki sebep hep sözcüklerin ardında saklı…

Ama “ağ var” diyordu içimizi burkan kederli bir ses. Desin. Yine cevizler ceviz, yine üzümler üzüm…  Sırtındaki zıpkın yarasını şiire dönüştürmektir isyan.

Bir şair belediye çukuruna düşmüş yatıyor. Yattığı yerden sonsuz gökyüzüne bakıyor. “Deli eder insanı bu dünya; bu gece, bu yıldızlar, bu koku, bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç” diyor. Deli mi ne?

Dedim ya sırtımızdaki zıpkın yarasından aşinaydık birbirimize. Kalkıp rakıya durmak gerekiyordu ama biz de en az şair kadar yoksulduk.

Bir şair belediye çukuruna düşmüş yatıyor. Bir kılıç balığı geçiyor mor bir taka içinde köprü altından, ağzının kenarında bir parça kan.

Sırtımızdaki zıpkın yarasından aşinaydık birbirimize. Ağlar çekileli çok oluyordu. Kalkıp rakıya durmak gerekiyordu!

 

 

 

 

 

 

Copyright © 2013 by Simurg Medya. Tüm Hakları Saklıdır.

elektrik malzemeleri